Yalnızlığı Okurken / Ebru Akkan

 

Otobüsün geleceği yok, soğuktan dondum. Yol da gözümde büyüyor. Eve mi gitsem doğrudan? Haftada bir ancak görüşüyoruz. Gidince hem ısınır hem dinlenirim nasılsa. Biraz konuşmaya ihtiyacım var. Gündüzleri iş kovalarken insanca sohbet etmeyi unutuyoruz. Akşam desen ayrı sessizlik, koca evde yapayalnız. Taksi de geçmez ki bu abuk yerde lazım olduğunda. İyisi mi bekleyeyim. İleri geri yürür ısınırdım da şu kurbağa suratlı adamın gözü bacaklarımda. Sinir! Hayır, ne görüyorsun anlamadım ki kapkara çorapların gölgesinde. Yok, yapamayacağım ben bu semtte. Basıp istifayı gideceğim. İşte otobüs de geldi, kurtuldum belermiş gözlerinden nihayet. O da mı biniyor ne?

Sıcacıkmış. Kitap okumadan bitmez bu yol akşam trafiğinde. Kaç zamandır raftaydı. Oysa ne merakla almıştım. Sıra gelemedi bir senedir. Belki de hazır değildim. İsminden aslında. Elim gitmedi. Anımsamak istemedim, belki de yüzüme vurulmasını. Oysa daha başlarda kitabı işaret etti bana! Yalnızlık kuşanmış kaç yazarı? Koca koca adamlar hepsi. Ben de gidip aldım tek tek üşenmeden. Hepsiyle birden başladım konuşmaya, sohbet eder gibi. Octavia Paz, Marquez, Beckett. İyi geldi çilingir sofrası kurmadan da yalnızlıktan, sevgiden, özlemden dem vurabilmek. İyi geldi gelmesine de ayık kafaya salt yalnızlık mevzuu ağır. İçten içe çakıl taşlarının yer değiştirmesiyle hissettiğim, üç şiddetinde başlayan sarsıntının bir asırdır beklenen zelzeleye dönüşeceği aşikâr. Şimdilerde yeniden inşa ettiğim içsel dengem her şeyden önemliydi. Bana rağmen, benden bile önemliydi. Koruyacaktım. Artık yabancı hissetmeyi önemsemeyecek, daha az sorgulayacak, herkesi olduğu gibi kabullenerek aşacaktım yalnızlığı.

Arnavut taşla döşenmiş bomboş sokaklarda elleri cebinde tek başına yürüyen adamın öyküsünü herkes gibi ben de merak ettim. Kitabı okunacaklar rafına kapağı bana dönük yerleştirirken düşünecektim bunu. Yalnızlığın hücrelerime kazınmış bir illet olduğu gerçeğini hafife aldığımı bir kez daha fark ettim. Üstelik daha korkuncu yalnızlık benim gibiler için temel bir ihtiyaç, nefes alabildiğimiz bir mola yeri. Hatırladım. Sandım ki ıslah edilmiş dere yatağından akan sular gibi ben de ehlileştikçe, uyum gösterdiğimi sandıkça, kendimi susturdukça, akıp yolumu bulacağım şaşırmadan. Şimdiyse en çok benim gibi düşünenler şaşırtıyor beni. Ötekiler değil. Beni insan olan insanların yalnızlığı ilgilendiriyor. Ancak onlar gerçekten özgür olabilir. Orada saklı duran anlam çözüldükçe önümüzde yeni hayatlar hem art arda dizilir hem üst üste yüklenir. Yoldayım ya şimdi. Gidiyorum ya koşa koşa. İçim kabarmış, seviyorum ya hani. Her yalnız kaldığımda adını andım, kavga ettim barıştım ya zihnimde. Döndük ya her defasında birbirimize. Yalnızlığa inat mıydı? İkimiz de inatçıyız orası belli. Peki ya insan olan insan mı umduğum gibi? Onun yalnızlığıyla ilgileniyorum en çok ötekiler arasında. Çözebilirsem eğer, neyle karşılaşırım? İnsana sunulabilecek güzel olasılıklarla mı yoksa kapanan kapılarla mı?

