Üç Ayaklı Kırık Masa / Mehmet Şen

 

2015, karlı bir Şubat günü. İstanbul-Ankara otoyolunda bir viyadük. Yedi metrelik beton ayakların dibinde, kuytuda bir masa. Masanın etrafında, aynı yoksullukta buluşan, birbirinden farklı üç adam… Kirli esvap, uzun sakallar, bıyıklarında aynı tütün sarısı.

Biri doğudan, adı Ömer; geceleri kâğıt ve plastik toplar çöpten, bir depoya üç beş kuruşa satmak için.

Biri Egeli, Engel diyorlar ona, sol ayağı öbüründen beş santim kısa olduğu için. Gerçek adı Ali’dir. Allah’ı var Ali’nin, arada bir yüzünü yıkadığında değme delikanlılar eline su dökemez. Üçünün içinde en yakışıklıları odur.

Üçüncüsü İstanbullu Şair Nedim. Beyoğlu çocuğudur, yani âlâ efendidir. Kirli gömleğine rağmen -öyle züppe beyefendiler gibi fiyaka olsun diye değil, asaleten- boynundan kravatını eksik etmez beyimiz.

Bugün topladığı kâğıtları depoya götürmemiş Ömer. Ali, iki kilo hamsiyi temizletip getirmiş. Durur mu Şair Nedim, iki şişe şarap da ondan. Yanlarında bir varil. Kâğıt bol bu akşam, biraz da etraftan çalı çırpı. İlikleri ısınıyor, hamsiler kızarıyor, seriliyor gazetenin üzerine. “Masanın ayaksız köşesi benim.” diyor Ömer, Ali’nin kısa ayağı oraya denk gelmesin diye. “Ben şarapları doldurayım.” diyor Ali, üçü de birbirine benzemeyen üç kupayı önüne doğru çekerek. Şairin kolları masada, ayaksız ya masa, dengeyi sağlıyor. “Balık dediğin elle yenilir.” diyor Ali, “Balığa limon mu sıkılır?” Aldırmıyor Ömer, birbirinden farklı üç kupa havada tokuşturulurken “Şerefe” diyor, “İçelim, güzelleşelim.” İçki sofrasının da bir adabı var. Viyadük altında da olsalar, ağır ağır yeniyor mezeler. “İçkiyi ağzınla içeceksin.” diyor şair. Belli ki masada ağırlığı var, dinliyor onu öbürleri. Kafalar hafif çakır keyif, öyle yıkılan yok sarhoşluktan. Bir şiir çekiyor şair zuladan. Hayyam’ın kulakları çınlıyor. Durur mu Ömer, sesi güzel. Patlatıyor Fırat türküsünü. Gelip geçen arabalar… Araba sesleri… Sanki Fırat üstlerinden akıyor.

“Sizi yarın biriyle tanıştıracağım.” diyor Şair Nedim. Ömer ve Ali merakla yüzüne bakıyor:

“Raskolnikov.”

“Kim bu Rus?”

“Başımızı belaya sokmasın!” diye gülüşüyorlar.

“Yok yok sandığınız gibi değil.”

“Ne iş yapıyor bu… Adı neydi?”

“Raskolnikov, bir hukuk öğrencisi.”

“Eyvah, iyice tehlikeli! Yok abi ben girmem o işe.”

“Çocuklar, beni tanımıyor musunuz?”

“Tanıyoruz.”

“Beni sevmiyor musunuz?”

“O nasıl söz abi, sevmesek masanda oturur muyuz?”

“Oturur muyuz?” diye destekliyor onu Ömer.

“O zaman Raskolnikov’u da seversiniz.”

Şair Nedim, “Madem merak ettiniz anlatayım” diyor. Suç ve Ceza’nın uzun bir özetini geçiyor arkadaşlarına. Akıllarında ne kaldı belli değil ama -Nedim abi zaten ne anlatsa dinlenir- hoşlarına gidiyor diğer ikisinin. Birinin aklına geliyor, “Abi biz bunun korsanına girsek, iyi para yaparız” diyor. Laf dönüp dolaşıp karı-kız muhabbetine geliyor. Şair Nedim dirseklerini kaldırıyor dayadığı masadan. Masa yan tarafa pat, devriliveriyor. İkisi “Masayı düzeltelim.” derken şairin uzaklaşmakta olduğunu görüp sesleniyorlar:

“Nedim abi!”

“Abi!”

O günden sonra o üç ayaklı masa bir daha hiç kurulamadı. Şair’in neden öyle aniden çekip gittiğine ikisi de bir anlam veremedi. Kitabı okumak akıllarına bile gelmedi.

“İyi adamdı be Nedim Abi” dedi Ali,

“Hep o Moskofun yüzünden” diye yakındı Ömer.

Başka bir gün, ısınmak için yaktıkları gazetenin ikinci sayfasını açsalardı eğer şu haberi göreceklerdi:

Tanınmış iş adamlarından M.Ç.’yi ve eşini öldüren Şair Nedim lakaplı Seyfettin Kurt yakalandı. İş adamının evindeki kasadan cinayet günü çalınan yüksek meblağdaki para ve ziynet eşyası da TEM otoyolu, Hereke mevkiinde gömülü olarak bulundu…” 

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.