Talihsiz / Kenan Şahbaz

Elindeki viski kadehini indirdikten sonra telefonunu eline alıp annesini son kez aradı. Babasız geçirdiği otuz iki yılını dolduran, çocukları için gençliğinden vaz geçen annesinin sesini duymak istedi. Doğrusal sinyal seslerinin ardından gelen operatör mesajından sonra mesaj kutusuna dönüp gelen bütün mesajları tekrar okudu. Ne zaman telefonu açmasa orada unuttuğunu söylerdi. Yine mutfakta olmalıydı. Korkusu ve tedirginliği yavaş yavaş geçmeye başlıyor, ama yazılanları okudukça Betül’e öfkesi katlanıyordu.
“Orospu” dedi içinden. “Bok vardı çekip gidecek. Artık olmuyormuş. Olmayan ne idiyse?” İki senedir en ufak bir çaba göstermeden öyle her küçük atışmanın sonunda aynı sözü tekrar edip duruyordu. “Olmuyor!”
“Bok olmuyor!” dedi. Sesi yükselmişti bu kez. Yeni mesaj kutucuğunu seçip boş bir mesaj panosu açtı, parmakları harflerin üzerinde boş boş gezinmeye başladı. Sanki telefonun içinden Betül’ün ellerini okşuyor, oradan onu çekip evine, yuvasına geri getiriyordu. Kararsız harfler ardı ardına bir çayırlığın dingin karmaşası gibi anlamsız kelimeler oluşturmaya başladı. Ekranda beliren harf sürüsünün hepsini sildikten sonra titreyen parmaklarını telefondan çekip kol kenarları tarazlanmaya başlayan eski kahverengi koltuğun üzerine fırlattı. Bir sigara daha yakıp küllüğü boşaltmak üzere çöp kutusuna yöneldi. Çöpü akşamdan kapının önüne çıkarmayı unuttuğu için dolup taşıyordu. Kim bilir en son ne zaman çıkarmıştı. Çöp çıkarıp vermeyince kapıcı bile nicedir zile basmayı bırakmıştı artık. Salonun köşesinde saksıda duran kauçuğun dibine döktü elindekini. Çöple uğraşırken diğer elinde parmaklarının arasında duran sigara orta parmağının ikinci boğumunu yaktı, ani bir hareketle elini sallayıp külünü halının üzerine silkti. Küçük kazasıyla gülümsedi kendisine. Halının üzerindeki külle uğraşacak halde değildi. Yanığın acısını almak için sigarayı dudaklarının arasına sıkıştırıp elini biraz daha sallayıp soğuttu.

Dönüp koltuğuna yerleşirken telefonu bir kez daha titreşti. Taksitli banka kredi tanıtımlarından birisiydi. Her ne olursa olsun onun için artık hiç bir şeyi değiştiremezdi. Kıymetli mesaj kutusunu işgal etmesin diye hemen silip gönderdi çöp kutusuna. Yıpranmış bedenini koltuğun üzerine pelteye dönmüş bir parça et gibi bıraktı.

Karşısında duran tek bekârlık eşyası kitaplığına göz gezdirip buradan hayatına sızan karakterleri hatırlamaya çalıştı. En sevdiği Raskolnikov’u bir katil değil, intihar etmiş bir yalnız olarak düşünürdü. Planladığı o yaşlı kadının ölümü değil aslında kendi intiharıydı. Biraz melankolik  Felix, talihsiz Candide, biraz Nar Ağacı’nın Settarhan’ı gibi gördü kendini. Can Şenliği’nin Hüseyin’i, Yaban’ın Ahmet Cemal’i, kitaplarıyla takıntılı bağlar kuran Bay Kien’i… Hepsinin ortak talihsizliklerini kendi hikâyesinde buluşturdu. Betül de Bay Kien’in karısı gibi Therese’ydi artık onun için.

