Unutmak Mümkün / Erinç Büyükaşık

Kredi kartları ekstreleri arasında gözlerim gezindi ilkin. Faturaları masanın köşesine koymuştum çoktan. Hayli ilenmiş ve ürkmüştüm bunu yaparken.  Yok ulan ayağını yorganına göre uzatmayı öğrenmeli insan. Boğulduğumu hissettim iyice. Televizyonun sesi açık.  Evdeki tekliğimi unuttursun diye açık unutuyordum televizyonu çoğunlukla. Kirayı hesabımdan çekmişlerdir bugün muhakkak. Elde avuçta bir şey kalmıyor işte.

Ayşen aradı yine. Öküz açsana telefonu. Uzun uzun çaldı durdu telefon. Örümceklerden korkuyordu. Evde ağlarını örmüş zavallıcığı görünce nasıl da bağırıp çağırdı. Kıyamamıştım öldürmeye de hayvanı, karıncayı incitmez halimle alay etmişti o sırada. Ormanda çadırda kalsak akrebin, envaiçeşit böceğin musallat olacağından şikayet edip durdu o gün. Tatil yapacaksan ev konforunda  olmalı. Benim evin rahatsız ve darmadağınık olduğunu da ekledi ya. Duman altı oldu yine oda. Bırakmalı da bu meredi. Cılız bir müzik sesi yükseldi televizyondan. Tanıdık bir şarkı. Unuttuğum bir ezgi muhakkak. Zihnimi şarkıyla  meşgul etmek istemedim o an. Rakamlar arasında boğulmayı yeğledim odanın içinde. Kocaman sıfırlar, havuz boşalırken havuzun suyla dolması gerekmez miydi? Hep öyle öğretmişlerdi. Maaşından gidenlerin yerine gelen beş kuruş yok işte. Açlığa talim bu ay da desene. Gitmeyi düşünüyorum işte, Ayşen bu kararı yargılasa da nefes alamıyorsan başka bir rota bulmalı insan. Kahvenin suyu kaynamıştır çoktan. Şarkıyı unutmayı yeğlediğim bir nice şey gibi unutmak istedim muhakkak. Unutmak istediğim bir nice tanış gibi, görmedikçe zihnimden sildiğim bir nicesi gibi. Zihnim kocaman bir maviye uyanmak istedi bir anda, tanımsız bir derinliğe uyanmak mümkün muhakkak.

Unutmak mümkün. Ötelemek, zihni dondurmak. İnsanoğlu zaten meyilli buna. Hele de ben bir süredir zaten kendimi ruhça bir kaçak gibi hisseder oldum.  Burada, göğün laciverde çaldığı saatlerde denizin hırçınlığına gözlerim takılırken hatırlamak ve unutmak arasında gelgitler yaşıyorum. Televizyonda bağırıp çağıran politikacılar, ki evdeyken kapatmıştım televizyonu, yüzlerce kilometre uzaktaydım hatta, kampa gelen gezginler, onların yol öyküleri, Marcus, Kapadokya üzerinden Karadeniz’e geçecekmiş, ardından Gürcistan. Tüm yolculuğu kız arkadaşıyla otostop çekerek yapmayı planlıyorlar. İranlı çift üç gündür gönüllü çalışıyor burada, onlar da Afrika’ya gidip bisikletle beş altı ülkeyi gezeceklermiş. Bu sahil, bu kamp bir bekleme noktası sanki, bir iki hafta nefes almak, dinlenmek için her birinin beklediği bir sığınak. Ben de unutmaya çalışıyorum. İş yerinden aradılar yine, kafa iznimi uzatmak istiyorum dedikçe üç gün içinde dönmezsem patronun nihai kararının işten atmak olduğunu söyledi Ayşen.  Kızcağıza siktiri çekmek olmazdı ama o mealde bir iki laf etmiştim herhalde müdüre aktarması için. İçimde korku türemedi, şaşkınım bu cesaretime.  Gelirsem haber veririm diyebildim sadece konuşmanın sonunda, kafa izni işte, ne gövdem ne zihnim müsait o hengameye dönmeye.

