ümraniye escortkadıköy escortataşehir escortizmir escort

sakarya escortsakarya escortsakarya escortsakarya escortsakarya escort

Ya Hiç/ Kenan Şahbaz

01 Şubat 2019 0

Bir türlü dağılmayan bir sis bulutuyla çepeçevre yaşıyorum kaç zamandır. Uyuşmuş sinirlerim yeni yeni kendine gelirken çalışmayı unutmuş olan duyularım bu zaman içerisinde iyiden iyiye keskinleşmiş gibi en küçük uyarıyı algılıyor.
“Ya hep ya hiç! Yasası var bunun yasası. Ya hep ya hiç yasası… Sinir ve kas hücreleri eşik değerin altındaki uyarıların hiçbirine tepki vermez, eşik değer ve üzerindekilere aynı şiddette tepki verir. Aynı şiddette!”
Bende eşik değer birazcık düşük sanıyorum. Şuradan tıngır mıngır bir karınca, sırtında yeni çitlenmiş, üzerinde tükürük ıslaklığı duran ay çekirdeği kabuğuyla yürüyüp geçse yuvası beynimdeymişçesine hissederim geçişini. O tüylü bacakların sürtünerek çıkardığı gıcırtıyı, bacaklarından her birinin beton zemine basarken çıkardığı tıkırtıyı. Bir ritim gösterisini dinler gibi dinliyorum.
“Ya hep ya hiç!”
“Efendim?”
“Ne, bir şey mi dediniz?”
“Ben bir şey demedim. Siz bana bir şey söylediniz sanırım.”
“Yoo… Ne münasebet efendim? Tanımam etmem sizi.”
“Canım illa tanımak falan gerekmez bir şey söylemek için.”
“Ne yani bir de tanışmak mı istiyorsunuz? Beyefendi lütfen!”
Üzerine biraz gidince rahvan koşan atlar gibi süzülerek uzaklaşıyor yanımdan adam. Nereden ne zaman çıktı, anlayabilmiş değilim. Münasebetsiz işte, ne olacak!