İster canlı ister cansız her ilişki bir biçimiyle çıkara dayanırdı mutlaka. Ama karısı yalnız kendi çıkarı gereği evlenmişti onunla. Son yıllarda kendi isteklerinden vazgeçmeye sürekli fedakârlık yaptığını düşünmeye başladı. Tatile Betül ne zaman isterse o zaman gider, ne zaman acıkırsa o zaman yemek yer, kiminle ne zaman istese o zaman görüşürdü. Betül en küçük isteğinden dahi vaz geçmedi beş yıldır. Çocuk meselesi gündeme geldiğinde beden ölçülerinden, devam etmediği okulundan, başlamadığı işten, dem vurmuştu. Hiç bir gerekçesinin bir kıyısında o yoktu. Her birisi kendi başınalığının birer ilmeğiydi. Bildiği tüm küfürleri içinde kabaran öfkesiyle haykırdı. Haksızlığa uğramışlığına isyan edip bir sigara daha yaktı. Viskisini yudumlarken eski sevgilisi Aysel geldi aklına. Telefonunu kurcalayıp eski resimlerini bulmaya çalıştı. Tek bir resmi dahi yoktu. Düşününce Betül’ün kıskançlık krizlerinden birisinde eskiye ait ne varsa yok ettiğini hatırladı, bir küfür daha etti. Bir tek şey kalmıştı eskilerden kurtarabildiği, o da bir ajandanın arasına sıkıştırılmış mesajlaşmalarının dökümleriydi. Birbirlerine yazdıkları her kısa mesajı saklayıp bir kâğıda not etmiş, sonra hepsini toparlayıp ajandanın içerisinde karısının hışmından kurtarmıştı. Hemen kalkıp kitaplarının arasına özenle yerleştirdiği ajandayı bulup çıkardı. Neyse ki karısı kitaplarla pek ilgilenmez hatta salonda işgal ettiği yerden dolayı şikâyetlenirdi. Kitaplığı atıp yerine camlı bir vitrin koymak istemiş belki de bir tek bunu başaramamıştı. Mesajlara göz gezdirip yazdıkları şiirleri okudu. Ne kadar safça ve acemilikle yazılmış aşk sözleriydi. Gülümsedi kendi kendine. “Ne çocukluk, ne güzel!” dedi.
Kâğıtları sehpanın üzerine bırakıp telefonuna uzandı yeniden. Annesini bir kez daha aradı. Bu saatlerde müsait olmalıydı. İki çalmadan sonra sıcak sesiyle karşıladı. Havadan sudan konuştular öylece. Hafta sonu için davet ediyordu annesi. Dayısı da gelecekmiş. “Betül’le toparlanın gelin, biraz dinlenirsiniz. Hem biliyorsun bu mevsimde buranın denizi çok güzeldir.” Gözleri yaşardı. Söyleyemedi annesine. Üzmemek için “Tamam annecim! Görüşürüz.” deyip kapattı. İşkencesini uzatmaya daha fazla dayanamadı. Eczaneden aldığı adrenalin ampulünü kırdı, viskisinin içine katıp hepsini birlikte bir dikişte bitirdi. Bir kez daha karısından gelen son mesajı okudu.
“Olmuyor artık. Zorlamanın âlemi yok. Henüz yaşlanmadan, önümüzde zamanımız varken bitirelim. Bugün avukata vekâlet verdim. Boşanma davasını açacak. Lütfen zorluk çıkarma!”
Ne kadar büyük bir aşkla evlendiklerini düşünmek istedi ama onlarınki bir çoğu gibi sıradan bir ilişkiydi. Büyük bir aşk yaşamış sayılmazlardı. Hemen her alışkanlığına tutkuyla bağlandığı için karısı da sağalmaz bir tutkuya dönüşmüştü. Kendisi için artık mesajda yazdığı gibi önünde yaşanacak bir zaman görmüyordu. Kalbinin atışları hızlanıyor, görüşü keskinleşiyordu. Bütün tüyleri diken diken olurken kararından emin, ağır adımlarla kalkıp yatak odasına yürüyüp yatağın üzerine oturdu. Yastığın yüzünü okşayıp Betül’ün kokusunu çekmeye çalıştı biraz. Gardırobun aynasından yüzünü inceleyip elleriyle bir güzel sıvazladı. Gözlerinin altında mor halkalar belirmiş, kırçıl sakalları beyazlamıştı. Başucundaki düğün resimlerindeki mutlu ifadeden eser kalmamış, seğiren kasları aşağı doğru inip abus bir yüz olup çıkmıştı. Yatak ucundaki komodinin çekmecesinde duran tabancasını aldı eline. Metalin soğuğu parmaklarına işlerken biraz içi titredi.

