Taraça / Hasan Sabah

Taraçada… Kaskatı kesilmiş öylece duruyor, bakışları uzaklara, alabildiğine yalnızlıklara uzanıyordu. İlgisiz bir şekildi ufuk.  Bulutlara yalanlar yüklenmiş; acı yağmıştı yüreğine yalnızca.

Yaz akşamı, yağmur ertesi, gökkuşağı yok, gece. Hiçbir ânın güven telkin etmeye mecalinin kalmadığı zamandı şimdi. Acınası ve dokunaklı bir hali vardı.  Nadiren ağlardı… Ağlıyordu.

Düne kadar coşkuyla bakardı, dağın ardından güneş doğduğunda sevinçle avuçlarını birleştirir, parmak uçları göğe gelecek şekilde şükranlarını sunardı yaratana. Saatine baktı, on üç yaşından beri kolundaydı.  Bu modeller artık yoktu ya artık; önce dalga geçmişler, sonrasında retro sevenler kıskançlıkla bakmışlardı saatine.

Günün hep aynı saatinde karşılaştığı bir adam vardı. Kendi kirine pasına, üzerindeki kendinden geçmiş kıyafetine bakmadan nasıl da özenirdi.  O da her geçişte gülümser, bazen eline bir kaç lira sıkıştırır, bazen de az ilerdeki büfede karnını doyurur, gözleri dolarak onu izlerdi ve nedense hiç konuşmazdı. Bu babacan adama muhitte Nuri Baba derlerdi.  Herkesin hayır duasını almış,  ardından bir lahza bile kötü söz duyulmamış, nezaketi ve nüktedanlığı ile örnek gösterilen bir şahsiyetti, bu sözlerin anlamını seneler sonra kavramış ayrıca onu yaşamanın tadına varmıştı.

Nuri, gece hiç uyumamıştı. Erkenden yataktan kalkmış salonda bir aşağı bir yukarı yürürken vermişti kararını. Saatin tik takları eşliğinde düşünceleri berraklaşmış, giyinmiş eşi Leyla’ya dudak ucuyla bir hoşça kal demiş ve işine gitmek üzere sokağa çıkmıştı.  Her gün aynı yoldan yürür dostu ahbabı çok olduğundan on beş dakikalık yolu çay kahve molaları ile en az bir saatte alırdı. Her zamanki gelişinden önce iş hanı girişindeki dükkânına ulaşmış,  sade kahvesini söylemişti. Dalgındı, her daim sağ bileğinde olan saatini takmadığını fark etti.

Sekiz – dokuz yaşlarında diye düşündü adam, oğluyla aşağı yukarı aynı yaşta. İsmini hiç sormamıştı. İnanılmaz bir saflık güzel yüzünde. Evinde çocuk sesi duymayalı epey vakit geçmişti.  Geçen yıl bu zamanlar neşeli sesler evi dolduruyordu peki ya şimdi? Vakit hızla ilerlemiş, düşünceleri bedeninden önce sokağın girişinde durmuş, az sonra olacakları bekler gibiydi. Öğlen ezanı okunmaya başlamıştı.  Dükkânın kepengini indirdi ve hızla evinin istikametine yürüdü.

Az önce tatlı bir yağmur vardı, gökyüzü gülümsüyor, sanki az sonra olacakları muştuluyordu.

Şemsiyesine usul usul dayanıp kararlı adımlar ile ebemkuşağını peşinden sürükler gibi yolun karşısından ona doğru gelen adamı gördü ve çocuk gülümsedi. Adam geldi elini uzattı ve hiç konuşmadılar. Avuçlarının içinden ona geçen sıcaklık ve bir anlık bakış soruya imkân tanımamış, sessizce yürümüşlerdi.

Nuri; çocuğun elini bırakmadan cebinde anahtarları aradı onca bozuk paranın içinde bulması zor oldu.  Anahtarı yuvasında çevirdi, Leyla uzun mavi tek parça elbisesi ile çıktı karşısına. Baktı; baktı… Kimdi bu çocuk, üzerinde eskimiş gri bir tişört, altında dizleri yırtık pantolon ve naylon terlikleri ile bu çocuk kimdi?

