Volkan Yücel: ‘’Filmler gerçek, hayat yalan!’’

Yrd. Doç. Dr. Volkan Yücel:

“Filmler gerçek, hayat yalan!” 

Türkiye’deki kadın ayrımcılığının televizyondaki yüzü…

Söyleşi: Dilek KARAGÖZ

Fotoğraflar: Fatih AYAN

Türkiye’de yükselen sorunlardan biri kadına şiddet… Ardı arkası kesilmeyen kadın cinayetleri haberleri, sadece kurbanların yaşam haklarını elinden almakla kalmıyor, Türkiye’de yaşayan kadınların sokağa çıkma ve her türlü kanaldan, gerek sözlü biçimde gerekse yaşam şekli olarak, kendilerini ifade etme özgürlüklerini kısıtlıyor… Zira görülüyor ki her cinayetin ardından gelen “kınama”ların ve protesto yürüyüşlerinin ötesinde bir kavrayışla konuyu ele almak gerekiyor… Yaşanan cinneti, doğru tanımlamanın daha derinden kavramak için gerekli olduğu, aşikar biçimde ortaya çıkıyor… Bununla birlikte, Türkiye’de kadına bakış açısında algıları yönlendiren, eğitimden medyaya kadar birçok faktör bulunuyor… Lakin ayrımcılıkla yaratılan kimlikçilik, sadece kadın sorununun değil, birçok sorunun da temelini oluşturuyor…

Bilgi Yayınları’ndan birkaç ay önce çıkan “Kahramanın Yolculuğu: Mitik Erkeklik ve Suç Draması” isimli kitap, kimlikçiliğin bir kolu olarak erkekçiliği ele alıyor. Kitabın yazarı, Beykent Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Volkan Yücel, Türk toplumundaki mevcut kadın ve erkek algısının oluşturulmasında dizilerin nasıl rol aldığını, uzmanlığının verdiği bilgi ile netlikle ortaya koyuyor.

Volkan Yücel’i dinlerken, topluma hakim olan ayrımcılık üzerine kurulu dilin, eğitim sürecinde sorgulamayı öğretmeden, kimlikçiliği algılara kazıdığını hatırladığınız gibi, Türk televizyonlarına hakim olan melodram formundaki yapımların da nasıl düşündüğünü sanan ama aslında hiç sorgulamayan insanlar inşa ettiğini görebiliyorsunuz.  Tabii toplumdaki şiddeti besleyen bu durumun diğer sac ayaklarını ise ekonomik buhranların ve iktidarın söylemlerinin oluşturduğunu da söylemek gerekiyor.

Yücel, mesleki etiğin yüceltilmediği, ayrımcılığın devam ettiği bir toplumda “bir şey” olamayan ve ezilen insanların kendilerini nasıl dizi kahramanları ile özdeşleştirdiğini ise şöyle anlatıyor: ‘’Kadına şiddet konusu gündeme geldikçe olaylar daha da artıyor. Çünkü oradan bir kahramanlık hikayesi çıkıyor. Onu yaptığında, bir suç olmuyor onun için… Bu aynı şekilde Hrant Dink olayı için de geçerli… Mesela, şu anda dizilerdeki kadınların toptan tarifini size söyleyeyim: kadın bir obje ve güzel olduğu kadar değerli. Bir de 20 ile 30 yaş arasında bir süresi var. Onun dışındakilerin bir manası yok. Zaten anne olan tedavülden kalkıyor. Ne kadar genç ise o kadar değerli… Yani ister suç dizilerimiz olsun, ister genel dizilerimiz olsun, bir şekilde bir kimliğe sarılmayı öne çıkartıyor. Ben dizilerimiz arasında mesleği öne çıkaran bir yapım henüz görmedim.’’

Yücel, ‘’Filmlerden çıkamıyoruz. Hayatı film gibi yaşıyoruz. İnsanlar, haber bültenini yalan zannediyorlar. Ama dizidekini gerçek sanıyorlar. Tabii bu komplo iklimi, çok büyük bir iklim… Sadece medyanın bizi şekillendirmesi ile ilişkili değil… 2000’lerin başında 11 Eylül olaylarından sonra, bizde de komploculuk çok patladı’’ diyerek eliyor:  ‘’Filmler gerçek, hayat yalan oluyor!’’

1

Toplumumuzda sizce nasıl bir kadın ve erkek algısı var? Erkeği ve kadını nasıl konumlandırıyoruz?

Önce dünya ile başlayayım. Kadın ve erkek tanımları çok politik… Modernleşme dediğimiz süreç her topluma, farklı dönemlerde yansıdı. Avrupa da toptan modernleşmedi. Amerika’da da ilginç maceralar var. Onların modernleşmesi kısa sürmedi. Bir de Japon modernleşmesi gibi modernliği ithal etmeye çalışanlar var. Modernite aslında basmakalıp bir şey değil… Konuya buradan başlarsak daha kolay anlaşılabilir. Şöyle ki alternatif modernite dediğimiz bir olgu da var. Moderniteyi eleştirmek isteyenler, sonuna “izm” ekleyerek, “modernizm” diyorlar. Ama moderniteye inananlar, “modernite” diyorlar. Aslında modernite de tek parça değil. Bunu böyle anlamamızın nedeni de modernistlerin bu şekilde anlatması… Bence moderniteye inanmalıyız. Modernizm dememeliyiz. Hatta postmodernler de “post” ekleyerek, modernitenin geçtiğini söylüyor ama moderniteyi bir yerinden tutarak devam ettirebiliriz. O yüzden de modernieteyi tek biçimde ele almamakta yarar var. Çünkü, modernitede olduğu gibi her türlü ideolojik akım kendini cinsel düzenlemeler üzerinden tarif eder. Kadınlara ve erkeklere rol biçer. Ve de bunları daha da eski metinlere dayandırmak ister ki kolayca bireyin içine girsin, sinsin, otursun… Yani işin içerisinde biraz pedagoji ve basitlik de var. Modernite ne kadar tekmiş gibi dayatılsa da tek değil. Örneğin alternatif İran modernitesi var. Her ne kadar işin içerisine sonradan İslamlaşma girse de… Dolayısıyla moderniteyi tek tarif ettiğimizde geriye kalan dünya için, önde gidenler ve onu takip edenler şeklinde bir yapı ortaya çıkıyor. Bunu kırmamız lazım. Bunu en çok sanat kırıyor ulusal sinemada. Aynı şekilde Japonların ürettiğine de Japon modernleşmesi dememek gerekiyor. Çünkü o da bir alternatif aslında. Oradan da ilginç kavramlar ortaya çıkıyor. Veya Rus modernleşmesi… O da kendi başına sadece modernleşme değil. Bunu böyle anlarsak, bazı kapıları açık bırakmış oluyoruz. Yoksa modernitenin de bize verebileceği çok fazla bir şey gözükmüyor. Diyelim ki kadın özgür… Aslında hayır, özgür değil. 1960’larda, 1970’lerde özgürlük kadınların işine yaramadı. Feministler de kendini biraz suçlu hissetti. ‘’Biz özgürleştik de acaba erkeklerin nesnesi mi olduk?’’ dediler. Veya 1910’larden beri Coco Chanel üzerinden yaratılan modayı düşünürseniz, bir yandan da erkeğe benzediler… Şu anda yanılmıyorsam bir trilyon dolarlık kadın kozmetiği sektörü var.

