Türkiye’de Yerel Medya / Nevriye Yıldırım Bezmez

KURTULUŞ SAVAŞI YILLARI VE CUMHURİYET SONRASI TEK PARTİ DÖNEMİ

Kurtuluş savaşının kazanılmasında önemli bir role sahip olan basın Atatürk’ün önem verdiği bir alan olarak karşımıza çıkmaktadır. Savaşın ardından Atatürk ilke ve inkılaplarının halka yayılmasında basın önemli görevler üstlenmiştir. Atatürk yerel basını ‘’fazilet adaları’’ olarak adlandırmıştır (Gezgin, 2007:9). Kurtuluş Savaşı yıllarında Atatürk’ün emriyle Sivas Kongresi sonrasında İrade-i Milliye, daha sonra da Ankara’da Hakimiyet-i Milliye 1919 yılında yayın hayatına başlamıştır. Kurtuluş mücadelesini desteklemek için kurulmuş olan gazetelerden Yeni Adana (1918), Antalya (1922), Bartın (1924) halen yayın hayatlarını sürdürmektedirler. Bu arada İstanbul’da yayınlanmakta olan gazetelerden de İstiklal Mücadelesini destekleyen gazeteler olmuştur.

1920 yılında da yine Atatürk’ün talimatıyla Anadolu Ajansı kurulmuştur.

Aynı yıllarda Ümid, Aydede, Büyük Mecmua, Kurtuluş, Aydınlık gibi dergiler de yayın hayatlarına İstanbul’da devam etmekteydiler.

Cumhuriyetin ilanından önceki dönemde medyanın İstanbul ve Ankara olmak üzere iki merkezli olduğu görünmektedir. İstanbul basınının Ankara Hükümeti’ne eleştirel yaklaşımları nedeniyle gazetesini İstanbul’dan Ankara’ya nakleden Yunus Nadi, Atatürk’ün teşviki ile İstanbul’da Cumhuriyet Gazetesi’ni çıkarmaya başlamıştır. İstanbul basını ile Ankara Hükümeti arasındaki en sert tartışmalar Hilafetin kaldırılması sırasında olmuştur. Dönemin olağanüstü mahkemeleri olan İstiklal Mahkemeleri’nde görülen ilk basın davası da yine halifeliğin savunulması nedeniyle olmuştur. Davada yargılanan üç gazeteciden biri olan Lütfi Fikri 5 yıl hapse mahkum olmuştur. Bu dönemlerde Atatürk’ün İzmit ve İzmir’de olmak üzere iki kez gazete sahipleri ve yazarlarla toplantılar yaptığı ve basından ‘’Cumhuriyetin etrafında çelikten bir kale vücuda getirmeleri’’ni istemiştir. Toplantılar olumlu bir hava içinde son bulmuştur (Demir, 2009:118). 1924 yılında Şeyh Said isyanı nedeniyle Takrir-i Sükun Kanunu çıkarıldı, İstiklal Mahkemeleri yeniden harekete geçirildi. Bu kanundan büyük ölçüde zarar gören yine gazeteciler oldu. İstanbul ve Anadolu’da toplamda 13 gazete kapatıldı, gazeteciler tutuklandı. Kapatılan gazetelerin sahip ve yazarları da İstiklal Mahkemeleri tarafından tutuklandı. Yargılanan gazetecilere önemli cezalar verilmemiş olmasına rağmen yeterli ders verilmiş oldu.

Cumhuriyetin ilk dönemlerinde de kapatılan gazeteler, İstiklal Mahkemelerinde yargılanan, sürgüne gönderilen ve cezalandırılan bir çok gazeteci olmuştur. 1931 yılında çıkarılan Matbuat ve Ceza Kanunları ile de basına baskı yapılmıştır.

