Wallander Ve Dengler / Haşim Cem Çelik

Ülkemizin harikulade siyasi ve sosyolojik atmosferi içinde epey zamandır uzak durduğum okuma eylemine hızlı ve köktenci bir değişiklikle dönüş yaptım. Okumanın, öğrenmenin bilgi sahibi olmanın aşağılandığı, küçük ve hatta gereksiz görüldüğü bir dönemden geçiyoruz. Herhangi bir konuda ne kadar bilgisiz ve görgüsüzseniz o kadar kabul görüyorsunuz günümüz Türkiye’sinde. Bu durumdan olumsuz etkilenmemek mümkün değil. Bu cehalet sağanağından bir nebze kurtulmanın yolu, kurtulmak demeyelim de onu yok saymanın en önemli yolu yine kitaplar yine edebiyat, yine tiyatro, yine pozitif bilimlere sarılmaktan geçiyor. Hülâsa edersek insan aklının en güzel emekleri. Yaşadığımız dünyayı anlamlı kılan yegâne faaliyetler. Bu cehalet sağanağının biteceği günlerden sonra açacak güneşin sıcaklığına hazırlıksız yakalanmamak için yine, yeni, yeniden…

Yeni bir edebi tarzın fena halde müptelası olduğumu az önce söylemiştim. Bu köktenci değişime sebep olan özel bir hal yok. İsmail Saymaz’ın bir tweet’i dışında. Mavi Liste adlı bir polisiye romandan övgü ile bahsetmesinin dışında. Mavi liste benim polisiye ile ilk tanışmam değildi elbette. Sharlok Holmes’u biliyordum, bizden Ahmet Ümit’i, Behzat  Ç sayesinde kendisi ile tanıştığımız Emrah Serbest’i. Hiç birisi için kötü yazarlar diyemem hatta Emrah Serbest’in “Her temas iz bırakır.” Bir Ankara Polisiyesi romanını çok başarılı da bulmuştum. Tam bizim mahallenin polisi demiştim. Basit yaşayan, basit zevkleri olan, ideolojisiz burnunun dikine giden kendi tabiri ile iyi bir adam olamayan ama kimsenin de adamı olmayan sahici bir karakterle tanıştırmıştı bizi Emrah Serbest. Fakat Mavi Liste ve ardından Münih Komplosu’nu okuyunca ardından da kurt Wallender’in hikayeleri tam bir metamorfoz oldu benim için… Polisiyeler dahil her edebi eser  çıktığı kalemin etinden kemiğinden  son tahlilde kalbinden bağımsız değildir. O ülkenin o dönemin siyasi ve toplumsal şekillenmesinden izler taşır ama bunu yerelden çıkarıp evrensele taşımak Stuttgart’ın bir banliyösünde ya da İsveç in küçük bir şehri olan Yvstat’daki bir cinayeti aydınlatmak için girişilen çabanın sonuçlarının sonunda dünya ekonomik sisteminin amentüsü kapitalizmin yapmak zorunda olduğu zorunlu tercihlerin sonucu olduğunu ortaya çıkarmak her babayiğidin harcı değildir.. Hem Mavi Liste ve Münih Komplosu’nun yaratıcısı Wolfgang Schorlau’nun hem de Kurt Wallander karakterine hayat veren Hennink Mankell in kendi yaşam tecrübelerinin, 68 hareketine katılmış bir dönemin aktivistleri olmalarının romanlarındaki karakterlerde etkisi var kuşkusuz. Ama bu tek başına yeterli değil… Bu karakterlerin hiç biri statik değil. Önce bir hüküm  verip sonrasında bu hüküm yanlışlanınca bunu kabul edecek kadar da özgüven sahibiler. Duygu durumlarının karmaşıklığı özel hayatlarındaki sorunları direkt işlerine yansıyor. Yani aslına bakarsanız pek te profesyonel değilmiş gibiler. Kendi içlerinden çıktıkları yerel kültürel ortamı reddetmeden daha bütünsel olabilmeyi becerebilmiş karakterler. Mesleki kutsallıkları kendi doğru bildikleri ile sınırlı, en büyük korkuları kendi vicdanları. Wallender karakteri daha şairane bir karakter. Öldürdüğü bir ırkçı katil yüzünden bile günlerce kendine gelemeyecek kadar duygusal ve huzursuz bir ruha sahip. Dengler ki beni esas olarak etkileyen o dur. Klasik Alman disiplini, muhteşem aşçılığı, geçmişte yankesici olduğunu bildiği halde aşık olduğu Olga’dan vazgeçmemesi ve bir yemek sofrasında James Joyce’dan alıntılarla konuşmasını süslediği entelektüel duyarlılığı. Bütün bu özelliklerin sırıtmadan bir polis müfettişinde toplanabilmesi ve olay örgüsü içinde bunların yedirilebilmesinin sonucunda ürkütücü ve bir o kadar da derin bir gerçekçilik.

İşin bir de evrensellik tarafı var. Bunu nasıl bu kadar iyi becerebilmişler derseniz iki yazarında suçun kaynağı ile mülkiyet tutkusu ve mülkiyetin korunması arasında kurdukları diyalektik bağ var derim. Özellikle Mavi Liste romanının konusunu oluşturan iki Almanya’nın birleşmesinden sonra eski Demokratik Almanya’ da ki devlet şirketlerinin akıbetinin ne olacağı sorusunun cevabı, Dengler’i cinayetin işlenmesindeki temel saike götürüyor. Birleşmeyi yönetmek için oluşturulan Kurul’un başına getirilen Prof Paul Stein’in devlet şirketlerinin özelleştirilmesi yerine Avusturya’daki Matrei kooperatifi  deneyiminden yola çıkarak bu fabrikaları oradaki işçilere  vermeyi önermesi ve buna uygun bir çalışma takvimi çıkarması Paul Stein  için sonun başlangıcı oluyor…

Son söz olarak yukarıda bahsetmeye çalıştığım iki önemli polisiye yazar da suçun kaynağına getirdikleri farklı bakış açısı  karakterlerinin sürekli değişen, yenilenen algı dünyası, bakış açılarının derinliği ve kendi vicdan terazilerinin şaşmaz dengesi ile kendi özel yerlerini çoktan almış durumdalar. Bitirmeden şunu da eklemekte yarar var özellikle Wallander’ in yakalamaya çalıştığı suçluların yaptıkları eylemler de, bizde hiç olmayacak etik tartışmaları alevleyecek türden. Varolan bankacılık düzenini korumaya çalışmak mı asıl suç ya da bu düzeni sabote edecek bir bilgisayar yazılımı geliştirmek mi?  Ya da şöyle soralım Afrika da ki yoksullukla mücadele etmek için bir vakıf kurup o vakıf aracılığı ile organ ticareti yapanlar mı suçlu yoksa o vakfın sahibi zengin nüfuslu iş adamını tehdit edip öldürmeye çalışanlar mı?

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*