Kadından cinsel bir obje olarak beslenerek büyüyen bir sektör olduğundan bahsediyorsunuz?

Aynen… Kadını ha örtüyorsun ha istenen bir dizayn ile açıyorsun… Garip bir şekilde dünyada ortaya çıkmış her şeyi erkek ideolojisi olarak kabul edebiliriz; dinleri, hikaye anlatıcılarını… Şu çağda kadın şiir ve roman yazarlarımız var ama ana akım olarak baktığımızda, hep erkek…

Erkek her zaman yönetici ve yönlendiren rolde olmuş, diyebilir miyiz?

Aynen… Tabii bu tarifin içerisinde kadınları masum kılamayız. Çünkü o erkek tiplerinin lojistiğini veren, onlara destek veren yapılar da var. Burada “eril” ve “dişil” kavramlarını kullansak daha doğru olur. Çünkü kadın ve erkekliği aşan bir durumdan, bu işin ideolojisinden bahsediyoruz. Ayrıca “erkek” yerine “maskülen” ifadesini kullanmak da belki daha doğru… Ancak tabii ki erkeğin cinsel ihtiyaçlarını güden bir iktidar biçiminden bahsediyoruz… Şunu düşünün: Tüm bu üretilen telefonlara,  özgürlük diye bakıyoruz ama bunları erkekler üretiyor. Tek tuşla açılıyor, yine tek tuşla kapanıyor. Ama kadın tek tuşlu bir şey değil ki… Kadının vücudu çok daha farklı… Tüm bunlar erkek zihni ile üretiliyor. Mimariyi düşünün… Anlatılan tüm bu filmleri ve bunların arkasındaki temel metinleri düşünün… Çoğunu erkekler yazmış. Veya peygamberleri düşünün… Dinsel doktrinleri düşünün. Mesela kadınların eliyle yaratılan bir dinsel doktrin bu çağda bile gelmiyor aklıma… Mesela “Femen” grubunu düşünün ama oradan ritualistik bir şey çıkmıyor. Onlar her şeye karşılar. “Yönetmek için dişillik” diye bir plan akıllarında yok. Dolayısıyla bu açıdan baktığımızda, ileriye ya da geriye gitmek diye bir süreç; demokrasi veya toptan bir modernite çözüm değil. Şunu demeye çalışıyorum: Tanımları ne kadar çoklaştırırsak, kadın ve erkek olmak adına da o kadar çok kapı açılabiliyor. Yoksa “kadını modernleşme kurtaracak” bakışı çok problemli… Modernleşmiş kadınların neler yaşadığı tamamen göz ardı edilmiş oluyor. Özetle: Türkiye’de kadın-erkek problemini, dünyadaki kadın erkek probleminden ayıramayız. Burada yaşananları, ‘’Ne kadar modernleştik ya da ne kadar modernleşemedik?’’ sorusuna bağlı olarak tartışamayız. Temelinde, kadınların kamusal alana kendi istedikleri gibi çıkamamaları en büyük sorun…

Türkiye’de, dünyadan farklı olarak, iç göçle gelen arabesk kültür, eğitimsizlik; bunların altında Türk toplumunun eril yapısı ve İslam faktörünün, ilişkilerde bakış açısının “insan”dan ziyade, “kadın” ya da “erkek” olarak ayrımını öne çıkardığını söylersek, ne dersiniz?

Diğer modernitelerden Türkiye’deki modernitenin farkına baktığımızda şunu söyleyebilirim: Muhafazakar ideoloji dediğimiz şey de moderniteden, hatta özgürlükten, Fransız Aydınlanmacılığından, demokrasiden çok daha kolay bir şekilde, dünyadaki bu durumla adapte olabilecek bir olgu… Muhafazakar hayat da sonuçta bir cinsel düzenleme yapıyor. Ama tüm toplumlar ve devlet dediğimiz şey, bir cinsel düzenleme yapıyor. Hatta modernite ile daha da diriltilmeye çalışıldı.

Cinsel düzenleme bir yönetim aracı olarak mı kullanılıyor?

Tabii… Kesinlikle…  Ve bu açıdan bakınca hiçbir şeyin masum olduğunu söyleyemeyiz. Bunu diziler de yapıyor. Sıradan bir dizi film ya da sinema filmi izlediğimizde, içinde bize verdiği mesajlarla bir kadın erkek hikayesi anlatıyormuş gibi dururken, aslında bir yandan düzenleme yapıyor. Bu çok önemli… Türk toplumuna cinsiyet hassasiyeti ile baktığımızda, 1950’lerden itibaren ağır bir muhafazakarlaşma eğilimi var. Türkiye’de bir kopuş yaşandı ama ben o kopuşu Cumhuriyet ile başlatmıyorum. Son iki yüz yıldır bir modernleşme gereği duyuldu.

Tanzimat’tan bu yana olan dönemi kastediyorsunuz…

Kesinlikle… Yeniçerilerin ortadan kaldırılması ile başlayabiliriz. “Bunlar hep Atatürk ile geldi.” diyerek, Atatürk’e bir suçlama yöneltiyorlar. Halbuki öyle bir şey yok. Daha önceden başlayan bir süreçti. Mesela evrim çalışmaları bize bir dergi eliyle 1860’larda gelmiş. Bizim modernleşme projemiz, kesinlikle Cumhuriyet ile başlamıyor ama sizin de dediğiniz 1950’lerde başlayan iklim, tersine bir iklim… Modernite karşıtı bir süreç başlıyor. Hatta o zaman muhafazakarların bugünkü gibi yetişmiş kuramcıları yok. Şimdi, modernite ve postmodernite kavramlarının dışına çıkmak için kendilerine “premodern” demeye başladılar. Gerçi “onlar” ya da “bunlar” ayrımları da onlara ait ama bize:  ‘’Siz modernsiniz.’’ diyorlar. İçlerinden İhsan Eliaçık gibi insanlar çıktığında, ‘’O modern bir proje, O’nu yükseltiyorlar.’’ deniyor. Bu dünyada kim şu anda modern değil ki? Senin nüfus cüzdanın varsa sen zaten modernsin… Ama o kendi kafasının içinde, “premodern” tanımı yaparak, kendisini hiçbir zaman modernleşmemiş gibi göstermeye çalışıyor. Dolayısıyla bu 50-60 yıllık iklimin, kadını haklar açısından gerilettiğini söyleyebiliriz. Bu sadece siyaseten de olmuyor. Dizilerle, filmlerle de oluyor. Mesela Kenan Evren dönemini düşünürsek darbe yaptıktan sonra, 80’ler sinemasına baktığınızda kadın özgürlüğü zirvede… O zaman çekilmiş Müjde Ar filmlerini hatırlarsanız erkekler hiçbir şekilde mercek altında değiller ama kadınların kazandığı özgürlüklerle çok enteresan bir ortam var. Ancak 1990’lara geldiğimizde, dizilerde ve sinemada birdenbire kadınların ezilen konumuna geçtiğini görüyoruz. Dizilerin sayıları 2000’lerde arttı ama şu an dizilerde kadınların ele alınışına bakarsanız, korkunç… Ve bunu muhafazakarlar yapmıyor. Sektörün içindeki senaristler bu şekilde ele alıyor.