ÇOK PARTİLİ DÖNEM

14 Mayıs 1950 seçimleri Türkiye’de bir dönemin başlangıcı olmuştur. Cumhuriyet’in kuruluşundan beri, iktidarda olan Cumhuriyet Halk Partisi özgür seçimlerle yerini Demokrat Parti’ye bırakıp mecliste muhalefet konumuna gelmiştir. O güne kadar basın Demokrat Parti’yi hep desteklemiştir. Demokrat Parti’nin iş başına gelmesi ile o güne kadar olan problemlerin çözüleceği kanısı tüm gazetecilerde hakimdir. Bu dönemde CHP’yi destekleyen gazeteler bile Demokrat Parti’yi desteklemişlerdir. Kuruluşundan itibaren CHP’yi destekleyen Cumhuriyet gazetesi sahibi Nadir Nadi’nin DP’den milletvekili olması ve Ulus gazetesindeki yazıları ile dikkat çeken Mümtaz Faik Fenik’in Zafer gazetesi başyazarlığına gelerek DP’nin sözcülüğünü yapması bu durumu destekleyen örneklerdir Yani kısaca söylemek gerekirse Demokrat Parti’nin iktidara gelmesinde basın önemli bir rol oynamıştır.

Bu amaçla Demokrat Parti ilk iş olarak basın konusuna el atmıştır. Demokrat Parti’nin I.Hükümet programında basınla ilgili düzenlemelere geniş yer verilmiştir. Programda: “…. mesela matbuat ve ceza kanunları, memurin muhakemat kanunu gibi belli başlı anti demokrat hükümleri ihtiva eden kanunları ve mevzuatımız içinde yer alan tesadüf olunan buna mümasil hükümleri demokrasi ruhuna uygun tadillerle huzurunuza getireceğiz” denmektedir. Fakat programda dikkat çeken başka bir bölüm ise şöyledir: “… Biz bugünün şartları içerisinde aşırı sol cereyanları fikir ve vicdan hürriyeti mevzuunda mütalaâ etmek gafletinde bulunmayacağız. Bugün aşırı sol cereyanlara mensup olanların, mücerret bir fikir ve kanaat sahibi olmaktan ziyade sıkıcı cereyanların aletleri olduklarına şüphemiz yoktur. Fikir ve vicdan hürriyeti perdesi altında bütün hürriyetleri kan ve ateşle yok etmekten başka maksat gütmeyen bu ajanları adalet pençesine çarptırmak için icap eden kıstasları vuzuh (açıkça) ve katiyetle tespit etmek zaruretine inanıyoruz. Ancak bu suretledir ki mizah ve siyasi tenkit kisvesi altında ayakta tutulmak istenen ve hakikatte düpedüz aşırı sol cereyanların eseri olan neşriyatın tahribatından memleketi korumak kabîl olacaktır”. Görüldüğü üzere Demokrat Parti’nin liberal eğilimler sergilediği dönemde bile, iktidarda bulunmanın verdiği güvenle özellikle sol neşriyata sınırlayıcı yönde bir program ortaya koymuştur. Özellikle sol yayınlara sınırlandırmalar getirilmesini dönemin dış politika koşulları ile açıklamak mümkündür. Bahsedilen yıllar Amerika Birleşik Devletlerinde Mccarty Dönemi diye adlandırılan yıllardır. Adını Wisconsin’li senatör Mccarty’den alan bu dönemin baskıcı ortamı Demokrat Parti’nin uygulamalarını hatırlatmaktadır. Mccarty döneminde Amerika’da bir korku imparatorluğu kurulmuştu. Bu korku imparatorluğu medyaya da hakimdi. Herkes Komünist olmakla suçlanıyordu. Siyasetçiler, halktan insanlar ve hatta sanatçılar komünist olarak damgalanıyor ve toplumun gözünde aşağılanıyordu. Mccarty’nin hışmına uğrayanlar arasında Einstein, Orson Welles, Bertolt Brecht, Charlie Chaplin, Arthur Miller gibi Amerikan toplumuna  malolmuş değerler de vardı. Bu dönemde, medya ve özellikle televizyon gerçek amaçlarından uzaklaştırımış, insanları meşgul etmek, kandırmak, eğlendirmek için kullanılmıştır. Eğlence,yarışma, dedikodu ve futbol gibi araçlarla halka her şey toz pembe gösterilmiş ve sorunlar kapatılmaya çalışılmıştır.

