Terk-i Dünya / Meryem Şahin

Dünyadayken kendimi uyutmanın sağlıklı yollarını bulmuştum. İyi bir şirkette, özel sigortalı bir iş, alışveriş, sinema, koşu bandı ve çim suyu… Bir twist şarkısının ritminde ilerliyordum, hızlı ve kıvrak. Nereye gittiğimi bilmiyordum, açıkçası, umursamıyordum da. Fakat sıradan bir gün, Starbucks’ta salata yerken, daha kahvemi bile içmemişken, hayatıma yön veren o eğlenceli müzik bir anda sustu. Bir anda bütün notalar, bütün o vuruşlar kayboldu. Yaşadığım hayat tümüyle anlamsız göründü gözüme. Ağzımın tadı yoktu. Üzerimdeki kıyafetler, parmağımdaki yüzük, ellerim, tüm bedenim sanki bana ait değilmiş gibiydi. Çatalı nasıl kullanacağımı bile bilemediğim bir an… Çevremdeki insanların seslerini duyuyordum ama ne söylediklerini anlamıyordum. Sanki harfler ağızlarından çıktığı gibi dağılıyordu. Bacaklarıma güçlükle söz geçirip kendimi dışarı attım. Taksiye atlayıp eve gitmekten başka çarem yoktu.

Kapıyı açıp içeri girdim. Karım salonda, elinde büyük bir tabak makarna, televizyonun karşısında Heidi izliyor. Öğle vakitte eve gelmeme hiç şaşırmadı, ilgilenmedi bile. Bugüne kadar Heidi izlemeyi sevdiğini fark etmiştim de bana karşı ilgisizliğini hiç fark etmemiştim. Yanına oturdum. Onunla birlikte çizgi filmi seyretmeye başladım. Clara yürüyemediği için ağlıyor, Büyükbaba çalışmaya devam etmesi için onu yüreklendiriyordu.  Karım “Aç mısın” diye sordu. Cevap vermedim. İkimiz de çizgi filmi izlemeye devam ederken ben sonunda dayanamayıp Starbucks’ta yaşadıklarımı anlatmaya başladım. O da sanırım beni dinledi. “Bir daha oraya gitme” dedi ve biraz uykunun bana iyi geleceğini söyledi. Söylediğini yaptım. Fakat o günden sonra hiçbir uyku bana iyi gelmedi.

Depresyonda olduğumu söylediler. Doktorlar bana antidepresanlar, uyku ilaçları ve vitaminler verdikçe hayat benden başka şeyleri almaya başladı. “Aldım, verdim, ben seni yendim”, çocukluğumdan hatırladığım bir tekerlemeydi. Terk edilişlerim hangi sıraylaydı bilmiyorum. Arkadaşlarımı, işimi, karımı, arabamı ve evimi kaybettim. Hayat benden giderek uzaklaşıyordu ve bir gün sonunda tümüyle benden vazgeçeceğini hissediyordum. O beni terk etmeden benim onu terk etmem gerektiği kararına vardım. Çantamı topladım ve Terk-i Dünya’ya doğru yola çıktım.