Telefonu  tamamen kapatamadığıma kızıyorum, şarj etme derdiyle kampta priz peşinde koşmak zoruında kalıyorum bir iki gündür. Kapat işte şunu. Bulamayan bulamasın seni.  Çadırımda mutluyum ve hatta dinginim hayli hayli, uzun süredir karşıma çıkmayan bir dinginlik. Elimde fener kampa doğru her yol alışımda ağaçlardan ağustos böceklerinin sesleri yükseliyor, birkaç baykuş da eşlik ediyor onlara. Karanlığın içinde yol almak, sivrilerin tüm vücudumu delik deşik etmesi, sessizlik ve çadırımın diğer çadırlardan uzakta oluşundan doğan ıssızlık hissi. Tüm bunlar  benim işte. Beni dağıtan, zihnimi yoran iki saatlik iş ve ev arası servis yolculuklarından da uzağım, yayan varıyorum çadırıma işte, sabahları da tuvalet temizlemek hiç de erindiğim bir şey değilmiş.  Beş yıldızlı otelde bu yıl kalmayalım da çadır tatili yapalım diyen tatilciler dışında karşıma gezginler çıktıkça belki de keşfetmediğim kendimi onlar sayesinde bulacağımı anlıyorum. Sivriler de atmak gereken artıklarımı çekiyor iğneleriyle. Hiç de rahatına düşkün bir küçük burjuva değilmişim, en azından artık hiç değilim. Bunu iyice anlıyorum. Televizyonu kapatmıştım değil mi evden çıkarken, tası tarağı toplarcasına çıkmıştım sanki evden, en son bas bas bağırıyordu tok sesli, öfkeli politikacı. Ey ötekiler, milli ve manevi ve bilcümle “i” ekiyle donanmış hamasetimizin ürettiği düşmanlar… Ne güzel şey farkındalık halinin farkına varmak.

Akşamları gökyüzünün yıldızlarla çepeçevre olduğunu gördükçe astronomiye de merak saldım yarım yamalak. Neredeydi Büyükayı, ha işte Venüs, oradaki Mars. Zihin hiç de hızlı çalışmıyor, ağır akıyor her şey. Ay ışığı yıldızların görkemine engel oluyor, ay batsın o halde. Murat yanımda. Can dost dediğin kaçtığın yerde de bulur seni. Demek gönüllü çalışıyorsun, peki sabah temizlik yaparken ben de kıçımı yaya yaya yatarım çadırımda. Sabah kahvaltıya kalkarım kesinlikle. Ne muzır çocuk Murat, her gece daha geç yatar oldum onunla sahildeyken, bir de uyanması var sabahın köründe. Şeytan tüyü var besbelli, ben de takılıyorum peşine.  Cep telefonundan çalan müziğe kapılıyor kulağımız ve salkım saçak yıldızlara. Her sene dinlediğimiz şarkılar sanki ilk defa dinliyormuşçasına  alıp götürüyor  ikimizi.  Ben şaraba dadandım, o birayla idare ediyor sahilde. Şu siyah tazı dün peşimize takıldı yine. Taş atmaca oyunu oynuyoruz her karşılaştığımızda çevik hayvanla. Güdülemişler bunu koşmaya diyor  Murat.

Sahi televizyonu kapattım mı evden çıkmadan. Arada bir zihnimi meşgul ediyor bu soru. Evde ses olsun diye açmıştım aptal kutusunu. Zihnimi dağıtan bir ses, seste anlam arama niyetim de yoktu aslında. Odada bir yandan müzik çalıyordu hatta. Kendimi kandırıyorum işte, sahiden yalnızım evin içinde. Telefonun çalmasını beklediğim bir iki günü ardımda bırakmıştım. Murat’a yine oradayım ama bu sefer çalışacağım her gün bir iki saat ve böylece televizyonu kapatır, kıçımı kaldırır uzak bir yerlere gitmiş olurum. Ev konforundan çıkınca  çadır ve orman birleşimi bir kaçış öyküm olur benim de.

Tuvalete gitmek için bile ormanın içinden geçiyorum, demek ki kıç denen uzuv da kalkıyormuş yerinden. Kampçılığın doğasında var demeye başladığım alkole meyil hali yok bu sene. Sanki ayık olmalıyım bir şeyleri doğru görebilmek için bu sefer. Arada şarap sadece, o da haftada iki gece. Para mı dayanır her gün içmeye zaten. Sedirlere yayılıp ölüm tembelliğine de alışamadım. Uzat arada bir bacakları, hımbıllığın, hiçbir şey düşünmeden yayılıp uzanmanın keyfini çıkar. Yok, kendime yakıştıramıyorum yine. Aklımca keşfeedceğim ormanı, daha dün çadırın üstündeki tepeye çıkmak için kozalakların, çamların arasında zorlu bir yolculuk yaptım. Denizin bembeyaz köpükleri ilişti gözüme tepeden bakınca, kayalıklar boyunca uzanan çam ağaçları ve mavi, deli bir mavi…

Reklam  başlamıştı haberlerin ardından. Bitmeyen reklamlar. Sesini kıstım televizyonun. Murat telefonda, birkaç gün sonra ben de gelirim yanına. Özlemişim oraları. İstanbul’da sıcak kavurucu, evden de çıktığın yok zaten. İşyerindekiler performansımın düştüğünü söylüyor, ruh gibi geziniyormuşum ofiste. Kullansın yıllık iznini o halde. Her bir boku da bilir müdür hazretleri. Verimsiz personelin kulağını bükelim biraz. Sabah kamptaki tuvaletleri silerken ofiste olmaktan daha huzurlu geldi milletin ayak işleri dediği işler. Tuvaletleri temizle, bezle sil masaları, gereksiz dosyalar, körleştiren bilgisayar ekranı, hesap kitap işleri yok.