Üçüncü  Menderes Hükümeti’nde hem Devlet Bakanı hem de basın ilişkileri sorumlusu olan Mükerrem Sarol, Menderes’in basına özel bir önem verdiğini ve basının işlevini çok iyi kavradığını belirtmektedir. Sarol, bir keresinde Menderes’in kendisine: “Basın, çok canlı bir müessesedir, asimilasyon gücü üstün olan bir kurumdur. İçine aldığı insanları, kısa bir zamanda hazmeder, kendi bünyesine katar. Birçok yakın dostlarımızın çocukları, bir gün basın konusunu konuşurken babalarına ‘ben önce gazeteciyim, sonra sizin oğlunuzum’ demekten kaçınmamışlardır. Toplumun en güçlü müessesesi sayılan aileyi de aştığına göre, basın dördüncü kuvvettir demek, onu biraz hafife almaktır” dediğini belirtmektedir. Bu durum Menderes’in daha sonraları basın üzerindeki sıkı denetimin ve basından çekinmesinin nedenlerini de açıklamaktadır.

1950 seçimleri ile ezici bir çoğunlukla iktidara gelen Demokrat Parti’nin basınla ilgili ilk uygulamaları çok umut verici olmuştur. Hükümetin kurulmasından yalnızca  iki ay sonra yeni bir Basın Kanunu çıkarıldı. 5680 sayılı Basın Kanunu ile hükümete tanınan geniş yetkiler ortadan kaldırıldı. Gazete çıkarmak için izin zorunluluğu kaldırılarak yalnızca bildirimde bulunmak yeterli sayıldı. Gazete sahiplerinin yayımlanan haber ve yorumlardan dolayı cezai sorumluluğu kaldırıldı, ancak yazı işleri müdürleri ve yazarların sorumluluğu devam edecekti. Basın Kanunu’nun ardından 1952 yılında da “Basın Mesleğinde Çalışanlarla Çalıştıranlar Arasındaki Münasebetlerin Tanzimi Hakkındaki Kanun”u yürürlüğe soktu. Bu yasayla gazetecilere yıllık ücretli izin, kıdem gibi haklar tanınıyor, sözleşme şartı getiriliyor ve en önemlisi sendika kurma hakkı veriliyordu. Ancak bu yasanın ek maddesi gelecekte olacakların habercisi gibiydi. Demokrat Parti’nin yandaş kabul ettiği yayın kuruluşlarına bu ek madde sayesinde bir takım ayrıcalıklar getirmekteydi. Kredi olanakları, belediyelerden imar kolaylıkları, resmi ilan imtiyazı, ceza davalarındaki yanlı tutumlar gibi olaylar Demokrat Parti’nin tüm iktidarı süresinde artarak sürdürüldü. Resmi ilanlar bu ayrıcalıklar içinde ayrı bir öneme sahipti. Çünkü bu ilanlar basın üzerinde hem destek, hem de baskı aracı olarak kullanılıyordu. Zaten 1950 yılında resmi ilanların dağıtımı için Resmi İlan Şirketi kuruldu. 1951 yılında yapılan yasal bir düzenleme ile de resmi ilan dağıtımı Bakanlık yetkisine verildi.

Demokrat Parti’yi destekleyen Zafer, Son Havadis ve Son Posta gibi gazeteler resmi ilanların en fazla dağıtıldığı yayın kuruluşları olurken, kağıt ve malzeme tahsisinde de bu kurumlara ayrıcalıklar tanındı. 1953 yılında ekonomik sıkıntıların baş göstermesi ve artan eleştirilerle birlikte Basın ile ilgili ikinci bir yasa tasarısı hazırlandı. Hedef yalnızca basın değildi, devletin tüm kurumları baskı altına alınmaya, muhalif sesler yok edilmeye çalışılıyordu. Bu sıralarda hiç hesapta olmayan bir olay yaşandı. Tamamen hükümet desteği ile Ali Naci Karacan tarafından ‘’iktidarı heyecanla destekleme’’ sözü ile kurulan Milliyet Gazetesi, Ali Naci Karacan’ın ani ölümü ve yerine Abdi İpekçi’nin geçmesiyle muhalif yayınlar arasına katıldı. 1954 yılında ise iki ayrı düzenleme yapıldı. Birincisi, ‘’Neşir yoluyla veya radyo ile işlenecek bazı Cürümler Hakkında Kanun’’ adı altında basın hürriyetini açıkça sınırlayan ve hapis cezaları öngören bir kanundu. Bu kanunla gazeteciye iddiasını ‘’ispat hakkı’’ verilmeyecekti. İspat hakkı tartışmaları Hükümetin Basından Sorumlu Devlet Bakanı’nın ve kanunu protesto eden 19 milletvekilinin Demokrat Parti’den istifası ile sonuçlandı. Bu milletvekilleri 20 Aralık 1955’de Hürriyet Partisi’ni kurdular. Bu dönemde muhalif gazeteciler tutuklandı, tutuklanmaları protesto eden gösterilerin haber yapılması dahi engellendi.

