Sultan Su Esen; “Zaman ve mekânlara ancak rüyamda ulaşabiliyorum, ya onlar bana konuk oluyor ya da ben oralara gidiyorum kolayca. Sokakta selamlaşırken hangi zamandayız örneğin…”

 

Söyleşi: Mehmet Şen

 

Bu ayki söyleşi konuğumuz “Rüya Gözlüğü”nün yazarı, Sultan Su Esen. Kitap ilginç, yazar çok yönlü olunca ortaya keyifli bir söyleşi çıktı. Umarız okurlarımız da bizim kadar keyif alır.

sultan su esen2

Rüya Gözlüğü’nde anlatıcı sözcükleri tersten okuyor ya ben de soruyu tersten sormak istiyorum: “Sultan Su Esen kim değildir?” Kimlerden kaçınır, nelerden hoşlanmaz, nerede olmak istemez?

…Sorunuza yanıt olur mu bilemem. Ben de herkes gibi hoşgörülü bir ortamda yaşamak, yazmak isterim. Örneğin Küba’yı gezdim gördüm, beğendim. Hani, ‘Veni-Vidi-Vici’ demiş ya ünlü bir kişi. Orada huzur vardı. Ufak tefek şeyler dışında, Ankara’da özellikle de Kuşadası edebiyat çevresinde bulunmaktan mutluyum. Aşırı hırslı değilim, kendiliğinden bir şeyler yürüyor. Kalem arkadaşlarımı seviyorum.

Sorunuza gelirsek, tersten okuma nedeni rüyadaki bulanık görüntü, gerçeklerden uzak, aslından farklı… Bir bakıyorsunuz yazıya ters bir karakter girmiş, öykü kahramanı olmaya çalışıyor. Kimseyi bildiklerinden ya da bilgisinin kaynağı nedeniyle yargılamıyorum. Ama kişi durduğu yeri iyi bilmeli, bilgi birikimini göz ardı etmemeli. Yalnız kendini görmemeli. Edebiyat yönlü ve ciddi bir sanattır. Birikim ister, estetik, dil, teknik ve konu seçimi ister. Kalem de belli ölçüde özgürlük ve güven ister…‘Kimi insan yazar konuşamaz, kimi insan konuşur yazamaz, kimisi hem yazar hem konuşur’ sözünün doğruluğuna inananlardanım. İkisini birden yapabilenlerin hayranıyım.

Şair, öykü yazarı, ressam, öğretmen… Birçok kimliğiniz var. Bu farklı kimlikler arasında sizi en iyi tanımlayan hangisi?

Bence güzel sanatların tümü birbirini besler. Örneğin ben şiirle yazmaya başladım. Uzmanlar şiirlerimin öykü ağırlıklı olduğunu söylediler, beni öykü yazmaya yönlendirdiler. Şimdi şiir yeniden gündemime girdi. 21 Mart 2018-Dünya Şiir Günü’nde Mehmet Akif Ersoy salonunda, Ankaralı şairler şiirlerimizi okuduk. İlgi yoğundu. Neden? Çünkü şiir, ölçüsünü bilmek koşuluyla, edebiyatın hem anası hem de babasıdır. Bizlerin bildiğimiz geçmişten günümüze zaman dilimlerinde şiir eski; roman, öykü, deneme vb edebiyatın yeni türleridir. Yani henüz yazının olmadığı dönemde şiir vardı. İlyada ve Odessea lirik anlatının ilk ve önemli örnekleridir. Yakın zamana gelince Goethe’nin Faust eseri bile lirik yazılmıştır.

sultan su esen3Ülkemizde her üç beş kişiden biri şairdir denir.

