garip
garip
garip

Teleferik/ Nuran Taşhan

reklam
01 Kasım 2019 0

Uçtuğumu söylüyorlar.
Ne rüzgâr esiyor boynuma,
Ne ciğerim acıyor nefes aldıkça.
Yine de uçtuğumu söylüyorlar.
Kanatlarım bir alete ödünç.
Onlar dışarıda, ben içeride.
Onlar vuruyor pat pat.
Ben sanıyorlar.

Teleferik, ağır ağır yükseliyor. Ara sıra bir gıcırtı ile duruyor gibi olup sonra devam etmesi içini huzursuz ediyor. Aşağıda Deniz ile bileti alırlarken iki adam aralarında teleferiğin bakımı ile ilgili konuşuyordu. Kısa boylu tıknaz olan, dudağındaki sigarasını yakmak için ceplerini kurcalayan diğerine sormuştu:

-Bakımını yapıvediler mi?

-Yapıvemediler daha, gecikti yine Hasan ama yoldaymış, gelir. Sıkıyosa gelmeyiversin, geçen seferkine Müdür Bey ses etmedi ama bir daha olursa kesiverir valla.

-E iyi madem, var mı istediğin gideyom ben, ya da dur şu insancıklara mı sorayım son bir istedikleri var mı, 3000 metreye çıkmadan? (gülerek)

-Hadi Mustafa, tutma beni, git başka yerde eğlen, işim gücüm var.

-Tamam, gideyom ya. Çay gattım, içerken bi kalktığını görüverem.

Bunun sarkastik bir şaka olduğunu düşünmüştü. Tam binmek üzerelerken yolcularla eğlendiklerini varsaydı. Şaka olduğu anlaşılmasın diye o kadar ciddi olduklarını, gerçekten inandırıcı olmak adına alay hissi yaratmadan, aralarında azıcık bile gülüşmeden, kendisi gibi kulak misafiri olanları tedirgin edecek ayrıntılar vererek, öylesine bir sohbet gibi hafif ve önemsiz diyaloglar. İnandırıcılıkları muhteşem. 

Çelik halatın ucunda bir camdan bir kabin. Ne uçak gibi uçuyor, ne araba gibi sürülüyor, ne balon gibi serinlettiği var, ne tren gibi sallıyor. Sanki bir hamalın sepetine patates gibi yerleştirilmişler, kuru kuru yükseliyorlar gökyüzünü. Olimpos planını yaparken Tahtalı dağına çıkan teleferik olduğunu öğrenince çocuk gibi sevinmişti. İşte Adrenalin. Deniz düzeltti heyecanını. O, kendi kendine teleferiğin bisikletle yokuşlardan indiğinde olduğu gibi, göğe yükseldiğinde sarsıla sarsıla epey bir heyecan yaşatacağını sandı. Oysa ne hızı, ne yüksekliği hissetmeden tıngır mıngır çıkarmış teleferik. 

Yukarı çıktıkça bulutları yakaladılar. Çamların üzerlerine şal gibi örtülü bulutlar. Yamaçlarda sarı, turuncu minik çiçekler, yeşilin bin bir tonu. Nefes kesici çalılar. Olabildiğince düzensiz, sırasız, özgür. Bu doğduğu gibi kalan, düzelmesi gerekmeyen manzaranın kokusunu içine çekmesine engel bir cam var. Bu havayı soluyamamak içini daraltıyor. Kollarını uzatıp dokunabilmek istiyor. Minicik bir delik olsa oradan başını uzatıp tepelerin, bulutların kokusunu içine çekse. Tepelerdeki oksijenden ciğeri yansa. Bu muhteşem manzarayı teleferik denen tamamen kapalı bir kafesin içinde dolaşmanın saçmalığı üzerine düşünüyor. Camlar açık olmalıydı. Ama soğuk havalarda ne olacak, o zaman yazın açılan kışın kapanan bir şey olsun. Ya da hep açık olsun, soğukta çıkmak ne güzeldir, kalın giyinsin insanlar, zaten 5 dakika sürüyor yukarıya varması. Soğuk hava hayattır.

