Vardiya/ Hüseyin Opruklu

reklam
01 Şubat 2020 0

Kasabanın girişindeki toprak damlı ilk evin pencere önünde yetmiş yaşlarında bir kadın, dalgın gözlerle sokağı seyrediyordu.  Bir elini topuk taşı gibi yanağına destek yapmış adam ise ne yapacağını bilmez halde yanında oturmuş bekliyordu. Çerçeveleri çürümüş tahta pencereden sızan soğuk havadan buz gibi olmuş yüzünü usulca döndürüp  “Günlerden neydi bugün?” dedi kadın. Sükûnet dolu bir bakışla “Cumartesi!” dedi adam. “Ya öyle mi?” der gibi bakıp uzunca sustu kadın. Galiba hatırlamak istemiyordu. İki insanın soğumaya yüz tutmuş sıcaklığı vardı aralarında. “Öyle yaa!”  dedi “Cumartesi bugün.” 

Yer yer damarları çıkmış buruşuk elinden destek alarak oturduğu sedirden ağır ağır doğruldu kadın. Buğuyla kaplanmış camekânı eliyle silip, o sırada yoldan geçen komşuyla başını hafifçe sallayarak selamlaştı. Sonra aniden bir şey hatırlamış gibi “Hadi,” dedi “parka götür beni!” Şaşırmış bir tavırla sessizce bekliyordu adam. Az konuşan karı koca gibiydiler. Cebinden çıkardığı tütün tabakasından bir tutam tütünü alıp nasırlaşmış parmağıyla ince kâğıda yerleştirdi. Islak diliyle kâğıdı yalayıp iki yakasını birleştirdi. Tam yakacaktı ki vazgeçti sonra. ”Nerden çıktı bu?“ diye içinden söylenirken kadın tahta dolapta asılı hırkasını çoktan çıkarmış, üzerine giymekle meşguldü. Ne zaman sonra sessizliği bozan adam oldu. “Tamam,” dedi “hadi gidelim Zarife.“ Birazda istemeyerek dedi bunu. Kaç yıl olmuştu gitmeyeli hatırlamıyordu. Sırası değildi parkın ama hayır da diyemezdi. Eskiden olsa derdi elbet. Şimdi ise… 

Kasabanın uzak köşesinde ayaklarını huzurla önündeki barajın sularına uzatmış parka fırtınaya tutulmuş tekne gibi sallana sallana vardılar. Yaşlı akasya ağaçların gölgelediği ahşap banka karşılıklı oturur oturmaz, elindeki çay bardakları dizilmiş tepsiyi havada takla attırarak dolaşan genç garson yanlarına geldi. İki çay istediler. Hızla bırakıp diğer masalara seğirtti kıvrak garson. İki şeker atıp şıkır şıkır karıştırdı bardağı adam. Mühürlenmiş dudakları kilidi kaybolmuş dolap gibi içindekini saklıyor, sakladıkça ikisi de kendi yalnızlığına gömülüyordu. Taze sarılmış sigarayı ağzının kenarına iliştirip yakınca kaybolmuş keyif kırıntısına biraz olsun kavuşur gibi oldu adam. Garsonun masaların arasında dolaşırken ikide bir “çaylarrr!” diye bağırması çay bahçesini dolduran neşeli kalabalığın uğultusunda kaybolup gidiyordu. Tıpkı kadının parkın altındaki tuhaf bir kimsesizlikle bekleyen cansız emanetlerin adını taşıyan yazıtlı taşlarda kaybolması gibi. Kadının dalıp gittiğini görünce başıyla kadına doğru hamle yapıp bir şey diyecek oldu adam. Vazgeçti sonra. Oğlunun canı sıkıldığı anlarda buraya gelişi canlandı gözünde.  “Nefes alıyorum ana orada ben.” demişti. Hatırladı. İncecik bir yaş indi yanağından. Beyaz yazmasının ucuyla sildi. Ellerini kenetleyip dizine koydu. 

Üç gün evvel en yakın arkadaşı Salih ”Kızımın doğum günü var, yap bir kıyak!”  diyerek kendisinin yerine vardiyaya gitmesini rica etmişti. İsa’da ricasını kıramayıp “Lafı mı olur oğlum!” deyip kabul etmişti. Evden çıkarken vardiyaya kalacağını anasına söyleyince “Gitme oğlum!” dese de söz dinletememiş, “Söz verdim şimdi nasıl dönerim sözümden?” diyerek, rüzgârlı bir akşamın karanlığında evden çıkmış, ertesi gün de dönmemişti. Arkadaştan arkadaşa vefa yolunu yürüyecekti aklınca. İnandırıcı bir mazereti yoktu, olsa da söyleyemezdi. Oysa hayatının en büyük hatasına evet dediğini nerden bilebilirdi?  

Lacivert tulumunu gri demir dolaptan alıp aceleyle giyindi. Dışarısı gibi tünelin içi de buz kesiyordu. Nemli, çamursu bir sonbahar günü düdüğünü acı acı öttürerek büyük bir gürültüyle hareketle etti boş vagon. İlerledikçe nemli kara tozdan üstü yapış yapış olmuştu. Ne zaman sonra ulaşınca tünelin sonuna, vagondan inip kör alışkanlıkla asıldı kazmaya. Sapladı kömür yığınını böğrüne. ”Tak tak tak.” Sırtından sızan soğuk terlere aldırmadan vurdukça vurdu. Alevler tünelin içinde dans ederken, kara mücevherle dolan vagonların yerine hızla yenileri geldi. Nerdeyse bir saati kalmıştı. Bir an önce bitsin istiyordu. Hep böyle olurdu. Sonra tabii ne olduysa her şey iki saniye içinde oldu. Yerin siyah karnı açıldı, içinden ne varsa yutmaya hazır bir ejderha… Avazı çıktığı kadar bağırmak istiyor ama sesi çıkmıyordu. Sakız gibi uzadıkça uzadı zaman. Nemli karanlıkta tek hatırladığı gözünün önüne gelen anasının şefkatli yüzüydü.  

“Hatırlıyor musun?” dedi adam “yine bir cumartesiydi…” Hatırlamak istemiyordu kadın. Hatırlasa iç acıyacak, küllenmiş acıları tekrar alevlenecek ”İsa’m yüzme de bilmezdi, suyun içinde ne yaptı?” deyip böğrünü dövecekti.  Sonra “Suyu çabuk boşaltın” diye toprağı elleriyle kazacak, feryadı madenin sonsuz karanlık dehlizlerinde ilerleyecek ama İsa’sına ulaşamayacaktı.

Yarasının üzerine çökmüş sisi biraz olsun kaldırırım umuduyla yumuşak bir kumaşa dokunur gibi kadının elini tutup, elini elinin üstüne koydu adam. Buz gibiydi eli. “Hadi gidelim artık Zarife!” dedi “geç oldu.” Sonbahar yaprağı gibi sararmış yüzünü çevirip hafifçe titreyen bir sesle “Nereye?” dedi kadın. Bunu söylerken akasya ağacının masaya doğru sarkmış dalları yüzünde titrek gölgeler oluşturuyordu. Ne zaman sonra ağır ağır doğrulup adamın elini tutu. Başını yaklaştırıp fısıltıyla  “İsa’m geldin mi?” dedi. Ele ele tutuşup kalktılar.

BENZER KONULAR
YORUM YAZ

YAZARLAR
Hüseyin Opruklu
Bilgi yok.