Doğrudur. Bu tez dilimizin gücünü gösterir. Anadolu nice uygarlıklara analık etmiş, ozanlar, âşıklar yetiştirmiştir. İnsan belleği de onu kulaktan kulağa taşımıştır. Yüzyılları ağızdan ağza aşıp gelebilen manilerimiz, burçak yolmalarında, tarlalarda dile gelmiş, âşıklar üç telli bağlamalarıyla, dilin gücünü kanıtlamış, acıyı, sevinci tınılarıyla yorumlamışlar, hoşgörüyü yaymışlardır. Edebiyatımız onlarla beslenmiştir. Şiire yakışan, melodik bir dilimiz vardır. Ünlü şairimiz F.H. Dağlarca “Türkçem, benim ses bayrağım” diyerek özetlemiştir bu durumu. Dilimize gereken önemi veremiyoruz ne yazık ki. Oysa Türk dili dünyada konuşulanlar arasında ilk sıralardadır. Acı ki, Türkçemiz geri itilip başka dillerde eğitim verilmektedir. Kırklı yılların şairlerini, yazarlarını bugün yetiştiremiyoruz. Her gün biraz daha hırpalanıyor dilimiz. Kimileri günümüz olaylarını başkalarının alfabesiyle “Vay Pi Ci” yorumluyor. Bana soruyor komşularım bu ne demek diye. Bu yorumlardan eğitimimiz, yazınımız etkileniyor. Anglo Sakson dilinde yazılmış eserler revaçta. Yerel diller öteleniyor. Elbette kimi yabancı sözcüklerin karşılığı yok, onları ‘televizyon telefon’ gibi teknik terimler olarak alıp kullanıyoruz. Bizim yabancı bir sözcüğe bulduğumuz en güzel örneklerden biri “Computer” yerine “bilgisayar” deyişimizdir. Öte yandan biz “Televizyon”a Türkçe karşılık bulamazken Almanlar,“Fernsehen / radyoya Rundfunk”demişlerdir kendi dillerinde. Ama bilgisayarın karşılığını da henüz bulamamışlardır.

Dergilere gönderilen yazıları bir okusanız, ne çok yazım hatası ile karşılaşıyoruz.

Yazma sanatının birincil ögesi dilin ustaca kullanılmasıdır. Ne demiş Atalarımız: “Ne ekersen onu biçersin. “Çocuğa ne öğretilirse onu alır… Günümüz okullarında hangi dillerin öğretileceği tartışılırken; Arapça dua edip İngilizce eğitim veriyoruz. Türkçeyi yine Anadolu’nun ücra köşelerine sürgüne gönderiyoruz. Ne demektir bu; ne ettiğimiz duayı, ne de okuduğumuz öyküyü, romanı anlayamayacağız. Ağızsız, dilsiz bir toplumun kime ne yararı olabilir? Nereye sürükleniyoruz? Şiir, roman, öyküyü nasıl yazacak yeni kuşaklar? Dilim dilim güzel dilim, demek kafatasçılık değil… Dünyada soğuk savaş köstebekleri birbirinin gözünü oyuyor.

sultan su esen4Şiir, öykü, deneme, gezi notları, anı, günce, kitap tanıtımı gibi pek çok türde ürünler verdiniz.  Rüya Gözlüğü’nde bütün bu türleri birleştirmiş gibisiniz.

Ukalalık olmasın da, yukarıda saydığınız türlerin dışında çocuk edebiyatı, roman, çok az da çeviri alanına sarkmış bir açgözlüyüm ben. 2010 yılında Koza Yayınlarından çıkan “Aslı’nın Dürbünü”gençlik romanıdır. Edebiyatın hızı zamana koşut gider. Bu dönem hızlı üretim ve tüketim dönemidir. Aksi halde geride kalır, yok olursunuz.

Yazmayı seviyorum. Ama “Rüya Gözlüğü”nde kendimi frenleyemeyerek öykünün klasik kurallarının dışına çıktım. Buna “yeni bir akım” denebilir mi bilmiyorum. Kimi edebiyatçılar, fantastik ve post modern arası bir üslupta takılıp ısrar ediyorlar. Ben de diyorum ki “post” aşmak ise, her yenilik bir “post” tur, birbirini aşmaktır. Acaba ilk çağlardaki söylemin gerek tarihi olaylara göre, gerekse sanatsal açıdan değişmesi çağdaşlaşmak, yenilenmek ise “post” aşama olarak kabul edilebilir mi?

