Terk Edilmiş Bir Hikâye / Elif Kaymazlı

Şarkı söyleyen bir adamın sesinde kayboldum ben. Notaları yok, sesi var yalnızca. Binlerce küçük titreyiş.  Bir hikâyenin içine atılmış olduğum zamandan gelen bir haykırış gibi.  Başka bir zamandayım, anlatamadığım. Sanki gecenin kendisi, havanın boşluğu, kanatları koparılmış bir rüzgârım. Kendimi penceresiz bir duvar gibi hissediyorum. O duvara kafamı dayıyorum, hatta içimdeki düşünceler duvara bir bir resimler çiziyor. Gözlerimi, yeryüzünün ucuna konmuş bir deniz feneri gibi resmediyor. Kalabalık bir sokak gibi içim, kendimi arıyorum. Zamanın dışında gibiyim. Kalabalığın içinde neyin sesi olduğu anlaşılamayan bir ses uğulduyor.

Rüzgâr, kulaklarıma uzaklardan yapayalnız bir nota bırakıyor. İçimdeki zaman o kadar gürültülü ki o yalnız notanın karanlığımı yırtıp bana nasıl geldiğine şaşırıyorum. Öteki gürültülerden daha insansal bir hali var. Sanki zamanın ta kendisi gibi, ben ise çırılçıplak bir eskimiş an… Bir el, uzanıp yalnızlığıma kıyafetler giydiriyor.

Güneş, kadehimdeki şarap kızıllığında, içiyorum. Şairin dediği gibi, “ Beni böyle güzel havalar mahvetti.”

Gökyüzünün tavanına baktığımda imgeler görüyorum. Sanki bana bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Sonra gözlerimin derinliğinde başka bir imgeyle karşılaşıyorum. Bu bir dut ağacının gölgesi… Belki de bu dut ağacı, şu gökyüzü bir aldanıştan başka hiçbir şey değil.

Düşüncelerim bir cinin heybesindeki umutlar gibi ama heybeyi açınca solmuş yapraklarla karşılaşıyorum. Bir eylül şarkısını andırıyor. Bu şarkıyı anlatmak istiyorum, ama anlatamıyorum. Benim gibi yalnız bırakılmış sözcüklerle bir hikâye yazıyor birisi; onları çoğaltıp, giydiriyor. “Beni de çoğalt” diyorum sessizce. Duymuyor. “Bir cesetten farkı yok yazdıklarımın” diyor. Yalnızca bir sözcük bile olsa, duygularımın ağını yırtıp çıksın istiyorum.

Şarkı söyleyen adam hala devam ediyor. Yüreğim titriyor. “Aman tanrım” diyor içim.

j’ai quitté ma maison (Evimden ayrıldım)

Ma vie, ma triste vie(Hayatım, hüzünlü hayatım)

Se traîne sans raison (Sebepsiz yere sürünüp gidiyorum)

J’ai quitté mon soleil, ( Güneşimden ayrıldım)

j’ai quitté ma mer bleue (Mavi denizimden ayrıldım)

Leurs souvenirs se reveillent ( Hatıraları canlanıyor)

Parmak uçlarımla dokunuyorum, gözlerimin kenarındaki hikâyemin çizgilerine; bu şarkıyla birlikte yanaklarımdan bir şeyler süzülüyor. Sanki hayatım bu şarkının özü gibi. Beni yazan, nasıl bir yüksekliğe koydu ki seni, ulaşamıyorum. Zaman geçmişin giysilerini giysin, senin ellerini bulsun, bana uzatsın istiyorum. Ellerim içimin boşluğundaki yalnızlığımı çoğaltıyor.

Oysa ben yazarın yazdığı terkedilmiş bir hikâye kahramanıyım. Sırf bu yüzden varoluşumu bir türlü kavrayamıyorum. Güçsüz, yapayalnız sözcükten başka bir şey değilim. Güçsüz olan beni çoğaltmaktan çok, terk ediyor. Oysa beni yazan eller, benden daha güçsüz olduğunun bilincinde değil.

Birini sevmek, kendini veriş, körlük ister. Sevmeye nedenler arasan da bulamazsın. Düşünmeye kalkarsan o uçurumdan kendini atamazsın, çünkü sevmek bir nevi uçurum gibidir. Tutkularla dolu bir uçurum… Sen o uçurumdan beni attın ve arkamdan gülmeye başladın.

“Yoo gülmedim.”

“Sesli olarak güldün” demedim, “kelime kelime güldün, harf harf acıttın canımı. Sonra acı çekmemi izledin. Verdiğin gibi de aldın sevdiğimi benden”

“Almadım, sen yapamadın.”

“Yapabilirdim ama bir umut izi koymadın içime.”

“Belki de umutları göremeyecek kadar körleşmiştin.”

“Gösterseydin içimi, tutardım bir ucundan. Şimdi ölü tutkularımla yaşıyorum.”