Nereye gidiyorum? Koca evin küçük odasında televizyon izlemeye mi yoksa gülümseyerek kahkahalarla yarısından fazlasını abarttığını bildiğim, yalanlarla süslü hikâyelerini dinlemeye mi? Hikâyeleri yalanlarla süslemek gerekir bazen. Bu iyidir, onları daha ilgi çekici, dinlenebilir kılar. Oturduğum yerden bir an için gözlerimi ekrandaki filmden ayırır ona bakarım yine. Hikâyesini anlatırken heyecanlanmasını, bazen ayağa fırlayıp şaşalı el kol hareketlerinde kaybolmasını, gülüp gülmediğimi kontrol etmek için de olsa arada bir gözlerime bakmasını izlerim. Benim de yanıtım  gülümsemek olur böyle zamanlarda.

Al işte, yanına oturduğu kadını da rahatsız etti belermiş gözlü. Sözde, camdan bakıyor, abandıkça abandı kadının üzerine. Kadıncağız yerinden oldu. Neyse şimdi, bulaşmamak gerek böylelerine!

Evet, ben gözlerimi istediğim zaman gülümsetebilirim. Kenarları yukarı kıvrılan dudaklarıma eşlik etsin diye. Öbürlerinin gözleri yalnızca içtenlikle gülümsediklerinde parlar biliyorum. Oysa ben ilgimin dağıldığını saklamak, kendimi kaptırdığım zihnimin bilmem kaçıncı sorusuna yanıt aradığımı belli etmemek, kısacası dinliyormuş gibiyi daha iyi oynayabilmek için öğrettim bunu gözlerime. Gülmeyi öğrettim. Özgürlük sadece yaşadığın evde yalnız kalıp rahatsız edilmemekse, istediğin zamanda istediğin insanla birlikte olmaksa, öbürleri sana ihtiyaç duyduklarında umursamayıp sudan bahanelerle kaçmaksa sevgili gerçekten özgür bir insan. Evet, hala ona gözlerimi parlatarak gülebiliyorum. Gözlerinde delişmen yıldızlar diye süslerler ya sözde şairler dizelerini sıkça. Benimkiler işte o delişmenlerden değil. Kayıp yitenlerden. Bu yitmelerde kim ölür, kim ne dilek tutar merak etmem.

Yine mi beni dikizliyor! Bir de yana kaykılmış daha iyi incelemek için. Birader iki sıra gerindeyim, beyaz perdeye bakar gibi bu ne gayretkeşlik. Kaş, göz işareti mi yapsam bitirimler gibi. Hop. Hayırdır birader! Gözlerini kaçırıyor toynaklı. Neyse!

“İnsan kendi dönüm noktasını yakalayabilir diyorum, yüzümüzü her gün bir kere döndüğümüz o noktayı yakalayabilirsek.” Dönüm noktasını yakalamak! Bir durumdan öbürüne geçtiğimiz o kısacık anlarda! Farkında olmak. Hep iyi şeyler mi bekler bizi yakaladığımız dönüm noktalarının ardında? Bilinçsizce yakaladığımızdan -aslında hazırlıksız yakalanan kendimiz olduğundan- ansızın içinde hapsolduğumuz anlara ne demeli? Fazlasını ummaktan, fazlasıyla sevmekten, daha çok anlamaya çalışmaktan vazgeçiren dönüm noktaları ne olacak? Onları nereye koymalı, güzel olanın yanına mı?

Kısa süre öncesine dek, neredeyse düzenli olarak her hafta sonunu iple çekip -insan olduğumu ancak kendimi unutarak hatırladığımdan sarhoş olmak için olabildiğince acele ettiğim günlerdi-  kendimi dar attığım o barda, gece yarılarına dek şarkılara eşlik eder, head-bang yapıp boyun fıtığımı geliştirirdim. O akşamlardan bir akşam. Tribünü andıran yüksekliğe çıkıp oturduğum koltuklar. İş çıkışı mini eteğim ve ben. Kadınların engellenemez içgüdüleri. Bu ülkede en fazla en dik duran başı ezmek isterler. Hiçbir şey yapamazlarsa dilleriyle bezdirip dikte ederler bilinçaltınıza anaokulundan başlayarak. Ne kadar unuttuğunu zannetsen de bu kalıpları, ne denli çok istesen de tabuları yıkmayı, vakti zamanında damarlarına zerk edilmiş olan, en hazırlıksız anda sızıverir dışarı bir çatlak bulup. Ben de o gece ilk defa da olsa sermişim hırkamı bacaklarımın üzerine. Sevgili, kafa bir dünya, yanıma gelip oturduğunda her nedense kulağıma yaklaşıp fısıldadı. “Sahibin olsam gurur duyardım seninle. Ne güzel örtmüşsün bacaklarını öyle, aferin”. Ardından kulağımda patlayan kahkahasıyla kısacık bir anda erkin sözcüsüne dönüşenler. “Sahip derken hocam!” Beklenmedik anlarda olmadık ağızlardan kusulanlar.