Post modern sınır tanımaz, her devirde elde olanı aşmak ister. Onu edebi akım olarak kabullenme yıllarca tartışıldı. Fantastik ile kıyaslandı, karıştırıldı. Fantastik ise, doğaüstü, masalsı anlatılardır. Bin Bir Gece Masalları gibi… Post Modern’i akım olarak ele alırsak, yanına başka bir isim eklememiz gerekebilir. İşte tam bunu tartışırken Uzay Çağı’na girmişiz çoktan, değil mi? Minikler uzay yolculuğuyla ilgili konuşuyor, yazıyor, çiziyor şimdi.

Edebiyatta akım tartışması çok su kaldırır. Nasıl ki şiirde hece veznini bırakıp serbest vezne geçildiyse, öyküdeki yazma tarzı da neden değişmesin!? Önemli olan okuyanda bir tat bırakmak, ufuk açmak. Söz sanatı değil mi edebiyat? Benim üslubum da ilklerden olabilir(mi?) bilmiyorum buna okur karar verecektir. Ben de kendimi bir değişimin içinde buldum. Öyküleri bir yanıyla özgür bıraktım. Kalıplarından da taştılar, kendilerini de aştılar. Dediğimiz gibi edebiyat bir anlatım sanatıdır. Bu yıl Yunus Nadi öykü ödülünü alan Yiğit Bener’in kitabı için de benzer şeyler yazıldı. Anladığım kadarıyla o da klasik anlatımdan uzaklaşmış…

Rüya Gözlüğü’ne dair yazılan eleştirilere hakkında ne düşünüyorsunuz?

Farklı bir ürün ortaya koyduğunuzda önce yadırganabilirsiniz, ama edebiyat dünyası onu zamanla ayıklayacak ve hak ettiği yere koyacaktır. “Rüya Gözlüğü” hakkında onlarca olumlu yazı çıktı. Görülen o ki, “Rüya Gözlüğü” okuruyla barışık… Birkaç olumlu eleştirinin ardından, kitabı bir kez daha okuyunca, “Allah Allah, bunları ben mi yazmışım?” dedim. Doğrusu sevindim. Demem o ki, önemli olan eserin eleştiriye değer bulunması, tartışılıp konuşulmasıdır, olumlu ya da olumsuz…

sultan su esen 5 “Rüya Gözlüğü”nün dikkat çeken ilk özelliği, kapak tasarımındaki sadelik. Kapakta küçük bir gözlük karşılıyor okuru. Kitaba adını veren bu büyülü gözlük hem uyutuyor, rüya gördürüyor hem de uyanıkken görülmeyen gerçekleri gösterip uyku kaçırıyor. Bize biraz bu “Rüya Gözlüğü” metaforunun ortaya çıkışından bahseder misiniz?

Düşünüyorum da kitaba neden “Rüya Gözlüğü” adını verdim. Biraz kendini gizlemek, öne çıkmamak mı acaba? Sevgili örneğin, yazıda bile olsa ne demek sevgili… Utanma duygusu. Ama aşksız sevgisiz bir yazı kuru olur, sevgilinin adı da Rüya! Toplum sorunlarına duyarlı olsan da sorgulanırsın. Osman Nuri Poyrazoğlu hocamıza geçmiş olsun, bir karşılamamızda: “Ya Hoca Hanım, kitapta bile utangaçsın!” demişti.

Kitabın türü hakkında birçok tartışma oldu. Rüya Gözlüğü, otobiyografik bir romandır diyenler de oldu, bu bir öykü kitabıdır diyenler de… Bu tartışmalar hakkında ne düşünüyorsunuz?