Tepeye vardıklarında çay kahve molası verilecek, herkes inecek, şehrin manzarasını izleyecek, bol bol fotoğraf çektirecek, teleferiğe tekrar binmeden köşedeki hediyelik eşyacıdan magnet ya da bileklik alacaklar. Teleferik ile yukarıya çıkmak denen olay bu. Neden açık yapsınlar ya da içeriye hava girebilecek bir delik açsınlar, neden insanların dışarıya elini kolunu değdirebilecekleri bir boşluk yaratıp tehlikeye atsınlar. İçinden Deniz’in seslendirdiği bu cevap mantıklı geldi, yine de keşke onun gibi dokunmayı seven insanlar için özel turlar yapılsa. O da uygun olmaz, sonuçta burası turistlik bir yer, özel tur olsa türlü türlü insan var, evlilik teklif edeni, doğum günü kutlayanı hatta daha beteri manyağın biri burada intihar etmeye kalkacak, gereksiz riskler. Niçin, 3 kuruş daha para kazanmak için mi, zaten belediyenin malı, umurlarında değil ki para. 

İyi be tamam dedi kendine. İçinden bunları düşünürken vardılar bile. İnsanlar indi. Sağa sola dağılıp fotoğraf çekmeye başladılar. Türk kahvelerini sipariş ettiler. Kahveler gelir gelmez sigaralarını yaktılar. 20 dakika molada kendileri için önceden belirlenmiş tüm keyif alma standartlarını sergilediler. Canları istese de istemese de sigara, canları çekse de çekmese de kahve… Manzaraya adam akıllı bakmadan, nasılsa fotoğraf çektiler, hızlı hızlı, zafer işaretleri, eşekkulakları, ya da bakmıyorlarmış gibi, uzaklara dalmışlar gibi. Yalandan pozlar pozlar.

Onlara takılan gözünü oradan alıp manzaraya yöneldi. Tahtalı dağından bütün Tekirova’ya baktı, uzakları, bulutları, tepeleri, karşıki dağları, gökyüzü ile birleşen çizgisinden nerede başlayıp nerede bittiğini kestiremediği denizi izledi. 

Deniz ile arasındaki mesafeyi izledi. Bu şehre Deniz için gelip denize ne kadar uzak hissettiğini. Denizin ikisine iyi geleceğini zannederken denize karşısından bakmanın ruhunu nasıl yatıştırdığını düşündü. 

Neden ilkbahar, sonbahar ve kış daima yaz mevsimine teslim olur? Temmuz’da dağa çıkıp tatil yapmak, denize girmek karşısında neden hep kaybeder? Yazın müze gezmezler, yazın yayla gezmezler, yazın köy gezmezler, sonra yazın neden suyun içinden kafasını çıkartamaz da arta kalan 3 mevsimde soğuğa tutkun yaşar. Kavuşamaz. Bir yanlışı var gibi.

Her seferinde yazın yola çıkarlar. Çıplak ayakları kararsız ve mesafeli bir şekilde çakıl taşlarını ezerken, deniz her seferinde onu suya girmeye ikna eder. Islatır. Gökyüzünden karşı kıyıya bakarken aklından bunlar geçti. Denize kavuşur kavuşmaz bir balığın peşine takılıp günlerce, haftalarca, aylarca bırakmayışını. Sarhoş aklını, bira tutan sarhoş parmaklarını, sudan buruşmuş ellerini, güneşten kızarmış tenini, Temmuzun yalancı boyası yüzüne gözüne renk verecek diye kanıp nasıl kolay vazgeçtiğini diğer mevsimlerden.

“İlle birini seçeceksin, mecbur.”

 “Yaz mutluluğu garanti mi ediyor? Sarhoştun. Aklın karışmıştı.”