6 – 7 Eylül olaylarının ardından Sıkıyönetim ilan edildi. Sıkıyönetim Komutanlığı tarafından açıklanan bildiri yine basını hedef almaktaydı. Bu bildiriye göre, halkı heyecanlandıracak haberlerin yayınlanması, hükümetin eleştirilmesi, hükümetin çalışmalarını etkileyecek yazılar yazılması yasaklandı. Sıkıyönetim haberlerinin yayınlanması, NATO Devletleri ile ilgili haberler, darlık, kıtlık ve yokluk ile ilgili haberler yasaklandı. 6 Eylül olaylarının komünistlerden başkasının yaptığı yolunda yazı yorumlar ve bu olaylarla ilgili haber ve resimler yasaklandı.

1955 yılında Ulus Gazetesi süresiz, Hürriyet ve Tercüman onbeş gün kapatıldılar. Aynı şekilde  Medeniyet  Gazetesi süresiz, Dünya ve Vatan Gazeteleri de 15 gün kapatma cezası aldılar. Hükümet artık yetkisi dahilinde bu kararları anında alıp uygulayabiliyordu.

1956 yılında ise en ciddi ve olağanüstü müdahale geldi. 6334 sayılı kanunda değişiklik yapılarak, gazete sahiplerinin aynı zamanda gazetenin yazı işleri müdürlüğünü de yürütmek zorunda oldukları belirtildi. Mesul müdürlük ve muhabirlik konumlarına lise mezuniyet şartı getirildi ve gazetede yayınlanan tüm yazı resimlerin sahiplerinin kimlik ve fotoğraflarının 24 saat içinde savcılığa bildirme zorunluluğu getirildi. Tekzip ve cevaplar ise hemen ertesi günkü gazete haberle aynı puntolarda yayınlanmak zorunda idi. Gazeteci sanıkların mahkumiyetleri kesinleşmeden tutuklanmalarını engelleyen mevcut yasa maddesi de kaldırıldı. İmzasız yazıların sahipleri de kendilerini 24 saat içinde  savcılığa bildirmek zorunda bırakıldılar. Çıkarılan yeni basın kanunu 1908 de Meşrutiyet Dönemi’nde çıkarılan Matbuat Kanunu’ndan bile daha ağır olduğu konuşuldu.

Yeni Basın Kanunu’nun ilk kurbanı karikatürist Ratip Tahir Burak oldu. Tutuklandı ve 18 ay hapis yattı. Ayrıca kendisine açılan 54 dava ile bu konuda bir rekor kırdı.

26 Kasım 1957 yılında gazetelere verilecek Özel İlanlar da Hükümetin kontrolü altına alındı.

1958 yılında basında sessiz direniş başladı. Gazeteler beyaz sütunlarla çıkıyordu. 1959-1960 yılları arasında basın davaları olağanüstü şekilde arttı. Gazetelerin kapısında yasaklara uyulması için polis bekletilmeye başlandı.

Son nokta 1960 yılında Meclis bünyesinde kurulan Tahkikat Komisyonu oldu. Bu komisyon istediği gazeteyi kapatıp, istediği gazeteciyi tutuklatabiliyordu. Komisyon kararlarına itiraz edilmesi de yasaklanmıştı.