“Yaşadığını sanıyorsun.”

“Yazık! Bana neler yaptığını göremeyecek kadar körsün.”

“Başına gelenleri hak ettin sen. Ruhsal sağlamlık içinde oluşun canımı sıktı.”

“Şimdi de öldürecek misin beni? Unutma ki ölürken yüce laflar söylemiş o kadar çok kahraman var ki… Belki de sen yazmayacaksın benim söylediklerimi.”

“Ölüm ayrıcalıklı bir durum, bir yüceliktir.”

Gülerek, “Evet, sevdiğimi öldürdüğünde o yüceliğini gördüm. Nasıl yaptın? Acımadan bir kalemle nasıl üstünü çizdin?”

“Benim duygularımın olmadığını mı düşünüyorsun? O ana gelişimi her düşündüğümde içim titredi, hatta ağladım.”

“Yani sen ağlayabiliyorsun öyle mi?”

“Ben bir insanım. İnsan olmanın gerektirdiği duyguları hissetmem neden tuhafına gitti?”

“Sen bir yazar olarak bir gözyaşının hikâyesine tanıklık ettin mi?”

“Bu hikâyemde yürümeyen bir şeyler vardı. Belki de yolumu kaybetmiştim. Oysa elimden gelen her şeyi yapmıştım.”

“Anlatsana bana yapmaya çalıştığın neydi?”

“Bir yazar kahramanına her şeyi anlatmaz sadece yazar. Onunla ilk öpüştüğün günü hatırlıyor musun?”

“Hatırlıyorum. Boğucu bir sıcağın ardından tenime değen yağmur damlaları gibiydi. Bir zamanlar yokmuşum ve onunla, varlığıyla var olmuş gibi hissetmiştim. Bedenimin coğrafyasını keşfeden bir kâşif edasıyla geziniyordu limanlarımda. Hiçlikten çıkıp  ben olmuştum. Hayatımda ilk defa bir zafer kazanmış gibiydim. Şimdi aklımı tarumar eden gülüşlerine asıyorum bir bir kendimi. Nasıl unuturum onu ‘Seni seviyorum’ deyişini, öpüşünü, bir çiçeği koklar gibi koklayışını, beni alıp bulutlara götüren sevişini, sevişini, sevişini…

“Benim düşündüğüm gibi düşünmüyorsun sen. Kılını bile kıpırdatmadan kelimelerin senin çevrende bir çiçek bahçesi düzenlemesini istiyorsun.”

“Ben bu kadarını istemedim hiçbir zaman. Sadece güzel duygular hissederken güzel de bir şeyler olsun istedim.”

“Sen bir eylemcisin. Söylediklerime inanmıyor gibisin.”

“Sana inanacak olsam her şeyi beni düşündüğün için yaptığını kabul etmem gerekir. Bana vermiş olduğun, hem de bir hiç için vermiş olduğun bir hayat karşısında şaşırmış durumdayım.”

“Bir tiyatro oyuncusu gibi rolüne kendini koyverdin. Kendini unuttun. Sahnenin sadece bu yanındaydın, ötesinde yoktun ki sen. Dibini göremediğin kara deliğe düşmek üzereydin, oradan kurtardım seni.”

“Şimdi ne oldu? Geçmişe takılıp kaldım. Orada yaşamak, burada yaşamaktan daha mutlu ediyor beni. Gözlerimi kapatıp hala o anda yaşadığımı düşünmeye çalışıyorum.”

“Yüzün neden karanlık ve soğuk? Ölü birisi gibi bakıyorsun.”

“Kederli mi buldun yüzümü? O yüzü bu hale getiren, gölgeleyen, şekil veren sensin. Sen beni öldürmüyorsun ben seni terk ediyorum. Hiçbir yaşama nedeni bırakmadın bana. Denediğim bütün nedenlerimi aldın. En şiddetli korkuların içine attın beni. Umutlarımı da sevdiğimle beraber öldürdün. Beni de öldüreceğini söylüyorsun. Bil ki korkmuyorum senden. Yaşayan her insan mutlaka kaybetmeyi yaşayacaktır. Sen de beni kaybederek yaşayacaksın. Oysa ben öldükten sonra da yaşayacağım. Beni yırtıp atsan bile. Mutlaka hikâyelerinin birinden bakacağım sana. William Golding’in kahramanı Jocelin dediği gibi ‘Tüm sevgilerin iyi olduğu bir hayat tarzı olmalı, bir sevginin diğerini alt etmeye çalışmadığı, aksine diğerinin gücüne güç kattığı bir hayat tarzı olmalı.’

“Bir insan kendisiyle konuşarak yüreğindeki acıları iyileştirebilir. Son defa Enrico Macias’ın “J’ai Quitte Mon Pays” şarkısını dinlemek istiyorum.

Açar mısın?”

Fotoğraf: https://www.kisa.link/Lcql

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.