20 dakikalık mola bitti. Aşağı dönüş yolculukları daha kalabalık gerçekleşti. Bindikten sonra fark etti ki eğer 20 dakikadan fazla kalmak istiyorsa yukarıda, bir sonraki inişi bekleyebilirlermiş. Pişman oldu. Artık harekete geçti teleferik. Ve çıkarken hissetmediği o adrenalini şimdi inerken hissetmeye başladı. Belki şimdi daha kalabalık oldukları için çok sallanıyor içinde olduğu kafes, belki yokuş aşağı daha hızlı indiği için. Beklediğinden de hızlı iniyorlar. Bu denli bir adrenalin yaratmayı göze alacak güvenli bir sistem yok kabinin içinde. Tutacak sayısı az, insanlar ayakta, oturanların koltuklarında emniyet kemeri yok. 

İlk başta dilediğinden, tatil köylerinde denediğinden, , lunaparklarda bindiklerinden daha kontrolsüz, daha hızlı iniyorlar. Önceleri kahkahalarla şamata yapan üniversiteli bir grubun kızlarından çığlıklar yükselmeye başladı. O ana kadar içinden sohbet ettiği eşi Deniz’in omzuna yüzünü bastırdı. Bütün ağırlığını onun üzerine verdiğinin farkında ama aksini yapmasına imkânı yok. Ayaktalar ve onun da arkasında insanlar üzerine abanıyorlar, ellerinde olmadan. Deniz’in ezilmesinden korktu. Deniz’in nefessiz kalmasından. Bu kadar hızlı savrulmaktan da korktu. Gözünü Deniz’in kollarına kapatıp ne olacaksa olsun, beklemeye başladı. Deniz ezilmesin.

Her zamanki sakinliği ile dayanıyor Deniz. Sırtına batan demir parçasını, onunla birlikte üzerine gelen insanların ağırlığı itiraz etmeden kabul ediyor. Geçmesini bekliyor Deniz. Ne yerini değiştirmek için hamle yapıyor, ne ezildiğini söyleyip insanların işbirliğini istiyor. Olduğu yerde öylece kalıyor. Ne de omzuna gömdüğü başını tutup, gözüne bakabiliyor, onu sakinleştiriyor. 

Deniz, başına gelenlere hiçbir şey demez. İyi ya da kötü. Deniz durur. Deniz dalgalanmaz. Deniz coşmaz. Deniz, girdiği diğer denizler gibi değil.

Tam ortada bir yerde takıldı teleferik, hareket etmiyor, aşağı inmiyor kafes, çelik halatın ucunda sadece yolcuların ağırlığına bağlı olarak sallanmaya başlıyorlar. Takıldı diyor insanlar. Ve o takılı yerde kalmaya devam etmezlerse aşağı çakılacaklarını söylüyorlar panik içinde. Kontrolsüzce aşağı inerlerse aşağı çakılırlar. Önce Deniz çakılır. Çünkü bu eğimde herkes ister istemez onun üzerinde gibi. Genç kızlar ağlıyor. Neden asılı kaldıklarını anlamaya çalışıyor. Tesadüfen mi, bir güvenlik mekanizması gereği mi, hareket ederlerse aşağı kaymaya devam ederler mi, onun Deniz’i koruma ve ezilmesini engelleme şansı var mı? 

Bakımının yapılmadığı, şaka zannettiği konuşmayı hatırlıyor. Bir dahaki sefere kafası kırılacak olan Hasanın nasıl biri olduğunu düşünüyor. Düşünecek bir şeylere ihtiyacı var çünkü gittikçe havasızlaşan küçük bir kabinin içinde 12 kişiler. 

