Üç İsmail / Kenan Şahbaz

 

Masanın demir ayaklarından biri kısa olduğundan üzerine her yüklendiğimde sokağı arşınlayan bir topal gibi sallanıp duruyor. Ayak uçlarında siyah boyası yer yer sökülmüş, paslanmış. Altına bir peçete katlayıp sıkıştırmak için eğildiğimde masanın altından esen bir serinlikle sırtım ürperiyor. Kapının açıldığını o zaman anladım. Kimsenin gelmesini beklemiyorduk. İsmail Bir,  İsmail İki ve benden başka kimsenin olacağını düşünmüyorduk. Her yıl aynı gün, aynı saatte buluşmayı gelenek haline getirmiştik. Geçen yılki buluşmamız sırasında da aynı masaya oturmuş, sallanan bacağın altına peçete sıkıştırmıştık. Bu iş nedense hep bana düşüyor. Bu küçük sarsılmalar en çok beni rahatsız ediyordu belki de. İki buçuk saat boyunca durgun yüz ifadeleri, soğuk bakışlar ve tam bir sessizlikten sonra saatimiz gelince vedalaşmadan kalkıp evimize dönerdik. İlk zamanlar ben konuşmayı denesem de karşımdakilerden yanıt alamayınca sessizliğimiz başladı. Lokantanın sahibi garipsese de öyle alışmıştı ki ne yiyeceğimizi dahi sormadan doğrudan masanın üzerini yiyeceklerle donatır, geri çekilirdi. Herhalde bizden başka müşterisi de yoktu. Ya da gizli bir anlaşmamız varmış gibi bizim gittiğimiz günlerde müşteri almıyordu. Sessizliğimizi bozacak ne çatal bıçak sesleri ne bir müşterinin yiyecek listesini sorması olurdu.

İsmail Bir, son bir yılda çok zayıflamıştı. Yüzü dolgunken pek çekici, yakışıklı bir yüzü vardı. Şimdi o halinden eser yoktu. Göbeğinin altından kemerin üzerine sarkan gömleğinin uçları eskiden kemer hizasına değin inmez, altından atleti görünürdü. Üçümüz de aynı giyinmiştik. Manşetleri lacivert, dik yakalı, manşet ve yakası eprimiş birer beyaz gömlek, dizleri yıpranmış mavi kot pantolon ve beyaz spor ayakkabı.

İsmail İki’nin kahverengi gözleri matlaşmış, şakakları beyazlamış, çenesi dahi bir ok gibi sivrilmişti.

Sessizliği bozan, kapının açılırken çıkardığı gıcırdamaydı.
“Kaç yıl oldu burada beklemeye başlayalı?” dedi, ince, ama biraz sert bir tonla.
Şaşkınlıktan düşmüş yüz kaslarımız toparlanıp yerli yerine döndüler. Lokantanın ılık havası da kararsızlığa düşmüş ne yapacağını şaşırmıştı. Gözbebeklerimiz kapıdan gelen ışığı daha fazla alabilmek için açılmış, geniş birer baca deliğine dönmüştü. İşittiğimiz ses derin, üzerinde yılların biriken tozunu atar gibi başlangıçta puslu ama sonuna geldiğinde pırıl pırıl akan bir ırmaktı.
Yemeğimi yeni bitirmiş olmama rağmen karnımda bir hareketlilik başladı. Sancı, üzerimize çöken yüklü kurşuni bulutlar gibi mideme çöküp kalmıştı. Öylesine derin ve eskiydi ki sanki uzun zamandır hep oradaydı. Her birimiz kapıdan gelen sesle birlikte elimizdeki çatalları ucu masaya dönecek biçimde bıraktık. İsmail Bir, kısa bir an gözlerime baktı. Ben de onun gözlerine baktım. Sanki birbirimize bakmamızı engelleyen bir sihrin altındaymışız gibi göz göze gelmemiştik yıllardır. Gözlerinin rengini yeşil olarak anımsıyordum. İnsanın gözlerinin rengi değişir miydi? Demek değişebiliyormuş. Ya da ben yanlış hatırlıyorum. Koyu karanlık gözlerinin çevresini saran kılcal damar ağı da dolmuş, gözlerine kan hücum etmişti. Sanki matlaşmış gözleri açılan kapıdan gelen ışıkla birlikte uzun zamandır ilk defa ışıldıyordu. Bu ışıldama bir bebeğin doğumu gibi ağır ağır gerçekleşiyordu. Şaşkınlık bir sis bulutu gibi üçümüzün arasına dağıldıkça nerede, ne durumda olduğumuzun bilincine varıyorduk.

