Telefon Çalıyor / N.Sezgin Özaytekin

Telefon çalıyor… zırrr… zırr…

–  Kaç saattir bilgisayarının başında oturuyorsun, kalk biraz dolaş,  bacaklarına kan gitsin. Çay getirirken baktım “Telefon çalıyor… zırrr… zırr…”diye yazmaktan başka bir şey yapmadın. Bakıp bakıp duruyorsun ekrana. Radyasyon da alıyorsun bol bol. Gözlerin tam bozulacak… Bu yaştan sonra ne bu böyle öykü yazmak…  Sanki öykücü baba diye nam salacaksın âleme.

Kafamdaki zırrr zırrr gitti yerine vır vır geldi. Vırr… vırr…

–  Ben yukarı çıkıyorum, kalk dolaş biraz, dolaş…

Yukarı çıkınca biraz rahatladım ama öykü yazmam için verilen konu kelimeleri aklıma hiç bir şey getirmiyordu.

Telefon çalıyor zırrr… zırr… diye de konu olur mu canım ?

– Zırrr… zırrrr…

–  Kapı çalıyor, baksana, aşağı gelmemi mi bekliyorsun yoksa, kalk yerinden biraz…  Sele sepeti gibi oldu popon. Bak şu kapıya…

Birden kendime geldim, dalıp gittiğim düşüncelerden.  Eşim haksız da sayılmazdı. Odam karma karışık. Yeni aldığım kitaplar, incelemek için çalışma masamın başka bir köşesine yığdığım dosyalar. Odam tam bir çıfıt çarşısı. Allahtan odamın penceresi deniz ve adalar manzaralı. Küçük yelkenlilerin güzel havalarda papatyalar gibi deniz üstünde süzülüşleri, ada motorlarının gidiş gelişleri, pencereyi açınca odama dolan en güzel parfümleri bile kıskandıracak deniz kokusu beni benden alır da huzur ve mutluluk salar ruhuma.

– Zırrrr… zırrrr…

– Bak şu kapıya…

– Tamam,  tamam canım bakıyorum. Sende de bir telaş, bir telaş.

Kapıyı açınca şaşkınlıktan küçük dilimi yutacak gibi oldum. Sol tarafı pembe, sağ tarafı yeşil kıvır kıvır  afro saçlı, yanakları allıkla kırmızılaştırılmış, dudakları kenarlarından düzensiz ufak tefek taşmalar yapmış koyu renk rujlu kalın dudaklı, kısa boylu, Desigual  havalı rengârenk, soyut desenli  etekleri belden aşağıya genişleyen elbisesiyle, elinde  üstü yıldız kırmızı parlak pullarla süslü  kısa bir asa  tutan  topluca bir hanım duruyordu. Nutkum tutulmuş, şaşkın şaşkın bakıyordum.  Sessizliği o bozdu.

– Saatlerdir   “Telefon çalıyor… zırrr… zırr…”   sinyallerini evrene gönderen siz misiniz?

Nasıl cevap vereceğimi bilemedim.  Kem küm, ben, şey, yazı, öykü falan derken, o tekrar sözü aldı:

– Ben telefon sesi perisi zırrr zırrrr Simbelin.

– Buyurun Simbelin hanımefendi,  buyurmaz mısınız?..

Birden bire ağzımdan çıkan bu davetime hiç duraksamadan icabet etti. Parlak pullarla kaplı, kısa topuklu ayakkabılarını çıkartmayı bile teklif etmeden içeri girdi ve sanki daha önceden bir çok kereler gelmiş gibi odama doğru yürüdü ve dinlenme koltuğuma oturuverdi.  Hayret eşimden de ses çıkmıyordu. Tam bir şey içer misiniz diye sormak içimden geçerken:

– Su soğuk su, içim yandı. Zaten on ikinci kata da yürüyerek çıktım. Terledim, susadım.

İçerden soğuk suyu getirirken , aklımdan neden uçarak gelmedi, acaba  diye geçti. Elimden suyu alıp bir dikişte içti.  Derin bir oh çekip

–  Biliyor musunuz  eskiden uçardım, dedi. Şimdilerde pek iş olmadığından hamladım.

– Şey… Zırrr  zırrr Simbelin peri hanımefendi, kabalık gibi olmazsa sebebi ziyaretiniz nedir?

– Evrene  telefon çalıyor diye  düşünce salıyorsunuz. Aslında ben pinekliyordum da, baş peri Sila rahatsız olmuş. Beni dürtüp uyandırdı, gelip sormam için.  Bugünlerde  bana çok iş düşmüyor biliyor  musunuz? Eskiden kablolu telefonlar çok yaygındı, kafamı kaşıyacak vaktim olmazdı. Hatta stajyer periler de çalışırdı yanımda. Şimdi cep telefonları çıktı. Artık herkes kafasına göre ses istiyor. Kimi kuş, kimi müzik. Senfoniler, davul, korna,  türkü… Ama zırrrn sesi tek tük… Oysaki ne ümitlerle başlamıştım işe.  Grahambel  bin sekiz yüzlerin sonunda telefonu icat edince  Sila beni çağırdı ve bu telefonların zırrr perisi  sen olacaksın dedi. O zamana kadar ne yapıyordun diye sorarsan  önce  duman, sonra posta kuşu, tık tık tı kı tık  telgraf perisiydim.  Tabi teknoloji değişince telefon periliğine  yatay geçiş yaptım.  Akıllı telefonlar çıkınca niye bu işte kaldın dersen, biraz ihtiyarlık biraz da teknolojik zorunluluk.  Her akıllı telefonda elli yüz tane farklı ses var,  eh on,  on beş tane de telefon markası. Sila bu işi stajyer perilerle idare ediyor, malum ben de biraz balık etliyim.