Yeni mesaj kutusunu açıp bu kez kararlı parmak hareketleriyle büyük harflerle “SEN BİLİRSİN!” yazdı, gönderdi.

Şarjörünü kontrol ettikten sonra nicedir eline dahi almadığı tabancayı beline takıp dışarıya çıkmak üzere kapıya yöneldi. Kunduralarını ayağına geçirip dışarıya attı kendini. Handiyse apartmanın kapısına gelene kadar merdivenlerde bir sigara bitirdi. Kapıyı iteklerken cebinde telefonu titreşti. Betül’den gelen mesajda “?” yazılıydı. Ne demekse soru işareti. Neyi anlamamış, ne cevap beklemişti? Hava kararmak üzere, güneşten sızan son ışık hareleri uzaklaştıkça gölgeleri incelen bir iplik gibi uzatıyordu. Tenhalaşan sokaktan geçip caddedeki otobüs durağına yürüdü.

Kafasında bütün mesajları tartıp dururken insanların bakışlarıyla aklından geçenleri okuduklarına dair bir his geçti içinden, rahatsız olup kafasını öne eğdi. Sinirden seğirmeye başlayan sol gözünü ovalayıp sakinleştirdi. Bu insanların hiç birisini Betül meselesi ilgilendirmezdi. İnsanların kendi problemlerini çözemezken başkalarınınkine burnunu sokma hususundaki gayreti garip bir durumdu. Bu kadar meraklı olunmasına katlanamıyordu. Otobüs hemen gelmese elinden bir kaza çıkabilirdi de neyse ki gelen otobüs kurtardı bu insanları gazabından.

Yedi durak sonra inip adresini barodaki bir arkadaşı aracılığıyla rica minnet bulduğu, Betül’ün üniversiteden beri tanıştığı avukat arkadaşının evine gitti. Kapıyı kendisinden bir taze çiçek kadar genç duran, gözlerinin rengi ardındaki soluk ampulden çalan ışıkla değişen bir adam açtı, arkasında ise Betül adamın beline sarılmış duruyordu. Karşılaşmanın verdiği şaşkınlıkla her ikisinin de gözleri iri birer nazar boncuğu gibi büyüdü.

Henüz kimse ağzını açıp ses çıkarmadan belinden çıkardığı silahı adamın göğsüne doğru ateşledi. Ateş edene kadar ne olduğunu anlayamamışlardı bile. Çığlıklar ata ata odanın içine kaçan Betül henüz bir kaç adım atmıştı ki sırtından iki el atışla vurduktan sonra kapıyı itekleyip eve girdi, ardından Betül’ün başucuna gidip yere çömeldi. Ağlamak istiyor ama gözyaşı bezlerini saran sıcaklıktan damlalar buharlaşıp gözünü yakıyor, ağlayamıyordu. Yapmak istediği her şeyi daha önceden enikonu planladığından olsa gerek öfke dışında hiç bir duygu kırıntısı hissedemiyordu. “Artık tamamdır, vakit geldi.” dedi içinden. Derin bir nefes alarak gözünü kapattı ve silahı şakağına dayadıktan sonra işaret parmağını kapatan kaslarını bütün gücüyle kastı.

 

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.