Ver Odunu / Nalan Katı

İnsanları, tüketenler ve tükenmeye yüz tutmuşlar olarak tanımlayalım. Ana kaynak sevgiden oluşturulan zincir üzerinden gidelim. Evrensel düşünelim. Ortak istekleri, ortak haklarla birleştirelim. Kutsal değerlerle, erdemleri ve meziyetleri de dahil edelim. Bunların dışında kalanlara ekstralar diyelim. Özel durumları, kişisel ayrıcalıklarla birleştirip, istisnaları dahil edelim ekstralara. Aşırılığı cepte tutalım.

Sahip olunanları korumak, gereken özen ve itinayı göstermek, diri tutmak, aşırılığa kaçmadığı sürece ekstralar da dahil, tartışmasız gerekli ve önemli, anlamlı, değerlidir. Temelinde sevgi yatar. Ana kaynak sevgi kabul görür. Sahip olduklarımızı sevdiğimiz için koruma içgüdüsüne sahibiz. İstediğimiz için gereken ilgi ve alakayı gösteririz. Mutlu olduğumuz için canlı tutarız. Paylaşmak istemeyişimizden, ekstradan severiz. Ana kaynak sevginin aşırıya kaçmasıyla meydana gelecek olan sonucun, tüm davranışları değiştirdiğini de cebe attık. Hak ediş, onur ve gurur kaynağı olmayı, verilen emekten alır. Koruma abartılıp aşırılığa gidilirse sahiplenmeye dönüşür, cepte? Temiz?

 Şimdi, sahip olduklarıyla övünen insanların tek bildiği sevgi, övünmeyi sevmeleridir. Bu sevginin altında takdir edilme isteği yatar. Besin kaynaklarıdır. Eğilimlerine ve potansiyellerine göre kişisel donanımlarını neredeyse eksiksiz tamamlarlar. Donanım onlar için kişisel gelişim demektir. Alınan diplomalar, sertifikalar, belgeler, hobiler toplumun saygınlığını kazanmak ve takdir edilmek içindir. Bu aşamadan sonra, yani donanım tamamlandıktan sonra, kimsenin sahip olmadığı nadir bulunan parçaların peşine düşmek, onlar için kaçırılmayacak bir maceradır. Antika merakı, koleksiyon tutkusu, tehlikeli aktiviteler boş zamanları değerlendirme başlığında, arayışlarındaki tesellileridir. Bulduktan sonra sahip olmak için verdikleri çaba, onların en büyük sınavıdır. Sahip olana dek uzak kalınan sevgilileri övünmeye olan bağları, ahde vefalarıdır. Hasret kalmaları uğruna gösterilen sabırdır. Sahip olduğunda kazanmaktır, başarmaktır, sınavı geçmektir, hasret kalınan sevgiye duyulan aşktır, kavuşmaktır. Övünmeyi seve seve şımarmıştırlar, şımarıktırlar. Sahip olmak için verdikleri çabayı, gösterdikleri sabrı unutuverirler. Gösterdikleri sabra, verdikleri o çetin mücadeleye yükledikleri anlamı da unuturlar. Kaçırılmayacak bir macera olduğunu, sınavım dediklerini hatırlamazlar. Onca verilen o çetin mücadele, gösterilen sabrın ve ahde vefanın, unutulmuş anlamlarının yarattığı boşlukla, kalplerini kocaman bir hasretlik kaplar. Bu hasretlik, övünmeyi sevmelerine duyulan, övünememekten doğan hasretlikle aynıdır. Boşluğa dayanamayan kalpleri, yeni anlamlar üreterek tatmin bulur. Artık hak etmişlerdir. Gösterdikleri sabır, vazgeçmeden verdikleri mücadele takdire şayandır. Ve asıl unuttukları, hala akıllarına gelmeyen ise, o mücadelenin, kimsenin sahip olamadığı parçanın nadir bulunduğudur. Oysaki o hak ediş, parçanın nadir bulunurluğundan gelmekteydi. Sahip olmak için uğruna verilen onca çetin mücadele, gösterilen sabır, ne kadar nadir bulunan bir parça olduğunu bilmekten doğmuştu. Karşısına çıkmanın büyük bir şans, Tanrı’nın bir lütfu olduğuna duyulan inançla sınav denmiş, anlamı ve değeri fark edilmişti.