İş bitince, on iki gibi sahile indiğimde Murat güneşleniyordu. Gölgeye kaçayım dedim ona. Yanı başımda oturan çift hesap kitap işleri, ofis ortamı, maaş zamlarından söz ediyor habire. Onların da müdürü hayırsızın biri besbelli. Kızcağıza da ters bir şey demedim umarım, müdüre  kızgınlığımdan. Ayşen iyi kızdır, esmer güzeli, aydınlık yüzlü… Tek suçu herifin sekreteri olmak gözümde. Elçiye zeval olmaz niyetiyle aradı beni bugün de. Kafa izni mi, sıçtırmasın kafasına, üç gün içinde dönsün. Eski personel demem kapının önünü göstermeyi bilirim ona. Kızcağızın ifadeleri, yumuşatılmış hali bizim müdürün dediklerinin besbelli. Herifin ağzının bozuk olduğunu bilirim. İşe muhtaç oluşumu koz olarak kullanıyor besbelli. Be Murat kredi kartı borcun veya uçan kuş cinsinden her bankaya borçların olmasa durur muydun o ofiste. Göt korkusu işte. İş bulmak da zor bu yaştan sonra, hele sepetlemişlerse seni.  Tazminat alırsan şanslısın. Kovulmamalı, onurluca istifa etmeli demek ki.

Murat, Fransız gönüllü çiftin her şeyi bırakıp Çin’e otostopla gitme niyetine belli ki imreniyor içten içe,  yarım ağız içerliyor bu uzun yolculuğa. Bırakamamak, gidememek veya terk edememek koyuyor ona da benim gibi. Ev kira zaten, bırakıp gidersin,  evdeki eşyaların da kıymeti yok dersin de hangi parayla yola devam edeceksin. Birikim mirikim hak getire.  Avrupalılar gibi değiliz ağbi, onlar rahat diye geçiştiriyor. İçmeye devam ediyoruz bu gece de. Biz hep kaçmak isteyip olduğumuz yere kök salan bir halkız azizim.  Kaçsak kendimizden kaçamayız, sudan çıkmış balığa döneriz başka memleketlerde. Kök salmak değil de götünü yayanlardanız bu sahildeki gibi diye dalga geçiyorum Murat’la. Haklı aslında, sevmediğimiz hayatları sürdürmeye mahkumcasına kök salıyoruz sahiden.  Şerefe o halde. Biz kök salanlara.  Kampta gönüllülerden biri yoga derslerine başlamış, katılsak mı? Kalacağın bir iki gün zaten, güneşe selam verir, “Namaste” deyip içselliğini keşfedersin. Ommmmm diyerek de bitirirsin  arınmanı hatta.

Onunla alay ettiğimi fark edip “Geç dalganı” diyerek birasından bir yudum daha alıyor. Tazı cinsi köpek yine oyuna davet niyetiyle dikiliyor yanımızda. Lacivert gök ve salkım saçak yıldızlar altında attığımız taşların peşinde koşuyor deli hayvan. Miço, diye sesleniyor sahildekilerden biri. Koşarak uzaklaşıyor yanımızdan. Her gün sahilde taş yakalayıp getiren, sulara dalıp çıkan, ıslak ıslak kumlarda oynayan dostumuz uzaklaşıyor bizden. Buranın köpekleri kadar bile özgür değiliz be Murat, sanırım bizim de coğrafi kaderimiz bu. İbni Haldun göndermeli lafımı gülümseyerek dinliyor. Biraz çakırkeyif sanırım o da. Dalgalar daha da coşkulu ve delirmiş şu an. Ay battıkça yıldızlar belirginleşiyor. Kumsal boyunca oturan insanların telefonlarından müzikler ulaşıyor kulağımıza, gülüşmeler, doğa kendimizle yüzleştiriyor bizi. Bakma bizden başka insanlar olduğuna çevremizde, o kadar benziyoruz ki birbirimize. Hepimizde aynı çıplaklık arzusu, ruhumuzun çıplaklığı. Böyle cafcaflı lafları beklemezken Murat’tan söylediklerine katıldığımı hissettiriyorum başımla  onu onaylayarak. Denizden gelen esinti ürpertiyor bir an beni. Sen de döneceksin Hakan, buralarda gönüllü çalışıp yemek, sigara ve yatacak çadırımı karşılasalar yıl boyu diye geçiriyorum zihnimden. Yok, o hengameden uzak kalacak değilim, bir şekilde illetli bir hastalık gibi dönerim inime, İstanbul’a evime besbelli.