8 üniversite öğrencisinden başka 2 çift. Diğer çiftin erkeği telefonunu çıkarıp dışarıdan birilerine ulaşmaya çalıştı. Bir iki kişi ile konuştu. Konuştuğu kişileri iyi tanır gibi bir yakınlıkta. Sonra herkese dönüp, bir arıza olduğunu ve hemen düzeltilip kısa süre içinde normal bir şekilde tahliye edileceklerini söyleyen güvenli bir konuşma yaptı. Üniversiteli gençler bununla yetinmeyip birkaç soru daha sordular. Onları yanıtladı. Anlattıklarından buranın yabancısı olmadığı anlaşılıyor. Öğrencilerin paniği üstü örtülü bir kahkaha gerginliğine döndü. Aralarında şakalaşmaya ve bekledikçe sakinleşmeye başladılar. Deniz ve o artık Deniz’in sırtını koruyacak bir pozisyona geçtiler. Kabin sakinleşince herkese açıklama yapan adam yanındaki kadına fısıldayarak bir şeyler söyledi. Sonra onu kollarının arasına alıp saçlarını okşadı, alnında biriken boncuk boncuk teri üfledi. Sakinleştirdi.

Adam kadını kollarının arasına alıp yatıştırdığı andan itibaren adama küsmüş gibi yüzüne bakmıyor. Bakışlarını ona doğru ve onun ilerisine bakıyor. Onu atlayıp daha uzaklara bakıyor. Yolunun üzerinde bir adam ve nefesiyle serinlettiği bir kadın var, gözleri onlara uğramadan ileriye bakıyor. Çalıların, yamaçların, seyrelen bulutların, kayaların ilerisine bakıyor. Oradan bir şey gelir sansınlar gibi, nöbette gibi, gözlüyor. Kafası çok meşgul, aklı hiçte adamda kalmamış gibi. 

Soğuk soğuk. Uzun uzun. Kesik kesik bakıyor. Adamı tam görebileceği gibi ama aslında hiç fark etmemiş gibi. Bu yaptığının saçmalığını bilse de. Başımı adamdan dönüp çeviremiyor başka bir yere.

Adamın kadının küçük ellerinin parmaklarını tek tek öptüğünü görmüyormuş gibi yapıyor. Kadının küçücük yüzünde o uzun parmakların yanağını okşayışını fark etmiyormuş gibi yapıyor. Ara sıra bileklerini ovduğunu, cep telefonundan fotoğraflar çıkartıp bakarlarken kadının gözünün içine nasıl baktığını, gülerken sağ tarafından gördüğü dişlerinin ne kadar düzgün ve beyaz olduğunu, dudaklarının kırmızısını, yavaş yavaş terleyen ensesini, sol kaşının üzerindeki dikiş izini, ayak bileğini, kolundaki dövmeyi, hayatın içine dalmaktan korkmadığını anlatan çizgileri, hiçbirini görmüyormuş gibi yapıyor. Hatta bir müddet sonra adamı cezalandırmak istercesine iyice yokmuş gibi, orada hiç olmamış, öyle iştahla yaşamışsa da fark edilmemiş gibi üzerlerine dik dik bakıyor. Adamın kendisinin farkında olduğunu, ilgisini çektiğini ve merakla gözlerine baktığını anlıyor. Körmüş gibi davranıyor. Çok uzaklara dalmış bir kör gibi…

Gençler artık yatıştı. Adam ve kadın sonrasına bakmadan âşık. Deniz durgun. Kendi kör.

Her şeyi görmekten yanmış gözleri. Görmekten kaybetmiş. Kayıp giden zamanı, atmayan kalbi, durulmayan ruhu görmekten kör. Çelik halatın ucunda, minicik bir penceresi bile olmayan bu camdan kafesin içinde, Antalya’da, 3000 metre yüksekte, dağların ve bulutların arasında, karşısında canlı mı canlı bir adam, gözünün içine baka baka bir kadını severken, Deniz susmuş, Deniz durgun. 

Kesiversin Müdür Bey, Hasan’ı. Hasan gelme. 

Hasan gelme de düşelim.

BENZER KONULAR
YORUM YAZ

YAZARLAR
Hüseyin Opruklu
Bilgi yok.