sakarya escortsakarya escortsakarya escortsakarya escortsakarya escort

Sürükleniş / Egehan Koşar

01 Ocak 2019 0

İnsan kendini nerede kaybeder?
Yapmacık ilişkilerin bir parçası olmak insanı yalnız hissettiren bir zorunluluktan öte bir anlam taşımadığı zamanlarda başlayan içe dönük bir arayış bu.
Geçmişle yüzleşmeye başladığın anda, toplumsal bir kimlik edinme çabasının seni kendine ne kadar yabancılaştırdığını anlamak ve yaşadığın onca yılda, kendine ve çevrene kanıtlamaya çabaladığın benliğinin enkazı altında kalmak. İnsan dünyayı anlamlandırdığı tüm bu gerçekliğin yıkılışını izlerken, çaresizliği karşısında şaşıp kalıyor. Peki, tanımadığı bir senle yaşamak ne hissettiriyor olabilir insana?
İçinde beliren her şeyden uzaklaşma isteği öyle bir hal alıyor ki insan kendiyle bile yüz yüze gelmek istemiyor. Belki gelse de tanıyamıyor zaten kendini.

Ama maalesef insan, insan olan yanından ayakları üzerinde kaçamıyor.


Peki koşarak kaçamıyorsak….


Kendi gerçekliğimizin sığlığı ve kendimize yabancı oluşumuzla ne yapacağız? Fikri olan? Ben bilmiyorum.

Şimdilik bir yabancı olarak 21.yy’nin boğucu atmosferinde sürükleniyorum. Sürüklenenler, karşılaşırsak selam vermeden geçmeyin, çok darılıyorum.

İnsan kendini nerede arar?
İnsan yavrusu dünyaya aşağılık duygusuyla gözlerini açıyor, bunu ben değil değerli ağabeyim Adler söylüyor. Diyor ki: “Bebek ona bakım veren bir yetişkin olmazsa hayatta kalamayacağı için ebeveynlerine olan ihtiyacı ona kendini aciz ve aşağılık hissettiriyor. Tam da burada başlıyor bireyin üstünlük çabası. Aşağılık duygusunu yenmek için bir ömür boyu çabalıyor insanoğlu.” Birde ekliyor: “Sağlıklı insan sevebilir, sosyal ilgi geliştirebilir ve çalışabilir.” Peki, kaç kişi sevdiğini ve sevilebildiğini hissediyor, kaçımız kendi dünyamızın kaosundan sıyrılıp başkalarının gözünden hayatı yorumlayabiliyoruz, kaçımız bu dünyaya fayda sağlıyor? Dünyaya gözünü açtığı andan itibaren ilgiye muhtaç olan insan yavrusu, büyüdükçe yalnızlığıyla nasıl baş ediyor?
Bunu da bilmiyorum. Dedim ya şimdilik sadece 21.Yy’nin boğucu atmosferinde sürükleniyorum. Yine de sizlerle karşılaşmayı dört gözle bekliyorum.

Yazıya zihnimi kurcalayan bazı düşüncelerle başladım. Bu kısımdan sonra tanışmanın en iyi yolu olarak düşündüğüm kendimden bir parça şiir, kısmende felsefe ve psikoloji ile devam etmeyi tercih ediyorum. Buraya kadar okuduysan, merhaba ben.

Masamdan Dünyama
Tam olarak bir yerde değilim bugün.
Bazı güneşler ısıtıyor içimi
Ya da bir patikada kristalleşiyorum
Memleketimden yahut Varta’dan oluyorum bazen
Kimi zamansa darılıyorum kendime
Aslında bugün pek anlamıyorum
Ellerim cebimde yürüyorum kaldırımları
Huysuzlanıyor köpekleri sokakların
Bunu da kasvetime bağlıyorum
Ellerim diyorum, ah ellerim!
Bu anı masamda yaşayıp bitiriyorum
Selam gönderiyorum sizlere
Geçtiğim yerlerden
Beni azda olsa yaşatınız rica ediyorum
Aitsizliğime hizmet ederek
Günaydınlar ve iyi akşamlar diliyorum

Şiirin öznel oluşuna nasıl da hayranım. Bu şiiri okuyacak olan her kişi farklı bir anlam çıkaracaktır. Bu şiiri kimi güzel kimi ise çirkin bulacaktır. (Bunun bir şiir bile olmadığını düşünenler çıkacağına bahse varım.) Buna karşın insanoğlu olarak biricik oluşumuza ne kadar değer veriyoruz?

Dünyayı anlamlandırma sürecimiz nasıl gerçekleşiyor, hiç düşündünüz mü? Bir duruma nereden yola çıkarak iyi ya da kötü sıfatlarını yakıştırıyoruz? Dünyaya yeni gelmiş bir bebek için bu basit bir süreç olarak değerlendirilebilir belki. Bebek için ona doyum veren şey iyi, ihtiyaçlarını karşılamayan(doyuma ulaştırmayan) şey kötüdür. Acaba böyle midir? Ya da insanoğlu soyut düşünme geliştirmeyi öğrendikçe, sosyal bir bağlamda benliğini geliştirdikçe iyi ya da kötü kavramları onun için ne anlam ifade etmeye başlar?

Peki, herkes için geçerli bir gerçekten söz edilebilir mi? Örneğin:

“Voohoona yerlilerinden birisi, Batılı bir antropoloğa, 2+2=5 der. Antropolog merakla bu sonuca nasıl ulaştığını sorar. “Sayarak elbette,” der yerli. “Önce bir ipe iki düğüm attım. Sonra başka bir ipe iki düğüm daha attım. İki ipi birbirine bağladım, beş düğüm etti.”

Evrensel bir gerçeklik taşıdığını düşündüğümüz şeyler bile bağlama göre geçerliliğini yitirebiliyorsa gerçeklik nedir?

Yazının başından itibaren kendi sürüklenişime doğru bir yolculuğa çıktım ve bu yazıyı okuyacak kişileri bir nebzede olsa bu yolculuğa ortak etmeye çalıştım. Başından beri eklediğim fotoğraflar okuyanı ortak etme çabamın bir parçası olarak bu yazıda yer aldı. Sonuçta dünyayı, duyumsal bile olsa, bir başkasının gözünden deneyimlemek bir yaşantıya ortak olmak değil midir?

Kendi gerçekliğinizi bulduğunuz ve sürüklenmediğiniz yarınlar dilerim.



BENZER KONULAR
YORUM YAZ