Ulaşmamış Mektuplar / Nadire Tatlı

– Çok içmişin gine Amat.

– He öyle oldu Hasan Emmi.

– Yapma be olum. Yazık eden kendine. Baban göreydi bu hallarını kahrından bi gere daha ölürdü. Yapma… Gendine acımıyon bari adamın kemiklerini sızlatma.

– Olur Hasan Emmi. Yapmam bir daha.

Bardaktaki çayını bırakıp sandalyesinden usulca doğruldu. Hasan Emmi’nin susmayacağını sarhoş kafasıyla fark etmiş, eve gitmeye karar vermişti. Köyün tek kahvesinin sahibi Hasan Emmi konuşmayı severdi. Ballandıra ballandıra anlatırdı her şeyi, zamanın geçmediği bu yerde Hasan Emmi için yapılacak en iyi şey uzun uzun konuşmaktı. Yalpalayarak yürümeye başladı. Az ötedeki köy meydanına geldiğinde durdu. Gideceği yönü kestirmeye çalıştı karanlıkta. Sağdaki çınarın önünde uzanan sokağa daldı. Ayağına takılan taşa ana avrat küfretti. Sesine karşılık veren köpeklere de… Sonunda bahçe kapısını buldu. İki kanatlı tahta kapıyı tutan dilmeyi kaldırdı. Gıcırtıyla açılan kapıya iç tarafta asılı çanın sesi eşlik etti. Ona da küfretti.  Kapıyı ardına kadar açık bırakıp teneke kutulara ekili sardunya, ortancalarla çevrili avluya attı kendini. Yüzükoyun uzandı. Yüzünü, yıkanmış betonun soğukluğuna dayadı. İçi geçmesine rağmen saçlarını okşayan sıcacık eli hissetti. “Hadi” dedi sevecen bir ses “hadi yatağına git, üşürsün burada.” Bir süre kendini saçlarını okşayan elin sıcaklığına bıraktı. Ne kadar uyudu, ne kadar rüya gördü bilemedi. Gözlerini araladığında ablası Iraz’ın yumuşak eli hala saçlarındaydı. Kıyamadı ablasına. Doğruldu usulca. Iraz’ın omuzlarına tutunup ayağa kalktı, yatağına yollandı. Sabah, Iraz’ı elinde bir mektupla yatağının kenarında oturur buldu, gözleri ağlamaktan kızarmış.

-Neden anlatmadın Ahmet? Niye sustun?

-Neyi abla? Neyi anlatmadım?

Elindeki mektubu Ahmet’e uzattı Iraz. Burdur’dan geliyordu mektup, yazan ismi de tanımıyordu. İki ayrı katlanmış kâğıt vardı. Birini açtı, kendi el yazısını tanıdı. Diğerini açtı.

“Mektubunu yıllar önce almıştım. Ben de lise öğrencisiydim o zamanlar. Gençtim. Anlayamadım yazdıklarını. Doğruluğundan emin olamadım. Tanımadığın birinden gelen bir mektup… O zaman da üzülmüştüm. Ama şimdi daha üzgünüm. Keşke o zaman yazaymışım sana. Ulaşabilseymişim. Yardım çığlığını duyabilseymişim… Bir şey yapabilseymişim senin için. Belki biraz olsun merhem olabilirdim yaralarına. Ama gençtim işte. Düşünemedim… Yapamadım… Belki de yapmadım… Üzgünüm, af diliyorum. Umarım iyisindir ve bu mektup eline geçer. Bana yazdığın mektubu da gönderiyorum. Yeri benim değil, senin yanın.

O zaman yazmayıp neden yıllar sonra yazdığımı merak ediyorsan… Geçenlerde fakülteden bir arkadaşım, yeni evli, kocasıyla bana geldi. Rakı masası muhabbeti, okul yıllarımız açıldı.  Herkes anılarını anlattı. Arkadaşımın kocası ‘Aksu Parasız Yatılı Okulu’nda okuduğunu söyledi. Bir an sen, yazdıkların geldi aklıma. Anlattığın okul burasıydı. Ahmet’i tanır mıydın diye sordum arkadaşımın kocasına. ‘Kız Ahmet mi?’ dedi.  Mektubundaki ikinci satırdı bu; okulda herkes bana kız Ahmet diyor. Devam etti arkadaşın kocası, bizim okuldaydı, iki ya da üç alt sınıfım.