Senaristlerin tutunma kaygısı bu durumu doğuruyor galiba?

Evet. Tutunma kaygısı… Toplum yararının bir anlamı yok. Önemli olan çatışmaları… Az önce dediğim gibi muhafazakarlık, modernleşme ile pekala eklemlenebilir bir şey… Premodern değil.  Aynı şekilde sinema da diziler de çok uyumlu şekilde muhafazakarlık ve modernleşme ile üçlü bir grup oluşturabilirler. Çünkü televizyon veya sinemanın çatışmaya ihtiyacı var. Başlarda sinema ortaya çıktığında, 1910’larda bir Rus akımı oluşmuştu. Yine 1950’lerde “yeni dalga” vardı. Sonra “minimalizm” çıktı. Gerçi hemen geri çektiler. 1990’larda “dogma felsefesi” ortaya çıktı. Ancak hemen geri çekildi. Ben de kitapta biraz buna değiniyorum. Aslında dinsel metinler hiçbir yere gitmiyorlar, kaybolmuyorlar. Tiyatronun ve sinemanın içerisinden devam ediyorlar. Ara ara bunlar, hem kadın erkek ikiliğini kıracak hem diğer sınıfsal çatışmaları berraklaştıracak çalışmalar oluyor. Charlie Chaplin’i düşünün… 1910’larda birkaç tane moderniteyi ve kapitalizmi eleştiren film yapıldı diye hemen Hollywood’dan attılar. Yani sinema ve dizi diye kodladığımız şey de aslında hiç masum değil… Onlar da bizde çok acayip bir şekilde dinsel veya cinsel bir düzenleme yapabiliyorlar. Bir yandan da bunu 1990’lar ve 2000’lerde görüyoruz. Hiç dinsel metinlere gerek kalmıyor…

Bunu, mevcut yönetimin anlayışına hizmet edecek şekilde yapıyorlar, diyebilir miyiz?

Aynen… Sinemanın ve dizinin de çatışmaya ihtiyacı var. O yüzden de ‘’Neden biz kadın ile erkek arasında bir eşitlik kuralım ki… Çatışsınlar…’’ diyebiliyor. Yine sınıfların arasında bir eşitliğin yoluna da gitmiyorlar. Hatta bunu melodram anlatım formu ile yapıyorlar ki insanlar hiçbir şey anlamasınlar… Kitapta bunun üzerinde fazla durdum. Erkekliği ve kadınlığı anlamak için bazı anlatım formlarının üzerinde durmak lazım. Siz mesela ‘arabesk’ dediniz. Aslında melodram daha da önemli… Çünkü arabesk müziğin bize yansıması 1970’ler gibi… Mısır müziğinden etki ile… Ama daha öncesinde, 1940’larda sinemamız Mısır’dan etkileniyor. Ve 1940’larda çekilmiş Mısır filmlerinin çoğu, melodram… Hatta bunlar da 1950’lerda yasaklanıyor. O zaman da gidip Hint filmleri ithal etmeye başlıyorlar. Melodram çok daha değişik ve bizim toplumsal durumumuzu anlamamız için de çok daha anahtar bir form…

Melodram nedir?

Melodram dediğimiz anlatım biçimi, bozuk bir formdur. Dramadan bozulmuştur. Bizim soru sormamız engellenir. Olayların temeline inemeyiz. Dört başı mamur karakterler yoktur. Araştırmazlar, sorgulamazlar. Melodramlarda tipler vardır. O yüzden şu anda izlediğimiz dizilere ve filmlere melodramatik yapı hakim olduğu için, karakterlerin hepsi birbirine benziyor. Karakter yok çünkü… Belli güçler arasına sıkışmış, derinlikli kişilikleri olmayan, bir de başına gelen olayları sorgulamayan insanlar var. Senaristler hep bunları üreterek para kazanıyorlar. Çünkü izlediğin metin senin sadece kafanı boşaltıyor. Mesela hiçbir zaman kızın neden fakir olduğuna ilişkin bir gerçeklik yok. Örneğin, bir adama aşık oluyor, sonra o adam bir hata işliyor. Kız ders çıkarmıyor bu durumdan… Bir daha aynı şekilde davranıyor. Melodram metinlerinde yine kaderane anlatım vardır. Bu da dinsel yapı ile çok örtüşür. ‘’Başımıza bunlar geldi ve kader nedeniyle böyle oldu’’ denir… Kız, sevgilisini başka bir kızla görür ama ‘’Ne oluyor?’’ diye gidip konuşmaz. Ağlamaya başlar…

O zaman bu senaryoları izleyerek yetişen insanlar da bu tiplere dönüşüyor demek yanlış olmaz? Kitle kültürü bu şekilde kodlanıyor…

Aynen… Sinema dilinin başka şeyler yapma özgürlüğü de var ama yapmıyorlar. Zaten mesele orada…

Kitap kapağı olarak seçtiğiniz ‘Behzat Ç’ için bu dediğiniz yapıyı kıran, eleştiren ama aynı zamanda popüler olmayı başarmış bir yapım diyebiliriz. Siz neler söylersiniz ‘Behzat Ç’ için? 