Hak ettiği değeri göremediği yetmezmiş gibi, değersiz, basit, adi bir parça yerine konmasına dayanamayıp kırılan, çatlayan, o nadir bulunan parça, can havliyle arkasına bile bakmadan uzaklaşırken, asıl unutulan paraşüt misali süzülerek akıllarına gelir. Parçanın nadir bulunur olduğu, bir anda şimşek gibi beyinlerinde çakarken, kaybetmenin, tartışmasız aptallık olduğu gerçeği ile yüzleşirler. Kısa süreli bu aydınlanmanın hemen akabinde, o aptalın kendileri olduğu gerçeğinin duyulmasından duydukları korkuyla paniklerler. Her şeyin farkında oluşuyla, nesli tükenmeye yüz tutmuş, çelişkisiz nadir bulunan parçaya en büyük ayıbı yapmış oluşunu kabullenmeyi göze alamaz. Duyulma riskini alamayışından gelişen korkuyla paniklemenin etkisiyle kendini güvende hissedemez. Ve kimseye, en başta da, bu duruma düşmesine neden olarak görmeye başladığı o nadir parçaya güvenemez. Hem güvenemez, hem kaybetmek istemez.

Güvenmesi aptallık, kaybetmesi de aptallıktır. Kendini, iki arada bir derede hissetmesi sinir sistemini tahrip edip, güvensizliğini körükler.  Unuttuklarının yerine doldurdukları ile, unutulanların hatırlanmasıyla karışan akılları, paniklemiş halde yaşadıkları duygu karmaşasıyla harmanlanınca, son çare olarak amaca odaklanayım derken, rolden role atlayışlarındaki hızla, saçmalamaya başlayıp kendilerini deşifre ediyorlar.  Kah, aptal durumuna düşürülüp onurlarının kırılmaması için kendilerini korumak zorunda olan zavallı, mazlum oluyorlar; kah, nadir bulunmak öte dursun, bulunmaz Hint kumaşı oluyorlar. Bir bakmışsın, şahken, şahbaz oluveriyorlar. Kendine kondurup, kabullenemediği aptallığı, nadir bulunan parçaya yüklemeye çalışmalarıyla tescilledikleri aptallıklarıyla yetinmeyip, ahde vefa başlığında gösterdikleri ısrarla, inatlaşmalarıyla, kendi kendilerini deşifre edecek kadar aptal olduklarına inandırıyorlar.

Beslediği umut, gördüğü, bulabildiği tek kurtuluş, tek çıkış yolu, nadir parçaya yanlış yapmadığına, hatta hak ettiğinden bile daha fazla değer verdiğine inandırmasıdır. Bu kocaman yalan ancak tüm riskleri ortadan kaldırdığı gibi, nadir parçayı da elde tutmak demektir. Tek gereken, nadir parçayı ikna etmek, inandırmaktır. İnatla ısrar bu yüzdendir. Ahde vefa adı altında gizlenen çaresizliktir. Yanlışı kapatmaya çalışılan yanlışlar, büyük resmi tamamlayan parçalardır.

Tüm bunlardan sorumlu olduğuna inanması beklenen, umut bağlanan nadir bulunan parça, bütün masumiyetiyle kırılmış, yıpranmış, keder içinde parçalanmamak için çok çetin bir mücadele vermektedir. Izdıraplar içerisinde, tamamlanan büyük resmin karşısındadır. Üzüntüsünün derinliği, kırılan parçalarındaki çatlakların arasından gelmektedir. Sızısı yüreğini yakarken, iliğini kurutup kemiklerini eritmektedir. Mum gibi erirken ışığıyla büyük resmi izlemektedir. Tükenmekte olan neslini düşünüp üzüntüsüne çare aramaktadır. Kah karlı dağlar, kah çöldeki bedevi olur. Nadir bulunuşunu kabullenmesi için bulunan anlam aklına gelir. Tanrı’nın lütfudur der ve ardından, görebildiğine şükreder. Sarsılmıştır. Çatlamadan önceki sarsıntının artçı şokları devam etmektedir. Tükenmekte olan neslinin atalarına duyduğu özlem tutuşmuş, hasretliğe dönüşmüştür. Ölüm gününü veda değil, kavuşma, hasretliğin sona erişi, özlemin bitişi, üzüntü ve kederin yok oluşu, kimsenin değer biçmeyeceği, hak ettiğini bulacağı gün görmektedir. Sevinçle ve selamla karşılanmaktır isteği. Atasını yok saymamış, laf getirmemek için sınavım diyerek, çok çetin bir yolda, büyük mücadeleler vermiştir. Bunca emeği yok saymak aptallıktır. Aslına ters düşmek ihanettir. Hak etmek için layık olmak gerek der ve nadir de bulunsa bir parça olduğuyla kalakalır. Öylece, sabırla bekler. Tıpkı diğer bekleyenler gibi. Beklerken hayallere dalar, gider…

Farz-ı misal:

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.