Ben önceleri de fantastik öyküler yazıyordum. Bu kitaptakilere de kimileri fantastik, kimileri post modern, kimileri otobiyografik dediler. Nehir öyküler, kısa roman, novella diyenler de oldu. Demek ki her birisinden bir şeyler almış ya da hiç birine benzemeyen, kendine özgü… Şükran Kozalı Deliler Teknesi’nde;“Çok beğendim ama roman olarak yazılsa daha iyi bence” diye yazmış. İnci Gürbüzatik, “Çok güzel ama okurun beklentisi, merakı içinde kalıyor, biraz daha açar mısın?” diyor. Bence fazla söze gerek yok, sözcüklere gereği kadar mana yüklediğimi sanıyorum. Konuyu okurun yorumuna bırakmak isterim. Aksi halde okura düşünecek fazla bir şey kalmayabilir. Bir başka yazarımız Zehra Ünüvar ise, Kuşadası KUAKMER Kültür Evi’ndeki konuşmasında, “Sultan Su kendine özgü üslubunu değiştirmemeli, herkes bu tarz yazamaz.”dedi. Aynı şekilde, “Kadın mizah yazarımız az, senin kalemine mizah yakışıyor, eski tarzını bulmuşsun, devamını diliyorum” dedi, Mucize Özünal. Rüya Gözlüğü’nün üslubu ve içeriği hakkında gerek yazılı gerek sözlü yorum belirten tüm okur ve yazar dostlara selam sevgimle diyor, her sözlerinin benim için çok değerli olduğunu söylüyor, teşekkür ediyorum.

sultan su esen7Kitabı okurken dünyayı kendine yük edinmiş bir yazarın rüyaya sığmayacak şeyleri bir kitaba sığdırdığını gördüm. Bu, aynı zamanda sizin yazar olarak duruşunuzu da yansıtıyor sanırım. “Gâvurköy’ün Boranı” öykünüzden başlayarak toplumcu gerçekçi çizgide yazdığınızı söyleyebilir miyiz? Yine bu bağlamda sormak isterim, bir yazarın okura karşı sorumluluğu nedir? Neden yazıyoruz?

Doğrudur. Gerçekten de dünyayı üzerime yük ediyorum. Olaylara tepkisiz kalanlara imreniyorum bazen. Korkmak ya da cesaretli olmak, olayları ciddiye almak insani duygulardır. Çocuklar, çaresizler adına gereksiz gördüğüm savaşların rüya değil gerçek olması ürkütüyor beni. Kavgasız gürültüsüz bir süreçte dünyaya konuk olmak ne güzel olurdu.

Toplumcu gerçekçi çizgiyi unutmamaya çalışıyorum, doğrudur. Ancak fantastik ve modernist anlatımda zaman, sınır tanımayan üslubumun farkındayım. Zaman ve mekânlara ancak rüyamda ulaşabiliyorum, ya onlar bana konuk oluyor ya da ben oralara gidiyorum kolayca. Sokakta selamlaşırken hangi zamandayız örneğin…

“Aslı’nın Dürbünü ve Rüya Gözlüğü” adlarının birbirine ne kadar benzediğini söyledi yazar Ali Günay, Haber Net sanal site ve Deliler Teknesi’nde yazdı Rüya Gözlüğü hakkında, Çok iyi ve derinlemesine bir inceleme. Gözlük ya da dürbün, arkasına saklanmak, kimseyi rahatsız etmeden toplumu izlemek(mi)? İnanın, neden bu araçları kullandığımı ben de sizlerden öğreniyorum. Tasarladığınız bir şeyi yazmak istiyorsunuz, kalem başını alıp gidiyor. Ortaya çıkan şey sizi şaşırtabiliyor. Ve onunla geçinmeye çalışıyorsunuz. Kalem özgürlüğüne saygı duyuyorum…

Kitapta tarihten ve günümüzden pek çok gerçek kişi var. Bunun yanı sıra Gülezar, Mercimek Kadın, Saliha, Rüya Sevgilisi gibi önemli karakterlerle de karşılaşıyoruz. Ben en çok Mercimek Kadın ve Gülezar’ı merak ediyorum, bu karakterler nasıl doğdu?