Kapağa koyduğumuz için de çok okur kaybettik. Onu sevmeyenler de var. Öyle bir şey kapak seçimi yaptık ki… Suç draması zaten politik… Hiç politik olmasa sadece mafya dizisi olsa, yine politik… Çünkü bu sefer de kadın-erkek düzenlemesi yapıyor… Behzat Ç’de bir hakiki yan var. Doğru söylüyorsunuz. Onların ayaklarını şöyle kurabilirim; bir kere İstanbul dışında bir hikaye… Bizans hikayelerinden sıkılmıştık. Ayrıca etnik tatları çok iyi kullandılar. Meleodramdan kopuyor. Çünkü karakter derinliği var. Karakterin hakikiliği için bazı etnik soslar kullanılıyor. Şive kullanımları var ama şiveyi dalga geçmek için kullanmıyorlar. Bizim dizilerde ne zaman bir şive olsa gülme unsurudur. Karadenizli Temel ya da bir Kürt şivesi… Behzat Ç’de ise karakterin kendisi öyle… Başka bir ayağı şu; Behzat Ç, önümüze soru atıyor ve sorulara çok kolay cevap vermiyor. Oysa diğer suç dramalarına baktığımızda, soru sorma sıfır… Yani komplonun peşinden giderek soru sormamaktan bahsetmiyorum. Kurtlar Vadisi biraz bunu yapıyor. Ondan bahsetmiyorum. Kahramanın Yolculuğu’na bağlarsak, ‘’Behzat Ç gerçekten bir kahraman mı?’’ sorusunu sordurabiliyor. Hakikiliği biraz burada… Polis memuru ama fahişelerle yatıyor. Polis memuru ama sarhoş! Bu nasıl kahraman? Bunu düşündürtüyor.

Topluma, kodlarını sorgulatıyor?

Aynen… Karakter dediğimiz şey budur. Yoksa erkek olarak karşımıza çıkan diğer tipik kahramanlara baktığımızda, hepsi neredeyse tip… Karakter derinlikleri yok. Güç sahibi ve asla zayıflıkları yok. Çok hak eden bir kadınla olması gerekiyor. Davası var. Behzat Ç, öyle değil işte… O yüzden bir fark yarattı fakat Türkiye’de artık suç draması kolay kolay çekilemeyecek gibi gözüküyor. Çünkü şu an pek öyle politik ya da suç draması kahramanı olacak bir ortam yok. Çünkü bir dizi, bir sezon devam ederse, ikinci sezonda mutlaka bir taraf tutması gerekiyor. Behzat Ç bunu yapamadı ve biliyorsunuz zorla bitirdiler.

Tabii bir de diziler yoluyla toplumun algısına doğrudan müdahale var. Kızılelma, Kurtlar Vadisi, Diriliş, Reaksiyon… Diziler bu anlamda birer araç olarak ne kadar başarılı ya da başarısız?

Türk halkının seçimlerle nabzı yoklanmaya çalışılıyor ama Türk halkı çok dinamik ve değişken bir güruh olduğu için, çok yoklanabilir bir karakter olduğunu düşünmüyorum. Bakarsınız, ortam bir anda 1970’lere dönebilir ya da bir anda 1980’lere dönebilir… Bu yüzden her an araştırma yapmamız lazım… Türk toplumu böyledir, diye tanımlayamıyorsunuz. Çok enteresan, dinamik bir toplum… Bir kere sürekli devam eden bir göç var. Sürekli gelişen genç bir nüfus, Amerika ve Avrupa’dan etkilenmesi, yine teknolojiden etkilenmesi… Örneğin, geçen ay iki lezbiyen türbanlı ile karşılaştım. Bunu nasıl açıklayacaksınız? Açıklayamıyoruz. Okuldaki başörtülü öğrencilere bunu anlattığım zaman, ‘’Hocam, bunda ne var ki’’ diye bir tepki ile karşılaşıyorum. Aslında biz hep dışarıdan bakıyoruz. İşin içerisine girdiğimizde farklı… İktidarın şu anda ‘onlar’ diye bir lafı var; İngilizce’deki ‘öteki’ sözcüğünün Türkçe’ye en iyi çevrimi; ‘onlar’… Ve söz konusu ‘onlar’ın kim olduğu da belli değil… Herkesi ‘onlar’ olarak nitelendiriyor. Gizli özne ve gizli nesne var. Ancak dediğim gibi işin içerisine girince, kendi içlerinde de farklı farklı olduklarını görüyorsunuz. Bu detayları çalışacak çok fazla insana ihtiyacımız var. Ve muhafazakarlığa içeriden bakarak görebilmek gerekiyor. Şu anda zaten iktidar mücadelesi bakımından parçalara ayrıldılar.

Toplum mühendisliği diye bir şey var. Siz diyorsunuz ki; Türkiye’de bu sürekli değişiyor?

Evet. Amerika’da bunun değişmediğini görüyorsunuz ama Türkiye’de bu sürekli değişiyor. Göç yoluyla değişen bir ortam ve sürekli bir karmaşa hali var. Göç yoluyla dolaşım hiç durmuyor. Belki yurt dışına çıkışımız çok fazla olmuyor ama Doğu’dan gelip İstanbul’a yerleşen bir insan emekli olunca Bodrum’a yerleşeceğini söylüyor. Yani kendi içimizde büyük bir dönüşüm var.

Medya ve diziler bu dönüşümün neresinde duruyor? Bu dönüşümle nasıl bir ilişki kuruyor?

‘Medya mı halkı etkiler, halk mı medyayı etkiler’ diye genel bir soru var. Ben burada, medyanın halkı etkilediğini düşünüyorum. Bu okun daha güçlü olduğunu düşünüyorum. Medya bizi müthiş oranda formatlıyor. Ne zaman bir haber bülteninde ya da tartışma programına baksanız, ‘Halk bunu talep ediyor, o yüzden böyle yapılıyor’ deniyor. Ben öyle olduğunu düşünmüyorum. Hatta Marshall Mcluhan’ın bu konuda bir lafı vardır; ‘’Mesaj aracın kendisidir’’ diyor. Bu, mesaj ortamdır olarak da çevrilebilir. Yani televizyonun başına oturduğunuzda, televizyonun kendisi zaten mesaj… Telefon içinde bu geçerli… Telefonun mesajın kendisi… Yine Mcluhan genelde ışık metaforunu kullanır.  Modernizmin sembolü ampuldür ama onun iletisi zaten ortamın içinde gömülüdür. Ayrıca bir mesaj aramaya gerek yok. Dizilere de böyle bakmak lazım. Hatta haber bültenlerini de buna katıyorum.

Haber bültenlerini izlettirebilmek için, eğlenceli bir sunum arayışı var…

O yapı Reha Muhtar ile başladı. Ali Kırca taklit etti. Zaten şu anda izlediğimiz insanların çoğunu da onlar yetiştirdi. Tabii bir de Mehmet Ali Birand vardı. Onların kurduğu haber formatını da ben dizi olarak değerlendiriyorum. O zamanlar, o bültenler tam da dizi süresine eşitti. 60 ya da 80 dakika süren o bültenler şimdi kısaldı ama akışına baktığınızda aynı; bir başbakan haberi, ardından domatesin fiyatına ilişkin bir haber… Girişin ise savaş müzikleri ile açıldığını görüyorsunuz. Dünyada böyle bir şey yok. O müziklere baktığınızda, melodram dediğimiz forma döndüğümüzü görüyorsunuz. İzleyene bir çeşit gazino havası yaşatıyor. Bu yüzden Türk televizyonlarını ‘Flash TV’ diye özetliyorum. Ne zaman açsak, göbek atıyorlar ya; aynen öyle… Diğer televizyonlarda da farklı bir şey yok aslında. Sadece biz varmış gibi algılıyoruz.