Pulliam davaları Demokrat Parti Hükümeti’nin son dönemlerine damgasını vuran en önemli basın davalarından biri oldu. Tüm dünyadan protesto telgraflarının Ankara’ya yağdığı ve Dünya Basın Konseyi’nin  Hükümete kınama mektubu gönderdiği dönemde, Pulliam adlı    Amerikalı gazeteci Türkiye’yi ziyaret etti ve dönüşünde dünyada 72 gazetede yayınlanan, Türkiye’deki kötü gidişatı ifade eden ‘’Onikiye Çeyrek Var’’ isimli bir makale yazdı. Bu yazı Türkçe’ye çevrildi ve Dünya, Ulus, Vatan ve Kervan Gazeteleri ile Kim ve Altıok dergilerinde yayınlandı. Bu mecraların hepsi süresiz, süreli kapatıldı, hepsinin sahipleri, yazı işleri müdürleri yargılandı, para ve hapis cezaları aldı.

Görüldüğü üzere Demokrat Parti’nin basın politikası muhalefette ve iktidarda olduğu dönemlerde farklılık göstermektedir. Partinin kuruluşundan 1950 yılına kadar geçen süre içerisinde özgür bir basın anlayışını savunan Demokrat Parti ileri gelenlerinin bu düşüncesi, partinin iktidar olduğu dönemlerde tam tersi bir uygulama sahası bulmuştur. Türk Basını beklide en sert sansür uygulamalarını Demokrat Parti iktidarı döneminde almıştır.

Demokrat Parti döneminin sonu olan 1960 devrimi ile birlikte iktidara gelen Milli Birlik Hükümetlerinin ilk icraatlarından biri basın sorunlarını ele almak oldu. Öncelikle daha önceki hükümetin çıkardığı yasalar 29 Kasım 1960 yılında iptal edildi, böylece basın baskı ve korkudan kurtarıldı. Gazetecilere ispat hakkı tanındı, ayrıca gazetecilere kıdem hakkı, ölüm tazminatı, aylıkların peşin olarak ödenmesi, gece çalışanlara haftada iki gün izin hakkı ve anlaşmazlıkların ticaret mehkemeleri yerine iş mahkemelerinde çözülmesi gibi bir çok hak verildi.

Milli Birlik Dönemi başlarında elde edilen haklar, yıllar içinde erozyona uğradı. Ancak bu yıllar süresince basında büyük değişikler yaşandı. Baskı teknolojileri gelişti, tirajlar arttı. Tirajlara bağlı olarak da gazetelerde yorum ve düşünce yazıları ikinci plana düştü, magazin ağırlık kazanmaya başladı. Gazetecilerin eğitim seviyelerinde yükselme görüldü ve 1965 yılında Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesine bağlı olarak Basın Yayın Yüksek Okulu kuruldu. Ardından İstanbul Gazetecilik Enstitüsü öğrenci kabul etmeye başladı.

1960 – 1971 yılları Türk Dergiciliğinin de gelişme yılları olarak görülmektedir.

Yine aynı yıllar Türkiye’yi yepyeni bir mecra ile tanıştırdı; Televizyon.

12 Mart 1971 Muhtırası sonrasında ilan edilen sıkıyönetimle birlikte gazeteler ve dergiler kapatılmaya başlanmıştır.. Ordunun desteğiyle hareket eden  hükümet, 1961 Anayasası’nın basına ve düşünceye sağladığı tüm özgürlükleri geri aldı. Gazeteciler tutuklandı, işkence gördü. 1973 seçimleri ile sivil siyasete dönüldü. Genel af çıktı ama düşünce suçluları bu aftan yararlanamadılar. 1974 yılında  Anayasa Mahkemesinin kararı ile özgürlüklerini kazanabildiler. 1973 – 1980 arasındaki yıllarda hükümetler çok fazla basınla uğraşmadılar ancak gizli güçler haline dönüşen basın ve düşünce özgürlüğü düşmanları bir çok gazeteciyi, akademisyeni öldürdüler.

1980 SONRASI NEO-LİBERAL DÖNEM

1980 yılında Ordunun yönetime el koymasıyla başlayan süreç ise daha once yaşananların tekrarıydı. Gazeteler kapatıldı, gazeteciler tutuklandı, işkence gördü, öldürüldü. Şimdi elimizde bu dönemlere ait utanç listeleri var.