“Zayıf, çelimsiz bir çocuktu. Babası ölünce gelmiş bizim okula. Anası okutamamış bir başına. Tüm okul durumunu biliyordu. Kıvır kıvır saçları onu kız gibi gösterirdi, zaten hali hareketleri kız gibi… Bu kız halli çocuğun anarşist bir tarafı da vardı. Haksızlığa itiraz ederdi. Yemeklere, yatış saatine, izin günlerine, etüt çalışmalarına… Bu nedenle ona hem kız Ahmet hem de anarşist derlerdi. Çok arkadaşı yoktu. Günlerini kütüphanede geçirirdi. Oradaki tüm kitapları okumuş olabilir valla. Derslerde öğretmenlerle çatır çatır tartıştığı söylenirdi. Altta kalmaya dayanamayan öğretmenler çareyi onu dövmekte bulurdu. Okulun en çok dayak yiyen öğrencisiydi. Müdür de hiç sevmezdi onu. Haftada bir iki posta müdürden de dayak yerdi. Yok saçın uzun, yok tırnağını kesmemişsin, yok önlüğün ütüsüz. Dayak yedikçe daha asi olur, daha kuralsız davranırdı. Böyle davrandıkça da daha çok dayak yerdi. Bir kısır döngü olmuştu işte. Bir yandan içimiz acırdı, bir yandan ama hak ediyor diye düşünürdük.

Tatile girince okul idaresi hoşlanmadığı, arkası aranmayan çocukları bir ay daha tutardı okulda.  Tamirat, boya, temizlik işlerini yaptırırlardı bu çocuklara. Ahmet her yıl kalanlar arasındaydı. Bir yıl okulun bulunduğu dağın yamacındaki 50. YIL yazısının yerine 100. YIL yazmak için öğrencilere taş taşıttıkları sırada ablası gelmiş okula. Öğretmen okulundan köyüne dönerken kardeşini görmek için uğramış kızcağız. Taşları yüklenmiş kardeşini görünce hışımla müdürün odasına dalmış. Bir de üstüne müdürün kardeşi hakkında söylediklerini duyunca, Ahmet’i elinden tuttuğu gibi köye götürmüş. Biz ertesi yıl gelmez sanmıştık ama yine geldi. Çaresizlikten. Ama o yıl, son yılı oldu. Lise bir olmuştu. Biraz daha palazlanmış, biraz daha güzelleşmişti sanki. Okulda yüzünde tüy bitmeyen bir o. Güzel, mülayim çocuk, yok olmayı, görünmezliği seçmişti. Bu nedenle daha az dayak yiyordu. Keşke hep dayak yeseydi de o olay olmasaydı, o zamanki aklımla da böyle demiştim. Bizim sınıftan bir arkadaş, Kemal, iri yarı bir çocuktu, bir gün etüt saatinde izin istemek için müdürün odasına gitti. Kemal’in gitmesiyle gelmesi bir oldu. Titriyordu. Müdürün yerde Ahmet’in pantolonunu çıkarmak için uğraştığını, Ahmet’in ise tekmeler savurarak üzerindeki ağır gövdeyi itmeye çalıştığını görmüş.  Kemal, müdürü tuttuğu gibi bir tarafa fırlatmış. Ahmet de kaçıp gitmiş. Sonra bir daha hiç görmedik onu. Sadece hakkında anlatılan hikayeleri işittik. Mesela telefon rehberinden rastgele seçtiği isimlere mektuplar gönderdiğini… Sahi, sen nereden tanıyorsun Ahmet’i?”

Mektubu bitiremedi Ahmet. Bir sigara yaktı, mektubu yaktı. Güzel yüzü tuhaf bir dumanın ardında kaldı.

 

 

Fotoğraf: https://bit.ly/2NcgCT2

 

 

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.