Hiç kimseye yayın politikaları yüzünden sansür koyamazsınız. O zaman toplumdaki bireylerin neyi nasıl algılayacaklarını ya da nasıl seçimler yapacaklarını, bu yapıdan ne kadar etkileneceklerini  belirleyen faktörlerden biri eğitim… Bu yapı içinde eğitimin rolü nedir?

Türkiye’deki şiddet gibi olumsuz yapılara yönelik en önemli eleştiri, eğitimin olmadığı yönünde… Bu doğru… Baktığınızda insanların ortaokul seviyesinde eğitim düzeyine sahip olduklarını görüyorsunuz. Ancak eğitimin kendisinde de bir problem olduğunu düşünüyorum. Eğitim sistemimiz tamamen ayrımcılık üzerine dayalı… Dinsel, mezhepsel ya da cinsel… Her tür ayrımcılık giriyor bunun içine… Bu ayrımcılık olmasa, 5 senede ne kadar düzeleceğimizi görebilirsiniz. O kadar, meşakkatli, zorlu ve ayrıma dayalı bir eğitimden geçiyoruz ki, öğrencileri artık üniversitede formatlamak pek mümkün hale gelmiyor. Yani ilkokul, ortaokul ve lise tamamen ayrışma üzerine kurulu… Bunu şöyle örnekleyebilirim; mesela tarih öğrencisi, bizden sosyoloji dersi alıyor. Diyor ki; ‘’Hocam biz şimdi tarih hakkında konuşuyoruz ama 13’üncü yüzyılda ne olduğunu biz nereden bileceğiz ki? Varolan birkaç kaynak yanlış da olabilir. Dolayısıyla biz öyle bir şey olduğunu da söyleyemeyiz olmadığını da…’’ O zaman üniversite neden var? İşte bu tam da dizilerden alınmış bir replik… Kendini sıfırlamış. Bu örnek tam da durumu özetliyor.

Soru sormuyor, öğrenmeye kendini kapatıyor. O zaman eğitim ile var olan olumsuz yapıyı medya da önemli ölçüde tamamlıyor diyebiliriz?

Aynen… Sistemin içerisinde eğitim de medya da aynı anda çalışıyor. Dizide de böyle…  Karakterin başına 6 sezon boyunca aynı şey geliyor. Zaten iyi bir dizi ya da iyi bir film karakter üzerine soru sordurtur. Özellikle de karakterin kendisine ilişkin… İyi bir film cevap da vermez. Adamın yaptığını, tüm film boyunca bir yandan doğru, bir yandan yanlış gibi göstermeye uğraşır. Bizde öyle bir şey kesinlikle söz konusu değil… O yüzden ben sinemamızın da çok büyük bir dil oluşturamadığına, büyük zaafları olduğuna inanıyorum. Bizdeki karakterlerde, yönetmen ya da senarist karakterin üzerindeki oyunu güçlü bir şekilde oynayamıyor. Hep ona bir doğruyu söyletmeye çalışıyor. Bir yanlışlığın ya da adaletsizliğin peşine düşerek ortaya çıkardığı sonuçlarla, onu haklı çıkarmaya çalışıyor. Çok yanlış. Bizim aklı unutmuş bir memleket olarak ısrarla rasyonel bir tutum içinde olmamız gerekiyor. Mesela ana akım medyanın şu anda gazetecilik yaptığını düşünmüyorum. Çünkü haber okumuyorum hiçbir yerde… Haber yok ki… Genelde belli bir hat, akım var. Onla ilişkili olaylar üzerine aynı anda ve aynı şekilde yorum yapıyorlar. Bu kadar büyük dünya ülkesisiniz. O zaman bana Çin’den, Japonya’dan canlı bağlanın. CNN’in, BBC’nin yaptığı gibi… Onlar anında yüz yere bağlanıyor. Mesela Güney Afrika’da ne döndüğünü bilmek istiyorum. Nerede? Yok. Ajansın geçtiği haberler… Çağ bu hale gelmişken, medya hâlâ ülkedeki açılışları, kaza haberlerini veriyor. Kaza olması neredeyse artık istatistik… Dolayısıyla çocukların zihni de hep bunlarla sınırlı ve hiçbir şey sormama üzerine şekilleniyor. Bir de soru sormaktan korku da var tabii… Hayatı şöyle yaşıyorlar; ‘’Geldik bu dünyaya… Bu bir rüya… Gideceğimiz yer de belli…’’

Hayatın kendine gösterildiği kadarıyla sınırlı olduğunu zannediyor. Üzerine bir de hayatı çözdüğünü, her şeyi bildiğini düşünüyor… Bir de buna eklenen maddi sıkıntı var…

Kesinlikle böyle…

Bu bakış açısı toplumdaki insan ilişkilerine, insanların birbirine saygısına nasıl yansıyor? Özellikle kadınlara şiddet konusunda…

Tüm bu olayları film gibi yaşıyorlar. Kendi başına gelmiş tüm problemlerin, karşısındaki insandan kaynaklandığını düşünüyor. Çok acayip bir şekilde böyle… Başkaları cehennem lafının en geçerli olduğu durum…

Herkes her konuda konuşabiliyor. Herkes birer kahraman ve bilene da saygı yok…

Maalesef hocalar bile böyle… Alanı olmayan konularda ders verebiliyorlar.

Kadına şiddet üzerinden gidecek olursak,  şiddet olaylarının yanlışlığı gösterilse bile, televizyonlarda bu durum çok fazla gündeme geldiğinde, enteresan bir biçimde bu olaylar daha da artıyor. Bu konuda ne söylersiniz?

Çünkü oradan bir kahramanlık hikayesi çıkartıyor. Onu yaptığında, bir suç olmuyor onun için… Örneğin, Hrant Dink’in öldürülmesi… ‘’Ben kahramanım. Bir görevi, misyonu yerine getirdim’’ diyor. Hatta hapishanede öyle karşılanıyor.

Dönüşümlü işleyen bir çark gibi sanırım?