10 Kasım 1983’de Basın Kanunun değiştirilerek ağırlaştırıldı.

Kasım 1983 seçimleriyle yeniden sivil siyasete dönüldü ve Turgut Özal Başbakan oldu. Genel olarak Türkiye’nin liberalleşme yılları olaral anılan bu yıllar, görüntünün aksine basın için devlet terörünün yaşandığı yıllar oldu. Aralarında Uğur Mumcu’nun ve Çetin Emeç’in  de olduğu bir çok  gazeteci öldürüldü, soruşturmalar, yargılamalar, mahkumiyetler, basın kuruluşlarına saldırılar had safhaya ulaştı. Uluslararası Basın Enstitüsü’nden Özal’a uyarı mektubu geldi. 1990’lı yıllar  Turk Basınının kara yılları  olarak anıldı.

1993 yılında Özal’ın ölümü ardından Süleyman Demirel Cumhurbaşkanı oldu ve Tansu Çiller’de SHP ile koalisyon kurarak Başbakanlığa geldi. Bu yılın en korkunç olayı Sivas katliamı oldu, hedefte yine yazarlar ve aydınlar vardı. 1996 yılında  Susurluk Olayı patlak verdi. Gazeteler devletin içinde yasadışı çetelerin oluştuğunu açığa çıkardılar, yine yazarlar tutuklandı, gazete binaları kurşunlandı, gazete ve dergi binalarına baskınlar yapıldı, yayın yasakları ve toplatma kararları birbirini izledi.

Buna benzer olaylarla 2001 Ekonomik krizine kadar gelindi. Sabah Grubu sahibi Dinç Bilgin tüm mecralarını kaybederek tutuklandı. Bazı ünlü gazetecilerin adları borsa manipülasyonu olaylarına karıştı. Medya kuruluşlarının promosyon kampanyalarına son verildi. Bu arada 3000 gazeteci de artık işsizdi.

2001 yılı sonunda devlet artık en büyük medya patronuydu. Aynı zamanda banka sahibi olan medya patronları, ekonomik krizde bankaları batınca medya kuruluşlarını da kaybettiler. Bu kuruluşlar TMSF’ye devredildi.

2002 genel seçimleri ise yeni kurulmuş Ak Parti’nin zaferi ile sonuçlandı. Basında dağıtım tekelinin kaldırılması da aynı yıl gerçekleşti. Basında magazinleşme rahatsız edici boyutlara ulaştı. Aynı yıl medya patronları arasında aylarca süren tartışmalar ve polemikler yaşandı. 2003 Irak savaşıyla birlikte medya yeni bir kavramla tanıştı; ‘’embedded’’. Bu deyim iliştirimiş gazeteci, daha amiyane tabiriyle satılmış gazeteciler anlamına gelmekteydi. Bu deyim 2010’lara geldiğimizde daha da vahim anlamlara ulaşarak ‘’satılmış medya – yandaş medya’’ haline geldi. Elbette bunun birincil sebebi gazete sahiplerinin artık gazetenin başyazarı değil, farklı iş alanlanlarında güçlenmek isteyen iş adamları olmasıdır. Yaygın basın artık tamamen ticarileşmiş, bir endüstri haline gelmiştir. Gelinen bu noktada yerel bağımsız medya ya daha da fazla görev düşmektedir.  Siyasi iktidarlarla yaygın basın arasında kurulan basın dışı ilişkiler odak haline gelmiştir. Dördüncü kuvvet olarak nitendirilen medya bu noktada silah olarak kullanılmaya başlanmıştır. Böylece basın ve siyasi iktidarlar arasında günümüzde yaşadığımız güç savaşları oluşmuştur.

İşadamlarının medyaya ilgi duymaları aslında ülkemizde yeni değildir. 1948’lerde Yeni Sabah, ardından 1949’da Yeni İstanbul Gazeteleri işadamlarınca satın alınmış, ancak o dönemki konjüktür gereği hayalkırıklığı ile medyadan vazgeçmişlerdir. Daha sonraları yeniden gündeme gelen bu ilgi günümüzde holdingleşmelere dönüşmüştür. Doğan Holding, Çukurova Holding ve Çalık Holding bunlara örnek verilebilir.