Lokanta sahibi kapının ince gıcırtısını çok daha öncesinden hissetmişçesine ayaklanmış, kapıya yönelmeye hazırlanmıştı. Yüz kaslarındaki küçük hareketler bedeninde yaşadığı gerginliği ele veriyordu. Ona ismini hiç sormamıştık. Sahi, ismi neydi lokanta sahibinin? Yıllardır geliyor, ifadesiz suratlarla toplanıp gidiyor, onun yüzüne dahi bakmıyorduk. Adamın yüzünün üzerindeki sarıya çalan geniş camlı çerçevenin yüzünde bu denli kötü durduğunu dahi fark etmemiştik. O küçük esinti sanki bizi yattığımız derin uykudan uyandırmış, çevremizde olup bitenleri algılamamızı sağlamıştı. Ayağına geçirdiği altı düz, beyaz, hemşirelerin giydiğine benzer terliklerle yürürken ses çıkarmayan cinstendi. Aslında ayakları biraz aksıyordu. Sol adımını sağ adımına oranla biraz daha uzun atıyor, bu yüzden de rüzgâr vurdukça yana yatan fideler gibi sallanarak yürüyor, yürüdükçe üzerindeki uzun beyaz önlüğü de pelerin gibi peşi sıra savruluyordu. Bedenindeki heyecanlı hareketliliğe bakılırsa kapının açılmasına bizden çok şaşırmış ve sevinmişti. Uzun bıyıklarının yanaklarına doğru yükselmesinden anladım bunu. Böyle bir yüzü nerede görsem anlarım. Babam ziyaretime geldiğinde böyle gülümser hep. Annem pek gülümsemez. Onun ince dudakları kıvrıldığında illa ki bir hüzün kaplar yüzünü. Dudakları nereye kıvrılırsa kıvrılsın fark etmez. Bugün gelmediler ziyaretime, ben de İsmaillerle buluşmaya karar verdim.

İsmail İki, avına saldırmaya hazır kedi gibi masanın üzerine doğrulup ellerini masanın kenarlarına hazır biçimde kenetledi. Oturduğu yerde hepimizden hızlı tepki vermiş, zamanda bizim önümüze geçerek beklemişti. Ben nasıl diğerlerini süzüp incelemeyi başarabilmişsem, muhtemeldir ki hepimizden zaman olarak önde olan İsmail İki de bizi öyle derinlemesine süzüp karşısında savunmasız, çıplak bırakmıştı. Gözlerinin akından başlayan ışıltı bir kenardan diğer kenara doğru düz bir çizgi üzerinden yol aldı.
Sırasıyla hepimiz ayaklandık. Önce İsmail İki, ardından İsmail Bir ve sonra ben… Tuhaftı doğrusu. Öylesine uyumlu hareket etmiştik ki birbirimizin gölgesi gibiydik o anda.

Öyle donuk ve duygusuz bir gülümseme belirdi ki yüzümüzde dudakların ardında, boğazımızda düğümlenmiş tek bir soru, belirsizlik, tedirginlik, korku bu dudak kıvrımını böylesine duygusuz kılıyordu. Oysa asıl duygular onların hemen gerisinde saklıydı.