Tabii… Burada önemli olan şey, kimlikçilik… Türkiye’de bu konu üzerine kimse çalışmıyor. Öğrencileri özendirmeye çalışıyorum bu konuda. Kadın cinayetlerinde de aynı kimlikçilik var; erkekçilik… Yani Türkçülük, Kürtçülük, erkekçilik, kadıncılık, azınlıkçılık bazen de tahakkümcülük hatta devrimcilik bile bir kimlikçilik meselesi… Kimliğe çektiğiniz anda, orada ister istemez bir ahlakçılık ürüyor. Ahlakın da her zaman boş bir kavram olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü ahlak şöyle bir şey; Eskimolara gittiğinizde, adam karısını size ikram ediyor ve onunla olmaman ahlaksızlık! Dolayısıyla ahlak öyle boş bir kavram ki, herkes için tanımlanabilir. Kimlik de her zaman kendine uygun bir ahlak yaratacağı için, bununla hiçbir yere varamayız. Bizi kurtaracak olan her zaman kazanılmış haklardır. Ama Anayasa ile güvence altına alınmış eşitlikçi haklar… Bir de mesleki etikler… Bu senaristlik için de geçerli, televizyon haberciliği için de akademisyenlik için de… Bunlar olmadığı zaman garip bir şekilde sorunlarımızı çözemiyoruz. Arada da müzik çalıyor, aynı filmlerdeki gibi… O müzikle idare ediyoruz. O yüzden haberler için az önce gazino benzetmesi yaptım. O gazino müziğinin susması lazım… Hiçbir şekilde bir tefekkür, sorunlar üzerinde düşünme, onları aşma diye bir şey yok. Dünyaya gelmiş, gözlerini açmış. ‘’Hayat bu kadar, geçer gider’’ diyen garip bir bakış açısı var ve gençlerin çoğunda bu hakim.

İnsanlar, kendi hayatlarında bir şeyler düşünüp üretmedikleri zaman oluşan başarıya açlığın da bu televizyonda yer bulan ‘kahramanlara’ özendirdiğini söyleyebilir miyiz?

Aynen … Hiçbir şey olamadığı zaman, kahraman olmaya kalkıyor. Bir kimliğe tutunmaya çalışıyor.

Ardından ‘’Sonunu düşünen kahraman olamaz’’ ifadesi, harekete geçmesi için tetikleyici bir faktör oluyor…

Aynen öyle… Ve adam kendini iktidara veriyor. Aynı durumu spor için de konuşabiliriz. Adam hiçbir şey olamadığı için Beşiktaşlı, Galatasaraylı ya da Fenerbahçeli oluyor. Başka bir örneğe bakıyorsunuz; kendini Kürt olarak açıklıyor ama başka hiçbir özelliği yok. Ne meslek başarısı ne kişisel başarı… Tek bir kimlik üzerinden kendini tanımlıyor, zayıflığını kapatıyor ve o kimliği çekip aldığınızda geriye bir şey kalmıyor. Diziler ve filmler ise bu durumu deli gibi güçlendiriyorlar. Şu andaki verdikleri en önemli mesaj ise erkekçilik… Politik dizilerde de bu böyle… Mesela, şu anda kadınların toptan tarifini size söyleyeyim; kadın bir obje, güzel olduğu kadar değerli. Bir de 20 ile 30 yaş arasında bir süresi var. Onun dışındakilerin bir manası yok. Zaten anne olan tedavülden kalkıyor. Ne kadar genç ise o kadar değerli… Yani ister suç dizilerimiz olsun ister genel dizilerimiz olsun, bir şekilde bir kimliğe sarılmayı öne çıkartıyor. Ben hiç dizilerimiz arasında mesleği öne çıkaran bir dizi henüz görmedim.

Bir zamanlar Sıcak Saatler isimli bir dizi vardı…

Evet. 1990’ların başında vardı ama o da devlet memuruydu. Devlet memuruna ahlak tanımlayan, o ahlakın nasıl olması gerektiğini tarif eden bir yapımdı. O hiç gerçek tarafını anlatmıyordu. Ne zaman ki Susurluk kazası oldu ondan sonra biz anladık ki, Sıcak Saatler’deki o şirin memurların hepsi yanlışmış… Ama dikkat edin; Susurluk bile mukadderane bir olay… Bir kaza… Biz o olayları bilerek, üzerine giderek öğrenmedik. Bir kaza ile ortaya çıktı. Yani kader… Bizde hep tesadüfen olmuş olaylarla anlaşılıyor bu tür olaylar. Baktığınız zaman dizilerde de böyle tesadüflerle gelişiyor. Yani tüm toplum olarak kendimizi tesadüflere bırakmış durumdayız. Sadece başımıza bir kaza geldiğinde düşünmeye başlıyoruz. Hatta siyaset bunu destekliyor; ‘’Önlem almak Tanrı’ya güvenmemektir’’ diyor. Yakında sigorta kurumunu da kaldıralım derlerse şaşırmamak lazım… İnanç üzerinden kimlik üretiyor. Ben bu durumu hem solda hem sağda sakat bir şekilde görüyorum. Bunun üzerine de en çok Ulus Baker gitmişti. Kimlik meselesi bizi kurtaracak bir şey değil… Bizi kurtaracak olan, haklar ve mesleki etikler… Dediğiniz gibi herkes kendi işi olmayan konuda konuşmayı bıraksa, Türkiye’de bayağı bir sessizlik olur. Örneğin, ben bir kültür sosyoloğuyum. Bana ‘avm’ler hakkında soru sorarsanız cevaplamam, çünkü mekan sosyoloğu değilim…  Bir diş ağrısı için beyin cerrahına gitmeyeceğiniz gibi sosyal bilimler için de geçerli olan budur. Ahlak değil etik önemlidir. Toplumda çeşit çeşit bireyleşme ve sosyolizasyon girişimleri var. Neyin peşinden koşuyoruz? diye düşündüğünüzde ise itibarın peşinden koştuğumuzu söyleyebilirim.

Ancak köklü bir temele dayanmayan itibar… Liyakat sahibi olup olmadığına bakılmaksızın…

Doğru… Mesela herkes ünlü bu ülkede… Ama neyin ünlüsü? İşini çok iyi yaptığı için ünlü değil… Yani bir iş yapma, beceri yok. Yani bizim hikayelerimizi rasyonel yapmamız gerekiyor. Dizilerimizde ve filmlerimizde bu rasyonalizasyonu maalesef görmüyorum. Bozulmamış bir formla, iyi bir dramla insanlara yaklaşmamız gerekiyor.