Tüm tartışmalar bir yana, kapitalizm maliyeti düşürme ve üretimi artırma çabasının yanı sıra bir yandan da yeni pazarlar bulmak zorundadır. Bu anlamda iletişim ve iletişim teknolojileri kapitalizmin bu işleyişini sağlayan önemli bir araçtır. Küreselleşme olgusunun da en önemli dinamiği hiç kuşkusuz iletişim ve iletişim teknolojileri olmuştur (Bulut, 2009, s. 84).

Yukarıda sayılan tüm gelişmeler yerel medya’yı da yaygın  medya kadar , hatta daha da fazla etkilemiş, ekonomik olarak çok zayıflatmıştır. Özellikle holdingleşme süresince reklam gelirleri holdingler tarafından paylaşılmış, bu oluşumun dışında kalan yerel medya bu gelirlerden yoksun kalmıştır. Yalnızca Basın İlan Kurumu’nun ilanlarıyla yaşayan gazeteler vardır. Ancak hiç bir zaman siyasi iktidarların ilgisinden çıkmamış, seçim dönemlerinde hatırlanmıştır. Seçim dönemlerinde gazete sayılarındaki artışın da nedeni budur. Siyasi iktidarlarla olan ilişkiler holdinglerin tekeline girdiğinden,yerel mecralar da bu  tür ilişkilerini mahalli yönetimler düzeyinde sürdürmüşlerdir. Hatta aynı yaygın  kural işletilmiş, siyasi iktidarların isteğiyle kurdurulan mecraların yerini belediye başkanlarının eliyle kurulan mecralar almıştır. Hatta direk mecra sahibi belediye başkanları vardır.

Elimizdeki bilgilere göre şu anda yurt çapında toplam 2.380 haftalık ve günlük yerel gazete bulunmaktadır. Ayrıca 35 Ulusal, 99 Bölgesel ve 944 Yerel Frekanslı olmak üzere toplam 1078 radyo, 23 Ulusal, 16 Bölgesel ve 212 yerel frekanslı olmak üzere toplam 251 televizyon kanalı bulunmaktadır. Bu yayınların dışında 73 kablo ve 117 uydu yayını vardır (http://www.ratem.org). Mecra çokluğu dikkat çekicidir ve Avrupa Birliği (AB) Ülkeleri ile kıyaslandığında çok fazladır.

Türkiye’de yerel basın, ulusal gazetelerin henüz düzenli şekilde dağıtılamadığı 1970’li yıllara kadar yayımlandıkları bölgelerde çok etkili olmuş, gündem yaratmış, halkla bütünleşmiştir. Renkli basının Türkiye’nin her yerine ulaşabilir duruma gelmesiyle birlikte teknolojiye ve magazin kültürüne yenik düşmüş ve  sıkıntılar başlamıştır.

DEĞERLENDİRME VE SONUÇ

Türkiye’de medyanın ve dolayısıyla yerel medyanın tarihsel gelişimini izlerken aynı zamanda Türkiye’nin demokrasi ve demokratikleşme ile yaptığı savaşı da görebiliyoruz. Sürekli kesintiye uğrayan demokratik rejimler, demokratik yollarla iktidara gelenlerin demokratik olmayan uygulamalarına tanık oluyoruz. İdeolojisi ne olursa olsun, görüyoruz ki, medya her zaman siyasi iktidarların hükmetmek istedikleri yegane güç. Bu gücü kontrol edebilmek için her yola başvuruyorlar, her yolu deniyorlar. Anayasanın 28. Maddesinde de belirtildiği üzere ‘’basın, kanun hükmünde serbesttir’’ ifadesinden de anlaşılacağı üzere, medyanın zaten ulaşabileceği yer, başka bir deyişle özgürlük sınırları baştan belirlenmiştir. Bu hükmetme isteği anayasaya da girmiştir. Küreselleşmenin getirdiği sonuçlarla artık bir endüstri haline gelmiş yaygın medyayı kontrol etmek artık o kadar zor değil, şimdi hedef yerel medya. Yerel yazılı basın Basın İlan Kurumu ilanlarıyla zaten 1950’lerden beri sürekli tehdit altında, yerel televizyon ve radyolarda RTÜK tarafından ekonomik anlamda bastırılmaya devam ediliyor. Yeni RTÜK kanunu ile de zaten son nokta konulmaya çalışılıyor. Tüm bunlara karşın ve tüm sorunlarına karşın yerel medya ayakta durmaya çalışmaktadır. Kamusal sorumluluk, kamusal yarar gibi düşünceler doğrudan parasal beklentilerin baskısı altında kaybolma riskini taşımaktadır (Gezgin, Suat. www.konrad.org.tr).