Lokanta sahibi koşmuş ama yetişememişti kapıyı açmaya. O gidene dek kapı çoktan kapanmıştı bile.  Dışarıdan gelen esinti kesilmişti ama asıl rüzgârı kapıdan giren uzun beden estiriyordu. Uzun kırmızı kaşe bir kaban, genişliğiyle tüm bedeni sarıyor, içindeki çukur ve tümsekleri ise gizliyordu. O çukurlukların yarattığı şehvet kokusu hücrelerime değin işledi. İnce burnunun üzerindeki ben hatırladığım yerinde küçük bir nokta koyuyordu ifadesine. Işığını yitirmiş, kahverengi gözlerinin altında mor halkalar, küçük dolu torbalar vardı. Saçları matlaşmış, üzerine düşen kar kütlesiyle iyice cansızlaşmıştı. Dolgun yüzü çökmüş, avurtlarındaki derin çukurlarla kemikli, keskin bir karaktere bürünmüştü. Sesini ilk nefesiyle tanımıştım. Bu sesi nerede duysam tanırdım. Biraz yorgundu belki ama uykulu olduğunda da böyle çatallı çıkardı sesi. Eskiden de yumuşak sayılmazdı. Sigarayı artırmış belli ki. Uzun, ince parmaklarını saran derinin altını dolduran bir gram et yoktu. İki parmağının uçları diğerlerine göre daha sarı. Hep sol eliyle tutardı sigarayı. Başparmağıyla işaret parmağının arasına sıkıştırır, avucunun içine gizlerdi. Babasından, abisinden öğretmenlerden, kendini tanıyabilecek insanlardan gizlemek için kazandığı bir özellikti bu. Avuç içini göremiyordum. Ya yanık olmalıydı ya da sararmış eski bir iz. Sakardı. Hemen her sigara içişinde avuç içini ayarlayamaz, sigarayı aynı noktaya değdirirdi. Daha kabuk bağlamaya fırsat bulmayan yanık yer bir kez daha kor ateşe yapışıverirdi.
“Bunca yıl sonra hala bıraktığım yerde kalmana inanamıyorum. Zaman içerisinde vazgeçersin diye düşünüyordum,” dedi masaya yaklaşır yaklaşmaz.
“…”
“Ne o? Hala konuşmama yemini devam ediyor mu?”
“…”
İsmail Bir’le İsmail İki’nin gözlerinde şaşkınlıkla karışık bir hiddet oluştu. İlenmişti… Kısa bir an şaşkınlığı atlatan gözleri yuvalarından ateş saçarak fırlamış, düşmanın bedenini delip geçtikten sonra karanlık çukurlarına geri dönmüştü.
Uzun zamandır öyle bir duygunun durgunluğuna kapılmıştık ki ruhumuzu bedenlerimizin uzağında soğuk bir betona sabitlemiştik. Duygular her ne olursa olsun koku duyusunun kısa zamanda yorulup ortama alışılması gibi çabuk yorulur. Kimi zayıf duygular zaten kısa süreli ortaya çıkıp saman alevi gibi solarken şiddetli duygularda da bir süre sonra yorgunluk ortaya çıkar ve o duyguya alışma süreci başlar. Araya mutlak suretle başka koku girmesi gerektiği gibi farklı duyguların da yüreğe işlemesi gerekir ki bu duygu durumu sürdürülebilir olsun. Aksi halde insan kendini kandırmaktan başka bir şey yapamaz.