Kollarına takıldı gözleri ve yaklaştı tedirginliğini terk edip kucakladı çocuğu.  Gözlerinden yaşlar boşandı birden.  Nuri şaşırmış; Cemil bu ani sevgi gösterisinden ürkmüştü. Leyla’yı sessiz sakin karanlığından bu an çıkarmıştı.

Birisi elinden tutmuş, onu evine getirmiş yeni kıyafetler giydirmiş, saçlarını kestirmiş, banyosunu yaptırmış ve yepyeni biri haline getirmişti Doğumundan ve eski yaşamından tek taşıdığı şey ,ismiydi.

Adına ne kadar da çok yakışmıştı şimdi, yüzünün güzelliğine de hakikatli bir kanıt; Cemil .

Müsaadesiz bir sahiplenme!

Tekdüze bir yalnızlıktı onunkisi, kimse adını sormamış, yalnızca başını okşamış geçmiş, bazen birkaç kelime konuşmuş,  giderken cık cık cık sesleri eşliğinde üzgün ve çaresiz hallerini sunmuşlardı yalnızca.

Sefil ara sokaklardan kurtulduğuna nasıl sevinmişti. Tılsımlı bir çocuk;  gözleri çakmak çakmak derlerdi onun için. Dudaklarında yarım yamalak bir şarkı olurdu hep, gülümsemesine yapışmış.  Her an dudakları kıpır kıpır. Çıplak kolları bebek taşırmış gibi kavuşmuş hep aynı köşede beklerdi.

Beş yaşında iken; babası anlatırdı. Soğuk bir sarı imiş doğduğunda, ağaçlar yapraklarını terk ediyor, toprağa kavuşuyor, rüzgâr çıplak dallara anlatıyormuş uzak diyarlardan taşıdığı dertlerini.

Nasıl tılsımlı bir anlatıştı.  Bin bir gece masallarından fırlamış gibiydi sözcükler ya da lirik bir anlatı ustasının öyküsüne başlangıç cümlesi. Kulaklarında çınlarken bu sözcükler, nasıl da gök gürültüsü gibiydi, şimdi ise yalnızca bir fısıldayış; mutluydu…

O eve ilk adım attığında anahtar yuvasında dönerken onun da masalının kapısı aralanmış ve yeni bir dünyaya atmıştı güvensiz adımlarını.

Sığ yalnızlıklarda, akşamın sakinliği yüzüne vurmuş boş gözlerle bakıyordu ufka.

Âna döndü birden.

İçeride şalına sarılmış usulca gözyaşı döken Leyla annesiydi, sadece gerçek olan. Önünde sofistike sözleri ile kendini zorlayan, tasavvura imkan tanıyan öykülerin anlatıcısı; Saatçi Nuri. Mahalledeki her çocuk yetimdi şimdi; İş hanındaki her çırak da öyle.

İlgisiz bir şekildi ufuk; Nuri babası olsa illa ki bir şeye benzetirdi ufka uzanan bulutların şeklini.  Şimdi o yoktu ve her şey anlamını yitirmiş gibiydi.

Sol eli ister istemez sağ kolunun üstüne gitti.  Çiçek aşısını okşadı.  O günde üzerinde gri bir tişört vardı çiçek aşısının göründüğü, bugün de!

Uzaklara uzandı bakışları, babasını uğurladığı gecede. Omuzlarındaki ağırlığı şimdi daha fazlasıyla hissediyordu, taraçadaydı; Nuri babasının inanılmaz öykülerini dinlediği.  Saatine baktı sağ kolundaki,  sonra çiçek aşısına.

Neden ben dedi; sonra şans…

1 Yorum Taraça / Hasan Sabah

  1. Muhteşem, derin, sarsıcı… İnce bir anlatım tekniği.. öykünün içinde yer almamak mümkün değil.. kaleminize, yüreğinize sağlık!!

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*