garip
garip
garip

Tolstoy: Shakespeare ve Çehov’u Neden Sevmedi? / Bayram Sarı

reklam
01 Ekim 2019 0

Tolstoy’un, “Yazar Kibri” ile ezmeye çalıştığı bilinen ilk yazar Shakespeare, ikincisi Çehov’dur. Peter Sekir’in, Çehov’un mektuplarından oluşturarak kaleme aldığı “Çehov Anıları” isimli kitabında, Tolstoy ve Çehov arasında geçen şu konuşmayı anlatır: “Oyun yazarı, tiyatro seyircisinin elinden tutup, onu istediği yöne doğru götürmelidir. Senin karakterlerini takip etsem nereye varırım? Ancak oturma odasındaki koltuğa geri dönerim. Çünkü karakterlerinin başka gidecek bir yeri yok. Shakespeare kötü bir yazardı, ama sen ondan da kötüsün.”

    Charles Bukowski, “Pis Moruğun Notları”nda, “Bir keresinde adamın birinden, Shakespeare sevmediğimi yazmaya hakkım olmadığını anlatan uzun ve öfke dolu bir mektup almıştım. Gençler bana kanıp, Shakespeare okuma zahmetine bile girmeyeceklerdi. Böyle bir konum almaya hakkım yoktu. Sayfalarca bunu söyleyip durmuştu. Cevaplamadım. Ama burada cevaplayacağım. Ben Tolstoy’da sevmem,” der. Bukowski’nin, Shakespeare sevmemesi olasıdır ki, Tolstoy ile Çehov arasında geçen yukarıda sözünü ettiğim anekdota dayanmaktadır. 

    Tolstoy’un bu eleştirisi karşısında, Çehov’un verebildiği tek tepki ise, konuyu şakaya vurup, gülmek olur. Çehov’un, bu ağır eleştiri karşısında yapabileceği başka bir şey yoktur. Çünkü, Tolstoy usta, Çehov ise çıraktır. Tolstoy, Çehov’u ikileme düşürmüştür bir kere; “Oyun karakterlerim nereye gidecek,” diye düşünmeye başlar yazarken; bir yandan komik bulur, bir yandan sinirlenir Tolstoy’un sözlerine.

    Tolstoy, neden Çehov’un ve Shakespeare’in oyunlarını beğenmez? Çehov’un anlatımına göre, Tolstoy, oyun yazarlığında usta yetkinliğine eriştiği için sevmez Shakespeare’i! Ama ne kadar usta olursa olsun, Tolstoy gibi yazamamaktadır. Edebiyatta kendini zirvede gören Tolstoy’a göre, yetkinliğe erişen her yazar kendi gibi yazmalıdır. Egosu tavan mı yapmıştır ki, edebiyatın merkezinde kendini görmektedir, “Savaş Ve Barış”ın yazarı? Sorunun yanıtı tabii ki de yine Çehov’dadır:

    “Ona muazzam derecede hayranım. En çok hayran olduğum nokta da bizi, bütün yazarları hakir görmesi. Bütün yazarlara koca bir boşluk gibi davranıyor demek daha doğru olabilir. Evet, zaman zaman Maupassant’ı, Kuprin’i, Semenov’u ve beni övgülü sözlerle anıyor. Ama bunu neden yapıyor sizce? Cevap çok basit: çünkü bize çocuk muamelesi yapıyor. Bizim öykülerimiz, romanlarımız onun eserlerine kıyasla çocuk oyuncağı gibiler.” Çehov bu sözleri, Tolstoy’u övmek için mi, yoksa yaşayan en büyük yazarın karşısında göstermek zorunda hissettiği tevazudan dolayı mı söylemektedir? 

     Edebiyat dünyasında yazarların birbirlerini ve yazdıklarını sevmemesi doğaldır da, yazdıklarını sevmediğini söyleyen başka bir yazara hayranlık duyması da az rastlanan bir durumdur. Çehov, Rus edebiyatında Tolstoy’un ve kendi gibi diğer yazarları sanki edebi bir “kast”ın yazılı olmayan kuralları içinde değerlendirmektedir: “Tolstoy’un edebiyatçı olduğu bir dünyada, edebiyat ile uğraşmak hem mutluluk verici, hem de kolay. Bir edebiyatçı olarak kayda değer hiçbir şey üretmemiş olmanız dahi çok üzücü bir şey olmazdı. Zira, Tolstoy hepimizin yerine edebiyatı onurlandırıyor. O sağ olduğu müddetçe, her türlü zevksizlik gölgede kalmaya mahkumdur.” Şimdi durup düşünmek gerekmiyor mu, “Vanya Dayı, Martı, Üç Kız Kardeş ve Vişne Bahçesi” isimli oyunlar edebi zevksizlik midir ya da Tolstoy’un vurgusu ile bu oyunlar izlendiğinde/okunduğunda, karakterler bizleri oturma odamızdan öte bir yere götürmemekte midir? 

      Erdal Öz’ün, “Çehov’un Öykücülüğü Üzerine” isimli metninde, “Çehov kuru bir anlatıcı değil, bir hissettirici öykücüdür. Bir atmosfer öykücüsüdür. Bu yüzden de kendinden önceki öykü yazarlarının üstüne çıkmış, modern öykünün ilk büyük öncüsü olmuştur,” sözleri, tüm Çehov okurlarının katılabileceği tespitlerdir. Erdal Öz’ün de söylediği gibi, Çehov, hissettirici özelliğini, Tolstoy ustasına saygısını gösterirken, dostlarına yazdığı mektuplarda övgü gibi görünen yergilerini mizahi bir dille hissettirmeyi bilir.

Bayram Sarı
Bayram Sarı Diğer Yazıları
23 Nisan 1968 tarihinde Kastamonu’da doğdu. Zamanın köyden kente göç akımında ailesiyle İstanbul’a yerleşti. Okumayı öğrendiği günden sonra, kitaplar hem kaçışı, hem de tek dostu oldu. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, “Bir Yol”da dediği gibi, “Evet, pekâlâ biliyorum ki, bir gün ben her şeyi bırakıp bu küçük yola dalarsam, onun bittiği yerde bütün saadet ve hasretlerimi, eski yaşanmış rüyalarımı bulacağım, temiz, yepyeni, mesut bir adam olacağım…” O küçük yolda yazarak saadeti, hasretlerini, yaşanmış rüyalarını bulmaya çalışıyor.
BENZER KONULAR
YORUM YAZ

YAZARLAR
Hüseyin Opruklu
Bilgi yok.