Karıncanın ardından belediye otobüsün bir önceki duraktan sarsılarak ayrıldığını hissediyorum. Homurtusu kulaklarımı, titreşimi ayaklarımı rahatsız ediyor. Hâl böyleyken bir de o ölüm kutusuna nasıl bineceğimi bilmiyorum. Kırmızı ışık büyük bir gürültüyle yeşile dönüyor. Gözlerim kamaşıyor yeşilden, yeşilin sesinden içim üşüyor, serinliyorum.
“Derin nefes al Aysel. Derin derin nefes al. Ya hep ya hiç! Yapabilirsin!”
Az önce kovaladığım adam gözlerini dikmiş, durağın öte yanından beni izliyor. Ağzını kıpırdatmadan gözleriyle konuşuyor.
“Güzel de kadın. Gencecik. Ama ne yazık, manyak işte! Yoksa Allah’ı var. Baksana şu bacakların uzunluğuna, kalçaların diriliğine. Doru donlu kısrak gibi…”
“Ne bakıp duruyorsun? Ne konuşuyorsun öyle içinden?”
Sesim öylesine yüksek çıkıyor ki kemiklerim kırılacak sanki. Vücudun en küçük kemikleri orta kulakta bulunanlar. Belki de kırılmıştır üzengi kemiği. Ya yerinden çat diye gitmişse, ses dalgalarının tutunacağı dal kalmaz. Öyle olsa ne iyi olurdu. Hiçbir şeyi işitmesem mesela… Gırtlak kapağım basınçtan fırlayıp gidecek adama doğru. Oturduğum yerden doğrulur gibi yapıp adama doğru hamle yapınca “cık, cık,” deyip gerisin geriye topukluyor şerefsiz. Namusuma laf edecek ben susacağım ha! Yok öyle yağma. Ciğerlerim yırtılsa yine bağırırım. Ama bu çaba başımın dönmesiyle sonuçlanıyor. Bir an gözlerime siyah bir perde inip kalkıyor.
“Anksiyete. Yüksek düzeyde kaygı bozukluğunuz var. Mutlaka yatarak tedavi olmalısınız Aysel Hanım,” demişti kara bıyıklı doktor. Dudaklarını yukarıdan örten bıyıklarıyla ünlü felsefecilerden birine benzetmiştim adamı. Neçe mi, Niçe mi neydi?
Zaten bir de obsesiflik tanısı koymuşlardı küçüklüğümde. O teyzem olacak orospunun bizim eve getirdiği adamın bakışlarıyla ruhuma tecavüz ettiği günden sonra bir temizlik hastalığı başladı bende. Ne bulsam çitiliyordum. Hele ellerimi… Derisi soyulana değin… Adam teyzemle gelip gittikçe bana daha fazla yaklaşıyor, sesimi çıkarmama izin vermeden bir çimdik alıp gidiyordu. Biliyorlardı benim kimseyle konuşmayacağımı. Kendi evi yokmuş gibi annem yokken, ben okuldan döndükten sonra çat kapı geliyor, kendi taşıyamadıkları ağır sorumluluğu benim üzerime bir iki küçük hediyeyle birlikte yıktıktan sonra beni televizyon odasında bırakıp küçük odanın eski kanepesinin üzerindeki yerlerine geçiyorlardı. Sevişmelerini, ahlayıp ohlamalarını işitmediğimi düşünüyorlardı.
“Ya hep ya hiç!”
Otobüs köşeyi döndü. Kırmızı otomobilin arkasından homurdanarak, tıslayarak geliyor. Bu tıslamalar benim ciğerimden çıkan nefesler sanki. Ya bu kez binip gideceğim ya da…
“Ya hep ya hiç!”
Adam durağı çevreleyen kirlenmiş camın ardından beni izlemeye devam ediyor. Çitilemek geçiyor içimden camı. Bir milyon parmağın yağlı izleri, kuş pislikleri, su lekeleri, toz, çamur, afiş artıkları… Yüreğim mengeneye alınmış gibi sıkışıyor. Patladı patlayacak. İçimde çalan davul gibi gümbürdüyor. Tüylerim birer çelik uçlu mızrak gibi dikilmiş, saldırıyla savunma arasında bir ürperti geziniyor derimde.
“Ne bakıp duruyorsun? Pis sapık!”
“Çattık ya hu!”
“Ben sana bir çatarsam görürsün. Utanmadan konuşuyor hâlâ geri zekâlı.”
Teyzemin kırığı pezevenk de buna benziyordu. “Pislik!” Bana sarkmaya kalkmasaydı üzülürdüm belki. Ama ona değil kendime üzülüyorum. Otobüs durağa yanaştı yanaşacak. Ön camdan şoförün tıraşlı, parlak yüzü direksiyonun üzerine tutturulmuş beyaz bir kâğıt gibi sallanıyor. “Ya hep ya hiç! Şimdi ya da asla!”
Koca tırtıklı tekerleğin dişleri asfaltın pütürlü yüzeyinde pıtır pıtır sesleniyor bana. Şoförün yüzü gözümü dolduruyor. Enişteme benziyor şoför. Yüzü kireç gibi olmuş. Karısı aldatıyor onu da. Yüzünden anlıyorum. Onun da göbeği direksiyona değiyor. Terlemiş, mavi gömleğinin ıslaklığından kesif ter kokusu fışkırıyor.
Evin önüne çektiği belediye otobüsünün boşalan freninin tıslayan sesi hâlâ kulaklarımda. Neredeyse kapıdan içeri girecek otobüs. Kapı öyle bir zangırdıyor ki deprem oluyor zannediyorum. Kapıya vuran tombul elindeki çeliğin ışıltısı kapının arkasından gözlerimi kamaştırıyor.
“Ya hep ya hiç!”
Sinirlerim ya hep prensibiyle çalışıyor. Eşik değerlerim sıfırlanmış. Şoförün arkasındaki bordo eşarplı yaşlı teyzenin tüylü dudaklarından dökülen mırıltılar, dualar teyzemin cenazesine götürüyor beni. Otobüs şoförü eniştem bağırıp çağırıyor kapının önünde. Elinde çelik ışıltısı… Arkadaki yaşlı teyzenin dudakları hızlanıyor, dilinin ağzının içindeki ıslak gezintisi midemi bulandırıyor. Durağa geldiğinde tıslayarak duruyor 301 numaralı kırmızı belediye otobüsü. Durağın camları sallanıyor, sarsıntıdan dişlerim birbirine çarpıyor. Bu kez binmeliyim. Eniştemin kırışık gerdanı arkadaki yaşlı teyzenin yılan gibi kıvrılan diliyle ıslanıveriyor. Tıpkı teyzemin gerdanına saplanan çeliğin kızıl ıslaklığı gibi. Temizlenmeliyim bir an önce. Ellerim delicesine kaşınıyor. Tırnaklıyorum, tırnaklıyorum, tırnak…
“Ya hep ya hiç!”
Adam yüz geri kaçarcasına biniyor otobüse.
“Defol git pis sapık! Eniştem görsün senin hesabını.”
Sigaradan sararmış dişleriyle sırıtıyor şoför.
“Binmeyecek misiniz?”
Kulaklarımı kapatıp büzülüyorum durakta. Islak sesinden tiksiniyorum şoförün. Kırmızı ıslaklığı bedenimin dışına taşan ılık ter, demir kokusuyla sarmalıyor. Boğuluyorum… Kapanan kapının tıslayışı, motorun homurtusu, şoförün ıslak mavi gömleği, sapığın içime zorlayan bakışları, yaşlı teyzenin sessiz mırıltılı dudakları tüm duyularımı tırmalayarak uzaklaşıyor. Çığlık çığlığa doğruluyorum yerimde.
“Ya hiç! Ya hiç! Hiç…”

Kenan Şahbaz
Kenan Şahbaz

Diğer Yazıları



BENZER KONULAR
YORUM YAZ

YAZARLAR