Bir de olayın diğer tarafından bakmakta fayda var. Bu durum da medya sahiplerinin sorumluluklarını yeterince yerine getirip getirmedikleri konusu tarşılabilir. Demokratikleşme kavramı içinde yer alan medyanın da üzerindeki sorumlulukları yeterince hissederek davrandığını söylemek çok da doğru olmaz. Okuyucu, dinleyici yada izleyici yerine tüketici kavramının medya dünyasına girişi hem toplum-medya hem de  medyanın sosyal sorumluluk anlayışını olumsuz yönde etkilemiştir (Gezgin, Suat. www.konrad.org.tr). Aynen genç kuşağa yapıldığı gibi, 12 Eylül’den sonra apolitize edilen medya, siyasi haber yapmaktan kaçınıp magazine yöneldikçe halk desteğini ve arasındaki yakın ilişkiyi de kaybetmeye başlamıştır. Toplumla arasındaki güven bağını yitiren medyanın demokratikleşme sürecinde üzerine düşen sorumluluk ve görevleri nasıl gerçekleştirebileceği de soru işaretidir.

Medya ve Demokrasi birliğinden sözederken yukarıda bahsedilen ekonomik, sosyal, ideolojik durumları gözardı etmek olası değildir. Söze başlarken demokrasi sözcüğünü dilinden düşürmeyen siyasi iktidarların demokratik medya oluşturma yönünde de çalışmalar yapmaları beklenmeli, yönlendirilmeli hatta zorlanmalıdır. Ancak o zaman, yani ekonomik ve hukuki anlamda özgür  ve kamu yararını gözeten bir medya oluşturulabildiğinde gerçek demokratik açılımlardan sözetmek mümkün olacaktır.

KAYNAKÇA

Belovacıklı, Mete,byegm.gov.tr

Bulut,S. 2009, Sermayenin Medyası Medyanın Sermayesi, Ütopya Yayınları, Ankara

Demir,V. 2007, Türkiye’de Medya Siyaset İlişkisi, Beta Yayınları, İstanbul

Erinç,O. 2007, Türkiye’de Yerel Basın, İstanbul Üniversitesi Yayınları, İstanbul

Girgin,A. 2009, Türkiye’de Yerel Basın, DER Yayınları, İstanbul

Gezgin,S. 2007, Türkiye’de Yerel Basın, İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi, İstanbul

Kaya,R. 2009, İktidar Yumağı Medya-Sermaye-Devlet, İmge Kitapevi, İstanbul

Koloğlu,O. 1985, Osmanlı Basını: İçeriği ve Rejimi,Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi 1.Cilt,İletişim Yayınları, İstanbul

Mutlu, E. 2008, İletişim Sözlüğü, Ayraç Yayınları, Ankara

Rivers,W.L. 1982, The Other Government: Power and the Washington Media, Universe Books, New York

Topuz,H. 2003, Türk Basın Tarihi, Remzi Kitapevi, İstanbul

Tökin, Füruzan Hüsrev, 1963, Basın Ansiklopedisi, Kulen Yayınevi, İstanbul

Williams,R.2006, Anahtar Sözcükler, iletişim Yayınları, İstanbul

www.konrad.org.tr/medya%20mercek/20bajohr

 http://www.ratem.org

www.konrad.org.tr/medya%20mercek/19gezgin

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*