Uzun bir yokuşu tırmandıktan sonra Terk- i Dünya’ya vardım. Barakanın önünde yaşlı bir adam duruyordu. Yüzünde kelimelerin tarif edemeyeceği güzellikte bir aydınlık vardı. “Bilge, sen misin?” diye sordum. “Hayır, ben bilgeyi arıyorum” dedi. Alçakgönüllülüğü karşısında duygulandım ve yüzüne hayranlıkla baktım. Bana kim olduğumu, buraya neden geldiğimi sormadı, benden hiçbir şey istemedi. Bana karşı sebepsiz bir güven ve sevgi duyduğunu hissettim. Bilge, sadece eliyle barakayı işaret etti. Neredeyse hiçbir eşyanın olmadığı bir odayı ve köşedeki yer yatağını gösterdikten sonra gitti. Çantamı yere bıraktım, yatağa oturdum. Kapının eşiğine birikmiş cırcır böceklerinin seslerini dinledim, neredeyse tel tel birbirinden ayrılan, toz içindeki tahta duvarlara baktım. Otuz beş yıl tüm çabalarımın sonunda buraya düşmüştüm işte. Aldığım diplomaları, geçtiğim sınavları düşündüm. Çok güzel etiketlerim vardı, daha fazla etiket satın almamı sağlayan. Fakat şimdi buradaydım, sokağa atılmış minik bir kedi yavrusu gibi. Kendime acıma saatlerimin başladığını fark edince ayağa kalktım. Tüm bunların geçici olduğunu söyledim kendime. Bilge’nin yanında kalıp eskisinden daha da güçlü olacak ve hayata geri döndüğümde eskisinden daha başarılı olacaktım.

Terk-i Dünya’da kaldığım ilk günler hemen işe koyuldum. Makineleri iyiydi, biliyordum. Bilge’nin gündelik işlerini kolaylaştıracak makineler yaptım. Bilge’nin yaptıklarım karşısında çok mutlu olacağını düşünüyordum; fakat genel olarak yüzünde bir memnuniyet göremiyordum. Çok sessizdi, insanı çıldırtacak derecede sessiz. Sessizliği bozmak için ona okuduğum kitapları, yazdığım bilimsel makaleleri anlatıyordum. Hiçbir şey söylemiyordu. Aylar sonra çırpınmalarımı bıraktım. Teslim oldum. Kararlıydım, ne yapıyorsa ben de onu yapacaktım. Onunla birlikte sabahları deniz kenarında sessizce güneşin doğuşunu seyrettim; küçük tekneyle balığa çıktım; yavaş adımlarla, yanında konuşmadan yürüdüm. Bu romantik şeyleri yaparken garip bir huzur hissetmeye başladım. Yaptığımız tüm şeyleri saçma buluyordum; ama huzurluydum, hayatımda, hatta çocukluğumda bile, olmadığım kadar. Bu yüzden güneşin doğuşunu seyretme, yürümeye ve sessizce oturmaya devam ettim.

Aradan dokuz ay geçti. Bilge’yle birlikte sabahları deniz kenarında, akşamları barakada oturmaya devam ettik. Bu süre zarfında kendisinden çok şey öğrendiğimi, onun öğretileriyle dünyayı artık farklı algıladığımı ve kendimi değiştirdiğimi söylemeyi çok isterdim. Fakat ne yazık ki tüm çabalarıma rağmen kendisiyle çok az bir yakınlık kurabildim. Çünkü Bilge her şeyi az yapmakla mükellef bir kimse. Az konuşuyor, az yemek yiyor, az okuyor, az düşünüyor. İlk zamanlar bulduğum huzur da kaybolmaya başladı. Canım acıyordu. Çok fazla. Terk-i Dünya’da benden başka kimsem yoktu. Kendimi çok yalnız ve çaresiz hissediyordum. Geceleri yatağıma kıvrılıyor, karanlıkta acı içinde ağlıyordum. Neden olduğunu bilmiyordum. Canım acıyordu, tek bildiğim bu. İçimden defalarca tekrar ediyordum. “Hayat buysa, buysa hayat, daha fazla devam etmek istemiyorum.” Acılar, ateş oldu. Karanlık bir şey beni içine çektikçe çekti. Ne olduğunu bilmediğim için karanlıktı, gerçekte karanlık mıydı bilmiyorum. Etlerimi emiklerimden ayırdı. Kulağıma o ürpertici fısıltısıyla korkunç masallar anlattı. Dinledikçe ağladım. İki haftanın sonunda bir gece yarısı uykumdan uyandım. Kararımı vermiştim. Bana iyi gelmeyen, hastalığımı giderek kötüleştiren Terk-i Dünya’dan ayrılacaktım.