Yemin bir yana neden konuşmadığımızı anımsamayacak kadar uzun sürmüştü sessizliğimiz. Öyle ki nasıl konuşacağımızı, yüz kaslarımızın hangilerini nasıl hareket ettireceğimizi, çıkaracağımız seslerdeki anlamı, işiteceğimiz sesin gerçekten sahibine ait olup olmadığını unutmuştuk. Ne İsmail Bir’in ne de İsmail İki’nin sesini anımsıyordum. Diğerlerini işitebilsem içimde bir şeyler hareketlenirdi belki. Eliza’da olduğu gibi… Boğazımı temizlemeye çabaladım. Öksürüğe benzeyen pürüzlü bir sesin rüzgârıyla, ses yolunun üzerini kaplayan perdeyi kaldırmak istedim. Duyulur duyulmaz bir sesti bu. İsmail İki, anlamıştı bir şeyler söyleyeceğimi. Yüzüme dikti gözlerini. Sertti. “Konuşma! Sakın yapma!” diyordu bakışlarıyla. Oldum olası saldırgan yaradılışlıydı o.

Bütün salon felç geçirmişti. Gözlerden başka kımıldayan hiçbir şey yoktu. Eliza, kapı kapandıktan sonra attığı iki adımın pişmanlığını hissetmiş, sonra olduğu yerde çakılıp kalmıştı. Biz ise ne yapacağımızı şaşırmış, ayakta öylece kalakalmıştık. Kımıldayamıyor, hissedemiyor, ne yapacağımızı bilemiyorduk. Lokantacı, garsonlar dahi yerlerinde kımıldamadan duruyordu. İki saattir genzimizi yakıp kavuran kokular parıltısını yitirmişti. Yemek tabağının kenarında zarsı kanatlarını kırpıştıran iki karasineğin fısıltısı da kesildi. Havanın bu sessiz uğultusunu dinliyor çıkabilecek fırtınadan nasıl kurtulacaklarını düşünüyorlardı. Birleşik gözleriyle her ayrıntıyı, salonun her bir köşesini büyük bir sessizlik içerisinde gözlüyorlardı. Gözüm bir Eliza’ya bir sineklere gidip gelmeye başladı. Sinekler tanıdık, Eliza yabancıydı. Sinekler ilk andan itibaren yanımızdaydı, hiç ayrılmamışlardı, Eliza yoktu. Eliza yoktu. Yoktu. Yok…
“Cevap vermeyecek misin İsmail?”
Sinekler sessizliklerini bozup vızıldayarak uzaklaştılar tabağın şerbetli kıyısından. Bir anda gözden yitip kayboldular. Başım dönmeye başladı, kulaklarım uğulduyordu şimdi. İsmail Bir’le İsmail İki de sineklerin ortadan nasıl yok olduklarını merak edercesine masanın etrafını kolaçan ediyorlardı.

Boşalan sinirlerimle beraber vücudumda akışkan ne kadar sıvı varsa buldukları boşluklara hücum ettiler. Nasıl olup da koltuğa yığıldığımı anımsamıyorum. Bu devinimler bir türlü peşimi bırakmıyordu.

İki sinek artık başka insanların üzerinde vızıldayarak dolaşmaya devam ediyorlardı. İsmail Bir ile İsmail İki’nin sessizliğini yanlarına alarak… Bir tek başımda bekleyen Eliza ses vermeye devam ediyordu.

“İsmail, iyi misin?”

“Diğerleri nerede?”

“Hangi diğerleri?”

“İsmailler.”

“Yat, dinlen biraz. Yine baygınlık geçirdin.”

Etrafıma bakındığımda diğer İsmaillerden eser yoktu. Eliza’nın arkasından hareleriyle ışık huzmeleri gözümü alıyordu. Öylesine parlak bir ışıktı ki önümde bembeyaz duran meleğin ayrıntılarını seçemiyordum. Sarıldım ellerine:

“Sen ne zaman geldin?”

“Ben hep yanındaydım, ilaçlarını almadın mı yine sen?”

Eline doldurduğu bir avuç ilacı bana uzatırken ilaçların altından sigara yanıkları gizlendikleri yerden bana göz kırpıyordu.

 

 

Fotoğraf: https://www.kisa.link/Lcq9

 

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.