Trende (3) / Muzaffer Candaner

ÖNCEKİ BÖLÜMLÜRDEN:

Gazeteci Yüksel Çetin, bir tören için Toros Ekspresi ile Adana’dan İstanbul’a gidiyordu… 

Sevgi Sungur ile trende, bu maceralı yolculukta karşılaştı…  Sonradan öğrenildi ki, bu bir tesadüf değilmiş…  Amaç; Yüksel Bey ile Abla Sevda Sungur’u tanıştırmakmış…  Bu tanışma Polonezköy’deki çiftlik evlerinde gerçekleşti.

Abla Sevda Sungur;  ‘kendisinin tayin edeceği politikaların uygulanacağı’  günlük gazete çıkartacaklarını anlattı ve Yüksel Bey’e hitaben, bir imparatoriçe edasıyla: 

-“Sizi oraya CEO olarak atayacağım…  Misafirimizsiniz, cevabınızı yarın verirsiniz” dedi.

 

SON BÖLÜM:

Sevda Hanım yürüyüp giderken…  Yüksel Çetin onu şu sözleriyle durdurdu:

-Bir dakika Sevda Hanım…  Dinlemek lütfunda bulunursanız, ben cevabımı şimdi vermek istiyorum

Sevda Hanım durdu, döndü… Yüksel Bey devamla:

-Biçimsel olarak nazik bulmadığım teklifinize yine de teşekkür ediyorum…  Ancak cevabım:  ‘Mesleğim ve kalemim satılık veya kiralık değil’ şeklindedir.

Bu beklenmeyen sözler karşısında herkes dondu kaldı…  Yüksel Bey; Sevda Hanım’ı, Sevgi Hanım ve nişanlısını ayrı-ayrı başıyla selamlayıp, ‘iyi geceler’ dileyerek; konukevine geçmek üzere salondan ayrıldı.

Yüksel Çetin, konukevindeki odasında yatağa sırtüstü uzandı, ellerini ensesinde kilitledi ve kendisiyle yüzleşmeye başladı…

Gündüz;  ‘Meslekte, etik değerlere katkısı’  nedeniyle ödül almıştı…  Gece;  ‘Kiralık kalem’  davranışıyla karşılaşmıştı.

Önce savcı oldu; kendine suçlamalar getirdi…  Sonra yargıç oldu; masumiyetine karar verdi.

Kapı tıklatıldı…  Açtı…  Karşısında Sevda Hanım’ı görünce şaşırdı. Sevda Hanım, onu elinden tuttu, karşısına oturttu. Konuşmaya başladı:

-Özür dilerim. Ben, bir teklif sunumunu talimat veriyor noktasına getirdim. Hata yaptım… Sen ise senden bekleneni yaptın, reddettin.

Sana maziden söz edeceğim:

-Biz, İstanbul’da aynı üniversitede, farklı bölümlerde okuduk.  Sen, geniş gurubunda popülerliğini önemsemeyen efendi delikanlı…  Bense nadiren sizlere katılabilen, seni uzaktan seven, ancak farkında bile olmadığın o genç kız.

 Konu, şekil değiştirmiş, farklı boyutlara bürünmüştü. Yüksel Bey, bir an için o heyecanlı ve coşku dolu günlere gitti…  Karmaşık duygular içine girdi, hislendi; onun da dudaklarından fısıltı halinde:  “Ben de özür dilerim”  sözleri çıktı.  Bakışlar çakıştı… Sevda Hanım gözlerini hiç ayırmadan devam etti:

-Teklifimi revize ettim. Gazete çıkarmaktan vazgeçiyorum…  Gitme, kal… Misafirhane binasının yeterli bölümü sana tahsis edilsin, her türlü olanaklardan ve hizmetlerden yararlanarak, burada bizimle birlikte yaşa…  Ben, birçok sivil toplum kuruluşunun yöneticisiyim…  Özel basın danışmanım olmanı öneriyorum…  Yurt içi, yurt dışı seyahatlerde bana refakat etmeni rica ediyorum…  Şimdi, lütfen dinlen ve düşün cevabını yarın ver.

Aslında Yüksel Bey’in cevabı hazırdı… Ancak bu kez onu kıramadı, sessiz kaldı.

Sabah aşağı indiğinde Sevda Hanım’ı misafirhanenin salonunda kendini beklerken buldu… ‘Günaydın’ seremonisini müteakip, Yüksel Bey hemen söze girdi:

-Sana artık salt isminle hitap edeceğim;  Sevda,  Ben özgürlüğüne düşkün bir adamım, ‘lüks esaret’ bana göre değil…  Sense dominant bir kadın. Bağdaşamayız, beklentilerimizi karşılayamayız, yapamayız…  Birlikteliğimiz bize mutluluk getirmez…  Gel, arkadaş olalım, dostluk kuralım. Bu anlamda birbirimize çok şeyler verebiliriz.

Sevda Hanım’ın dudaklarında küçücük bir gülümseme belirdi… Hüzünlü bakışlarla başını aşağı-yukarı hafifçe sallayarak onu onayladı…  Sarıldı, Yüksel Bey’i arkadaşça öptü…   ‘Görüşmek’ dilekleriyle ayrıldılar.

Şoförün Haydarpaşa’ya bıraktığı Yüksel Çetin, peronda bekleyen trenine bindi…  Kompartımanına yerleşti…  Adana yolculuğundaki ilk km ler aşılmaktaydı…   Bolu Dağı tırmanılırken restorana geçti…  Dışarıyı daha iyi izleyebilmek için; gidiş yönünün tersine oturdu… Karlı memleket manzaralarını seyre koyuldu.

Gözü dışarda, bu dalgınlıkla yol alırken aksanlı bir kadın sesinin:  ‘Oturabilir miyim?’ Sorusuyla başını çevirdi; uzun bir boy, mevzun bir vücut, simsiyah saçlar, esmer bir ten, ışıldayan badem gözler ve tatlı tebessümle aydınlanmış çok güzel bir yüzle karşılaştı…  Şaşkınlık içinde ayağa fırlayıp, sonradan İran asıllı olduğunu öğreneceği bu Acem cazibesini masaya davet için:

“Elbette”  diyerek cevap verdi…   Çaktırmadan etrafa baktığında boş masa bulunduğunu fark etti…  Demek ki;  ‘yine seçilmişti’  Yeni bir macera başlamak üzereydi.

Gidiş ve dönüşün farklı kişilerle olsa da tıpa tıp benzerliği nedeniyle;  bu yolculukta yaşananları şöyle nitelemekteydi:  ‘DEJAVU’  

 

 

 

   

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.