Konuşma böyle giderken, ben ziyaret sebebi sorumu yineledim. Baygın gözlerle bana baktı Simbelin. Esnedi, düşünür gibi gözlerini tavana dikti, dudaklarını büktü..

– Bilmem, Sila git dedi , geldim.

– Şey… Hanım efendi, siz yoğun çalıştığınız dönemlerde neler yapardınız.

Canlandı birden Simbelin. Arkasına yaslandı.

– Ahhh… Ne günlerdi o günler. Hep   zırrr diye çaldırırdım telefonları, ancak duyanlar farklı duyardı. Bazen acı acı, bazen normal, bazen de heyecanlı bir olayın fon müziği gibi.  O zamanlar senin gibi öykü yazmaya hevesli olanlar, “Telefon acı acı çalıyordu ” diye başlarlardı yazmaya . Filmlerde de bir başkaydı. Korku filmlerinde korkutur, aşk filmlerinde ya mutluluk haberi verir, ya da hüsran ederdi. Şimdi öylemi ya?  Mehter marşı çalıyor, adam açıp, yoldayım  abi, gelip takcam camları  veya, Çırpınırdı Karadeniz  çalarken , bir yumuşak abi , “Tatlımmm, ağdadan çıktım , şimdi geliyorum” diyor. Hele en komiği, İmam, mevtayı  nasıl bilirdiniz diye sorunca birden çalmaya başlayan  “Dürriye’min güğümleri kalaylı, fistan giymiş etekleri alaylı”  türküsü. Cemaat hep birden kafayı çevirip adama bakarken, beyaz sakallı  bir dedenin cebinden torununun ayarladığı  “Oynama şıkıdım şıkıdım Ah yanar döner, a-acayipsin ” çalması, işi daha aynalı hale getirmez mi?

–  Ben ne yapacağım bu durumda Simbelin hanımefendi.  Demek ki,  zırrr sesi güncelliğini yitirmiş. Şimdi ben  onun yerine başka bir ses buldum desem, öykü hocası hanım efendi  kibar, anlayışlı biri olduğundan, ya da yaşı geçmiş şu adamı şimdi sıkmayayım düşüncesiyle , he he der de, ben arkasına ne yazacağım?” Her şey o sabah  acı acı çalan ‘İzmir’in dağlarında çiçekler açar’ la başladı veya “Deniz kenarındaki bir balıkçı kahvesinde birbirlerinin gözlerinde eriyorlar ,  elleri birbirini sıkıca kavramış, aniden telefon  “Ordu’nun Dereleri, Derin Derin Çağlıyor , Kalk Gidelim Sevdiğim , Annem  Evde  Ağlıyor” diye  aşıkların kalplerini hoplatacak gibi çaldı ile mi başlayacağım.

– Olmuyor Simbelin hanım efendi, olmuyor. Şu elinizdeki küçücük asa ile bir yardımcı oluverseniz. Kâğıtlarımın üzerinde öykü belirse.

– Ay olur mu öyle,  ben zaten öykünün parçasıyım.

Ne demek istemişti bu Simbelin hanım şimdi? Onu mu yazmalıydım? Nasıl yazacağım? Hiç tanımam, hiç bilmem. Hanım duymasın da, tipim bile değil. Şuradan çıkıp, bir kafeye gidelim , bir şeyler içip laflayalım desem,deli saraylı gibi giyinmiş bu kadından utanırım yahu.  Eşimin de sesi çıkmıyor, ne oldu acaba . Hâlbuki merak ederdi…

– Bakın beyefendi, “Telefon tatlı tatlı zırrn diye çaldı. Kapıda çok güzel bir peri vardı. Peri benim aklımı başımdan aldı”  şeklinde başlasanız…

– Yok, yok olmaz ben gerçekçi  öyküler yazmayı tercih ediyorum.

Arkasına yaslandı, gerindi, esnedi.Bir bardak su daha istedi.  Onu da bir dikişte içti. Garip olanı suyu o içiyor, ayıptır söylemesi ben sıkışıyordum. Patlayacak gibi oldum. Tabi o bir peri, su içince, dışarı atma işini en yakınındaki ben üstleniyorum. Gitse de ben de koşsam tuvalete.  Ama kalkmak bir yana, koltuğa daha bir yerleşti, göz kapakları da kapanıyor yavaş yavaş .  Bir yandan içtiği suyun sıkıştırması, bir yanda odamda uyuyan rengârenk kadını eşime nasıl açıklayacağımın telaşı.

– Simbelin hanım, Simbelin hanım durun, uyumayın. Bu doğru değil. Bari bir konu verseydiniz…

Peri , uyudu. Uyudu ve  horlamaya başladı aniden. Horlaması   yüksek volümlü zırrr zırrrr değil mi?

–  Eyvah,  komşular da meraklanacak, hele eşim, aşağıya inince neler düşünecek.

Demeye kalmadı eşim yüksek sesle ismimi haykırmaya başladı.

– Enes, Enes, sustur şu çalar saati. Kafam şişti. Komşuları da uyandıracaksın. Kalk, kalk hadi!

Kan ter içinde yataktan fırladım. Çalar saatin üstündeki düğmesine basarak sesini kapattım. Gözlerim bir an peri Simbelin’i  aradı. Anlaşılan öykü konusu bende epey gerginlik yaptı.  Sabah yürüyüşünü yaparken yeni yazacağım,  öyküde Simbelin karakterini nasıl kullanacağımı düşünmeye başladım.

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*