Gün doğmadan çantamı hazırladım ve Bilge’ye veda bile etmeden yokuş aşağı yürümeye başladım. Ağaçların hışırtısını dinleyerek yolu yarılamışken içimde tuhaf bir huzursuzluk hissettim. Gitmek istemediğim için miydi bu huzursuzluk, vedasız ayrıldığım için mi bilmiyordum. Yürümeye devam ettim. Her şeye sıfırdan başlayacaktım. Kolaylıkla bir iş bulabilirdim, şanslıysam beni sevecek bir kadın da bulabilirdim. Ama içimdeki bu huzursuzluk neden bir türlü geçmiyordu? Vazgeçtiğim için olmalıydı, yarım kaldığı için, zihnimin hep bir şeyleri tamamlama arzusuydu bu huzursuzluk… Yokuşun sonunda geriye dönüp bakmak istedim. Tepedeki yeşilliklerin arasındaki Terk-i Dünya’ya baktım. O sırada yanımdan keçi sürüsüyle bir çoban geçti. Karımla izlediğim o son çizgi filmi hatırlattı bana. Büyükbabanın, Clara’yı teselli ederken söylediklerini. “Başta çok hızlı olacak sandın. Şimdi düşündüğün şekilde olmadığını görüyorsun. Bu, sabrını zorluyor ve güvenini kaybediyorsun. Clara… Bence bu kadar korkak biri olamazsın. Tabii ki yürümek istiyorsun fakat aniden olmadığı için ağlamaya başlıyorsun.” Büyükbaba zihnimde sözlerini tekrarlayıp duruyordu. Aptal bir çizgi film işte, sen yoluna bak, dedim kendi kendime. Keçilerin arasından geçerek yürümeye devam ettim. Adımlarım yavaşlamaya ve bana itaat etmemeye başladı. Dünyaya gitmek istemiyordum. Bilge’nin önünde diz çökmeli, ondan özür dilemeliydim. Böyle yaparsam içimdeki huzursuzluğun geçeceğine inanıyordum. Yokuş yukarı koşmaya başladım.

Terk-i Dünya’ya geri döndüğümde Bilge’yi bulamadım. Barakada yoktu. Çantamı bırakıp sahile indim. Orada da değildi. Ormana yürüdüm. Güneş tepemdeydi, hava sıcaktı. Bağırdım defalarca adını. Ne bir ses vardı, ne bir iz… Barakaya geldiğimde hava çoktan kararmıştı. Başına bir şey gelmesinden korkuyordum. Güçlü ve sağlıklı bir adamdı fakat ne olursa olsun yaşlıydı. Bütün gece barakada onun gelmesini bekledim, gelmedi.

Ertesi gün dağın diğer yakasına bakmak için sabah erkenden kalktım. Tam yola koyulmuşken o sırada birinin yokuşu yavaş yavaş tırmandığını gördüm. Bilge olmalıydı. Fakat yaklaştıkça gelen kişinin uzun boylu, zayıf, kara bir adam olduğunu fark ettim. Bahçeden içeri girip beni selamladı. Tükenmiş görünüyordu. Buraya geldiğim ilk günü hatırlattı bana. Ben de onun gibiydim. Yanıma yaklaştı. “Bilge sen misin?” diye sordu. “Hayır, ben bilgeyi arıyorum” dedim. Gözleri doldu, bana hayranlıkla bakıyordu, tıpkı benim bir zamanlar Bilge’ye hayranlıkla baktığım gibi… Ona kim olduğunu, buraya neden geldiğini sormadım; ondan hiçbir şey istemedim. Ona karşı sebepsiz bir güven ve sevgi duyduğumu hissettim. Sadece elimle barakayı işaret ettim. Ona odasını ve yatağını gösterdikten sonra Bilge’yi bulmak için yola çıktım.

 

Fotoğraf: https://www.kisa.link/Lcq1

2 Yorum Terk-i Dünya / Meryem Şahin

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.