Bir de sözünü ettiğimiz manipülasyonun çoğu Kurtlar Vadisi, Kızılelma gibi dizilerle değil geriye kalan dizilerle yapılıyor. Bir sezonda 80 dizi oynuyorsa, Kurtlar Vadisi gibi diziler 10 tane… Geriye kalan melodram dediğimiz kadın dizileri aslında, bu bahsettiğimiz erkek dizilerinden daha etkili… Zaten nereye bakarsanız bakın erkeğin hikayesi anlatılıyor. Kutsal kitaplarda da, Romeo ile Juliet’te de… Ama asıl proje evin içinde işliyor. Melodramlara baktığınızda kadınların tek işlevi şu anda, ‘’Erkeğin servetini nasıl ele geçiririm? Zengin erkekten çocuğu nasıl doğururum? Diğer adayları nasıl elerim?’’ Kanuni dönemini çeksen de, günümüzdeki bir hikayeyi de çeksen bunu anlatıyorsun… Dolayısıyla buradaki asıl manipülasyon yine kadının tarifi… Kadına melodram içerisinde değişik değişik erkeklerin alanını ve mekanını, o dizi üzerinden ziyaret etme hakkı tanınıyor. Biraz da villada oturan adamı görelim ya da biraz da yalıda oturanını görelim… Tabii ki erkekler üzerinde de politik olarak bir operasyon dönüyor ama asıl döngü kadınlar tarafında… Ama en başından yani kutsal kitaplardan bu yana zaten anlatılarda erkek konuşuyor. Kadınlar ise Fransız Devrimi’nden bu yana konuşuyor. Çünkü melodram Fransız Devrimi ürünüdür. Fransız Devrimi yapıldı. Zaman çok dar… Drama ile insanlara soruları nasıl sorduracaksınız? Bu yüzden melodram zirvesini aslında Fransız Devrimi ile yaşıyor. Böylelikle bir şekilde hemen ahlak hikayesi anlatıyorsun. Öyle bir hikaye kurgusu oluşturuluyor ki hemen mesajları sunuyor. Soru sordurmuyor, direk konuşuyor.

2

Sizin Türkiye’de gerçekten beğenerek izlediğiniz dizi hangisi?

Ezel… Çok başarılı buluyorum. Monte Kristo Kontu’nun taklidiydi. Başka hikayelerden de alınmış anlatılar var. Ama çok başarılıydı.

Dizilerin toplumu olumsuz olarak manipüle ettiğini söyledik. İdeal biçimde toplumu olumlu anlamda besleyen, kamu yararı güden bir dizi var mı?

Bunun için bir kere melodram olmaması gerekiyor. Tüm iklim melodram olduğu için en az melodramı seçmem lazım. Behzat Ç. sorgulatan bir diziydi ama onun içinde de bazı melodram formlar vardı. Mesela çalan müzikler… Bir yapımda müzik ve diyalog azsa bir film ya da dizi o kadar iyidir. Bunu başarmış bir dizi pek hatırlamıyorum. Sinema, televizyon ya da dizi dediğimiz mecralar görsellik üzerine kuruludur. Görsel enformasyon vermesi lazım… Sanat bize bilgi verir. Burada da müzik ve konuşmayla değil görüntünün bilgi vermesi gerekiyor. O yüzden ikonoloji üzerine yaratılan bir dizi hatırlamıyorum. Behzat Ç. sorgulatan, ahlak vaat etmeyen, kahraman bireyselciliğine yatmayan, çok başarılı bir dizi ama bunu yapabildiğini söyleyemeyiz. Öte yandan kamu yararını düşündüğümüzde kamu spotçuluğunu da en çok çocuk dizileri yapıyor. Yani elini suya sabuna sürmeyen diziler de çocukların dünyasını anlatan diziler oluyor… Radikal biçimde tarif etmeye çalıştığımızda, işin ucu oraya kadar gidebilir. Çünkü halk ya da kamu dediğimiz şey, biraz mazoşist bir şeydir. Kendisine en çok yükleneni  tutar. Kamunun yararını kamu saptayamaz aslında… O yüzden ‘halk’ lafını ağzından en çok düşürmeyenler, halk düşmanı oluyor. Düşünün; kimsenin parası kalmamış, çok güçsüz… O zaman herkes faşizm ister zaten… Herkes güç ve otorite ister. Durumu orta sınıfsa, aşağı yukarı özgürse, o zaman güçlü bir faşizm ile işi olmayabilir. Kendini güçlü hissettiğinde büyük bir güçle özdeşleşmeyebilir.

Behzat Ç’nin ahlak vaat etmeyen ve sorgulatan bir karakter olduğunu söylediniz. Bir yandan kolaylıkla şiddete başvuran biri  öte yandan ‘kurban’ olanın hakkını savunan ve adalet arayan bir karakter… Bir başkasının isteklerini düşünen birinin faşist olmasını bekleyemezsiniz…

Aynen… Zaten iyi bir yapım zaten cevabı vermemeli… Düşündürmeli… İyi bir yapımda bize her açıdan mesaj verilir. Ancak buna kamu yararı denilirse çocuk dizileri akla geliyor…

Mesaj vermemesi, düşündürmesi, kamunun yararına değil mi?

Doğru… Nötr olması gerekiyor. Film ya da bir dizi mesaj vermemeli. Genellikle ‘’Bu filmin mesajı nedir?’’ diye sorulur. Bu çok tehlikelidir. Bir filmin mesajı varsa, o yapım film bile değildir.

Türkiye’de yapılan algı yönetimini dünya ile karşılaştırdığımızda, bu konuda acemi olduğumuzu söylersek, yanlış bir ifade olmaz sanırım?

Çok acemice… Amerikalılar da algı yönetimi yapıyorlar ama bu konuda çok mükemmeller… Melodram çekmiyorlar. Çok ikna edici… Mesela Prison Break Orada melodramatik bir ağ yok. Kaçmaya çalışıyor ve sistemi sonuna kadar sorguluyor.

Amerikan dizilerinde polisiyelerin öne çıktığı görülüyor. Türkiye’de çok fazla polisiye olduğu söylenemez. Siz suç dramasından bahsettiniz. Polisiye ile suç draması arasında ne fark vardır?

Suç dramasında polis ya da sıradan insan, tüm vakalara bakıyoruz. Seri katile de bakıyoruz. İşin içerisine polis hiç girmeyebilir. Askeri bir olay da olabilir. Genel olarak yasal ya da yasal olmayan suça bakıyoruz. Polisiyede ise yasal bir otorite işin içine giriyor. Bir şeyin yasallaşabilmesi, asker üzerinden olmaz. Devreye polisin girmesi lazım… Türkiye’de polisiyenin olmadığı söylenir ama bizde kriminal de yok. Ahmet Ümit de ondan çok yakınır. Korku filmi ve polisiye çekemediğimizi söyler. Bence bunun nedeni şu; kriminolojinin ya da polisiyenin yaygınlaşması, 1850’lerde İngiltere’de bilim adamları tarafından başlatılıyor. Şöyle ki, kimya ve kriminal okuyan insanlar, kendi ilgisi gereği, varolan bilgisiyle roman yazmaya başlıyor. O romanlar da sonradan filme veya diziye dönüşüyor. Bizde böyle bir tipoloji yok. Öyle bir karakter yaratıyorlar ki, müthiş bir kimya bilgisiyle akla gelmeyecek suçlar işliyor.