Bakıyorum. Bu adamın elinden tutup evine gidiyorum, bu adamla öpüşüyor, sevişiyor, yemek yiyorum. Tartışıyor, küsüyor, barışıyorum. Güvenmek istiyorum, yalnız olmadığımı hissetmek. Sessizce vazgeçiyorum. Dönüm noktalarını yakalamak, kaçış-çıkış kapısını görmek, bir insanla tekrar tekrar, sonsuz kere – nesnesi değişse de- perdesiz yüzleşmek. İnsan dönüm noktalarıyla siftinip, törpülenmeli mi? Yontulup yepyeni bilmediği şekillere mi girmeli? Ya da yalnızca görmezden gelip öylece yoluna devam mı etmeli?

Mesela kalkıp gırtlağını sıksam nefessiz kalıncaya dek şu patlak gözlünün “Gözlerin bacaklarımda elin bilmem nerende iki saattir” diyerek, onun için dönüm noktası olur muydu bu? Bıçağı var mıdır mesela? Açılıp burnumun üzerine bir kafa attığında otobüs dolusu insandan birisi çıkıp yalnız değilsin diyerek arka çıkar mı bana? Biz kadınlar susmuyoruz artık yeter, deyip bana hak verir mi? Tek tek bakıyorum yüzlerine. Sanmam. Daha da korkunç bakayım yüzüne! El kol hareketi? Döndü nihayet önüne mendebur!

 

“Sırtüstü yatıyor, yüzünü duvara çevirip uyur gibi kalıyor. Kumral tenine dokunuyorum, parmağımı gezdiriyorum bedeninde, sonra aşağı doğru çiziyorum, eğilip öpüyorum.” Yalnızlık yeryüzündeki en tuhaf şey olmalı. Gücüm yetmez tek başıma deyip vazgeçiyorsun. Yine de sevmeye devam ediyorsun. Çekincesiz konuşabileceğin yalnızca yalnızlığın var. Onun seni bir çırpıda tanımlama, yargılama derdi yok.  Nasılsa onu sevdiğinde kendisine her geçen saniye daha da bağlanacağından emin. Sınırlarını bilmek istiyor. Sınırların ona yetmezse dönüştürmeye çalışıyor. Ya insanlar, Sevgili? İnsanlar yapmacık özenlerinin ardına sakladıkları bencillikleriyle yoruyorlar seni.

Sevgili seviştik biz. Hem de çok fazla seviştik. Buna rağmen iki defa birlikte uyuduk. Ben dokunamadım kumral tenine sırtını duvara çevirip uyur gibi yaptığında. Parmaklarımı bedeninde gezdiremedim bir iz kalsın benden sana armağan diye. Toprağa tohum ekebilmek için tırmıkla kazarcasına. Sustum. Yalnız kalmaktansa dinlemeyi yeğledim. Sürekli birlikte uyuyanlar, ayrı yatmayı aklından geçirmeyenler gerçekten konuştular mı birbirleriyle? Kulaklarına fısıldanan aşk sözcükleri olmadan sevgilerinin varlıklarıyla tahrik oldular mı? Dokunmaktan imtina ederek hazzın doruklarına ulaşabildiler mi? Öbürüne bağımlı olmamak için. Özgürlüklerini yalnızlıklarıyla bir mi tuttular onlar da benim gibi. Kendi evlerine dönene dek ellerinde sevgiliden kalan tek şeye, aşkın kokusuna sahip çıkarlar mı? Ya da bir an önce suyun altına girip her türlü sıvıdan, dokunuştan, izden tiksinircesine arınıp yataklarına, yine o adamların, kadınların kollarına mı dönerler?

Daha fazla dayanamıyorum. Bir durak önce inecek gibi yapsam. Ya da inip yürüsem şu bakışlardan kurtulabilmek için. O da mı ayaklandı? Trafik de tam sıkışacak yeri buldu, iğrenç nefesi ensemde. Canım çok sıkıldı. Geri mi dönsem? “Rica etsem kapıyı açabilir misiniz, teşekkürler.” Resmen uçtu adam kelebek gibi. Altı üstü ufacık çelme.  “Pardon, sonraki durakta inecektim, karıştırmışım.” İyi oldu, tam evin önünde inebilirim artık.

 

Fotoğraf: https://goo.gl/vWzF3T

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.