Alkol zihnimde oyunlar oynuyor sanki, gövdemin tümüyle uyuştuğunu, altımdaki kumla bütünleştiğimi hissediyorum o an. Bizim tazı yine damladı yanıbaşımızda, at bakalım taşı, koşturalım onu kumsal boyunca. Karnımdan kasıklarıma akan bir huzur hissinin akışına tanığım gecenin ortasında. İki – üç gün içinde dönmek eve, ofise. Orada ben yokum Hakan, orada bir hiçim. Aslında hepimizin koca evrende olmadığı kadar bir hiç. Burada, yıldızların altında bir nokta kadar olmanın hazzı, doyumu aklımı çeliyor kaç gündür. Ben bir noktayım, upuzun ve delice akan maviliğin ardınca gelen diğer noktaların yanında. Hiç olmadığım binaların, bir nice duvarın yanında kumsal boyunca, ormanın ortasındaki noktalığım bir tanrısal hediye sanki.

Miço bizi izliyor yol boyunca. Denizden gelen esintiyle ürperiyorum, tatlı bir üşüme bu. Hakan ne derim biliyor musun? Şaşkınlıkla bakıyor bana, savruk, tekleyen sözcüklerle merakını dile getiriyor. Sabahlayalım, gün doğumunu burada karşılamaya değmez mi? Güneşin devliğini birer nokta olarak seyre dalalım.

Zihnim benimle oynuyor sanki. Teknedeyiz. Bir balıkçı teknesi. Kampın ortaklarından Recep balığa çıkmayı önerdi bir gece öncesinden. Kahvaltıdan sonra beş kişi ormanın içinden inip tekneye doğru yol alıyoruz. Sıcaktan ter boşandı vücudumdan gün boyu. Ayşen ve Murat da yanımda. Tekne Cennet Koyu’nu geçip Korsan Koyu’na yaklaştığında maviliğin devleştiğini, kızılçamlarla kaplı dağların arasında medeniyet diye sunulan her tür konfordan uzak, dinginlik denilen bir sonsuzluğa yakın bir yerlerde yitip gittiğimizi hissediyorum. Balık tutuyor Maro. İtalya’dan kaçıp geldi o da. Hikayesini yarım yamalak biliyorum, Roma’dan, beyaz yakalı olmanın boğucu ikliminden kaçıp yollara düşmüş. Yerleşikleşmek en büyük korkusu. Ömründe ilk defa balık tutuyor Recep tekneyi sürerken. Bu yol Patara’ya kadar uzuyor diyor Recep, akşam altıdan sonra balık sürüleri bollaşır burada. Sonsuz bir yeşil ve mavilik. Ayşen gözlerimin içine bakıyor o an, sanki bu dünyada sadece beş kişiyiz diyor sonsuzlukta bir nokta belirleyip gözleriyle. Sanki dünyada sadece beş kişiyiz. Bu teknenin içinde kayıp beş kişi. Her birimiz kayıplara karışacağız bir süre sonra. Ne kadar kaçarsam kaçayım o kocaman şehre döneceğim işte. Doğamıza dönüyoruz o an, kendimize, suskunluklarımıza. Haritada bir nokta oluvermişiz yazarın dediği gibi. Bir lambuka oltamıza takılıyor, Maro ilk balıkçılık deneyiminin keyfini yaşıyor o sırada. Balık çırpınarak teknedeki küçük su birikintisinde can veriyor. Burada hiçbir canlının ölümünü kabullenemiyorum sanki. Bir sineğin, örümceğin, karıncaların. Soluk almalılar, kaçtığımız onların yurdu. Sadece konuğuz burada. Birer caniye dönüşmek korkusuyla, balıkla göz göze gelmekten kaçıyorum. Ayşen’in elini tutuyorum o sırada. Bu dünyada beş noktayız belki haritada kaybolan. Kaybolmak güzeldir diyor Murat. Hatta kaybetmek de bir şeyleri. Bir nefes alıyorum sigaramdan, mavilik çekiyor beni.

 

 

Fotoğraf: https://www.kisa.link/LfZm

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.