O zaman Amerikan dizilerinin bilgiden beslendiğini söyleyebiliyoruz?

Evet. Çok inanılmaz bir bilgi donanımı var. Dr. House ile bizdeki Doktorlar dizisine baktığımızda farkı anlıyoruz. Gerçek hayatımızda nasıl ki mesleki etiğe ihtiyacımız varsa Dr. House da bunu yapıyor ve meslek etiği üzerine kurulu bir form oluşturuluyor. Bizde ise melodram üzerinden ilerliyor.

O zaman, ‘Dr. House’u izleyerek doktor olmaya özenen bir genç ile ‘Doktorlar’ı izleyerek bu mesleğe özenen arasında da ciddi farklar olmalı?

Aynen… Bizde kariyer filmi ya da dizisi örneği göremiyorsunuz. Bizde kavuşulamayan bir aşk hikayesi anlatmak temel amaç… Meslek fon olarak kullanılıyor. Ama dediğim gibi bizdeki senaristler kariyer filmi ya da dizisini kıvıramaz. O donanıma sahip insan yok. Çok iyi bir mitolog olması lazım ki, korku yazabilsin… Sembolleri ve farklı dilleri çok iyi bilmesi lazım… Bizim böyle karma disiplinli elemanımız yok. Üniversitelerimizde bu şekilde bölümler bile yok. Çok yavaş ilerliyor. Kültürel çalışmalar açılalı 10 yıl oldu. Beni bir kitap yazdım ama Türkiye’de erkeklik üzerine çalışma da yok. Hep feminist çalışmalar var.

Feminist çalışmaların da kadın diliyle değil de, daha çok erkeksel tepkilerle ilerlediğini söyleyebiliriz…

Çok doğru… Kadın dili yaratılamıyor. Bunların arkasında ekonominin de etkisi var. Desteklenmiyor çünkü… Mesela kültürel çalışmalar üzerine uzmanlaşmak isteyen öğrenci burs bulamıyor.

Sonuç olarak toplumda artan şiddetin, ekonomik durum, eğitimsizlik ve medyanın yönlendirmesi ile çok boyutlu incelenmesi gerektiği ortaya çıkıyor?

Aynen öyle… Toparlamamız gerekirse, hayatı film gibi yaşıyoruz…

Filmler gerçek, hayat yalan?

Aynen öyle oluyor… Filmlerden çıkamıyoruz. İnsanlar, haber bültenini yalan zannediyorlar. Ama dizidekini gerçek sanıyor. Tabii bu komplo iklimi çok büyük bir iklim… Sadece medyanın bizi şekillendirmesi ile ilişkili değil… 2000’lerin başında 11 Eylül olaylarından sonra, bizde de komploculuk çok patladı.

Dindar nesil hedefi bu durumu nasıl etkiliyor?

Din, insanların aklına kontrol edemeyeceğiniz fikirler koyuyor. Gerçi kontrol etmek tehlikeli bir laf… Zaten ondan yakınıyoruz ama burada bahsettiğimiz şey daha farklı… İnsanın aklına öyle bir şey sokuyor ki, o ne sosyalizasyona yarıyor ne kadın erkek ilişkilerinin normalleşmesine yarıyor ne de iyi bir senarist çıkıyor oradan… Ama bunları, onlara da anlatamıyorsun… Çünkü hayatı bir kere film olarak yaşadığında zaten her şeyi bildiği(!) için ne kadar akli bir şeyi kanıtlamaya da çalışsanız, sizi dekor olarak görüyor. Nitelikli bir kukla olarak nitelendiriyor. Size cansız olarak bakıyor.

Bu durumla nasıl baş edilir?

Ayrımcılığı yok eden eğitim ile… 20 yıl eğitin, içinde ayrımcılık varsa hiçbir işe yaramaz… Ama 5 yıl içinde ayrımcılık olmayan bir eğitim verin, çok işe yarar. Öyle bir çağa geldik ki, insanlar kendi kendini eğitiyorlar zaten… İnternet var. O yüzden dikkat etmemiz gereken kelime eğitim değil, ayrımcılık… Bu bir kere yaşandığında, insanları istediğiniz kadar eğitin, hiçbir çıkar yok. Bunu söylediğiniz zaman ise, ‘’’Kürtçülük mü yapıyorsun?’’ sorusuyla karşılaşıyorsunuz. Halbuki bu soruda da kimlikçilik var. Kimlikçilikten kurtulmanın yolu ise eşit haklar vermek. Her zaman kavramların bizi dönüştüreceğinden yanayım. O yüzden ‘kimlik’ lafını atıp, yerine ‘hak’ lafını, ‘ahlak’ lafını atıp yerine ‘etik’ lafını koymalıyız. Belki de ‘ayrımcılık’ değil, ‘ayrımsızlık’ dememiz gerekiyor. Mesela şu anda karma eğitimi ayıracaklar. Kadın-erkek ayrılıyor. Buradan nasıl bir gelecek bekliyorsunuz? Öte yandan ‘oryantalizm’ diye de bir sorun var. Ayrımcılığın önemli bir kolu… Robert Kolej’den çıkan birine hiçbir şey anlatamıyorsunuz. Zaten Doğu’dan medeniyet çıkamayacağını düşünüyor. Baktığınızda bu da eğitim… Hatta ayrımcılık, eğitimden bile önce masal ve çizgi filmlerle başlıyor. Çocuklar, prenses ve hizmetçilerinin masalları ile büyüdükten sonra istediğiniz kadar ülkede aristokrasi olmasın… O çocuklar büyüyünce hizmetçi mi olmak ister prenses mi?

Herkesin kendini kral olarak gördüğü, vezir yetiştirilemeyen bir ülke ortaya çıkıyor…

Aynen öyle… İnsanlarımız mesleki olarak bir şey olamayınca kimlik üzerinden ayrımcılığın bir kutbuna tutuluyor. Eğitim ile başlayan bu süreci medya besliyor. O kutba tutulduğunda da işimiz bitiyor. Adını ister erkekçilik koyun, ister feminizm, isterseniz de kadın şiddeti…

1 Yorum Volkan Yücel: ‘’Filmler gerçek, hayat yalan!’’

  1. Çok başarılı bir söyleşi! Dopdolu bir içerik, akıllıca sorulmuş sorular ve son derece bilgi dolu cevaplar. Ders niteliğinde bir çalışma. Mutlaka okunması gereken bir yazı! Kutluyorum sevgili Dilek!

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*