Mercimek kadın anneanne, onun bilgisi, deneyimleri torununa öğütleri etkileyici. Ancak torun onu yaşlı görür, öleceğini düşünür, küçük kızın kaygısı da etkileyici. Kitap hakkında yazanların çoğu, ‘Mercimek Kadın’ başlıklı öyküyü beğendiklerini belirtmiş. Dikkatli okuyucular satır aralarını da kendileri doldurup okuyorlar adeta. Birkaç hanelik bir köyde yetişmiş küçük kızın, dar alandan dünyaya sıçrayışı, o büyük kumandanın mücadele ve başarısını okuduktan sonra öz güveninin arttığını, o bilinçle lisede okuduğu Freud felsefesini özümseyebildiğini anlıyoruz. Güven zaferdir. İşte o dersin okullardan kaldırılması büyük ihanettir. Gençlik eşittir doğru eğitim; yaşamak için, yazmak için, anlamak için. Savaş bilinci daraltır, köreltir, kalıba sokar; eğitim ufku açar. Kitapta yazmasa da büyüklerin konuşmalarından bilinçaltına yerleşen Hitler sözü dikkatini çekiyor çocuğun. Çoğul algılanıyor, korkutuyor Hitler. Ondan da daha korkunç biri var: Kuyucu Paşa. Korkusundan onları soramıyor. İşte bazı okurlar bunların açık yazılmasını beklemiş. Oradan zamanı ileri geri ayarlamaya çalışır anlatıcı. Ama bilinçaltını yok edemez bir türlü. Zira Kuyucular her devirde farklı toplumlarda hortlar. Goethe bile Faust eserinde Fantastik öğeler kullanmış, açıkça eski bir Alman masalından yola çıkmıştır. Yüzyıllardır, Faust’un beynini çalan Mephisto mu, yoksa beynini ona satan Faust mu şeytan, diye tartışır okurlar.  Okur bazen merakta kalır. Bir de sizden dinleyelim bu öyküdeki eksik ya da fazlalıkları, diye sorsam konunun dışına taşar mıyım sayın Şen?

Evimizde en çok tarih okunur, tartışılırdı. Öyküyü ben yazsam da metinde beni en çok son tümce etkiler: “…Sen İstikbalsin!” Tıpkı ilk öyküdeki son tümce gibi; “Uyanıyorum hepsi çekip gitmiş, dünya bir çöplük…”

Öykülerinizde kahramanlar kadar mekânlar da renkli. Burada sizin gezgin yanınız devreye giriyor sanırım. Genellkile öyküye bir mekân yaratılır. Sizin öykülerinizde mekânlar öyküsünü yazdırmış sanki. Küba, Mezepotamya, Diyarbakır… Bu mekânlar size neler çağrıştırıyor?

Doğrudur, kafamda mekânlar sıraya girer, beni de yaz diye. Kiminde zaman çoktu, uzun uzadıya yazabilmiştim. İsrail, Rusya gibi gezi notlarım… Daha sonra amansızlık ve tadımlık, oysa neler var daha dağarcıkta. Sanırım zamanları mekânları vurgularken kendi yaşadığımız dönemi de gelecek kuşaklara tanıtmamız gerekiyor. Diyarbakır’ı soruyorsunuz, oradan dünyaya bakmak, dünyadan Diyarbakır’a bakmak çok söz kaldırır. Kökü çok derinlerde olan, onlarca tanınmış şair, yazar vd sanatçı yetiştirmiş, ilginç bir kent… İnşallah “Dicle’nin İki Yakası” adlı romanım çıktığında kentin kültür yapısını, edebiyatımıza katkısını tartışırız. Sanat evrenseldir…

sultan su esen 8 “Gâvurköy’ün Boranı”, “Alkara”, “O Gün”, “Aslı’nın Dürbünü”, “Kumandan Beni Yemen’e Gönder” öyküleriniz ileçeşitli ödüller aldınız. Ayrıca “Kızlar ve Babaları, Savur Saçlarını Ege” gibi ortak kitaplarda yer aldınız. Bu ortak kitaplardan ve aldığınız ödüllerden bahsedelim, dilerseniz.

Daha birçok ortak kitaplar var: Güneşi Öpmek İçin, Kent ve İnsan, Göç Öyküleri, Günyüzü Mektupları, Kalemden Kaleme vd.

Ödüller insanı yazmaya teşvik ediyor, eserlerinizin yayımlanma olasılığını arttırıyor. “Kumandan Beni Yemen’e Gönder” öyküye sığmadı, roman oldu. Yemen’den geri dönen bir askerin öyküsünü konu alıyor.

1997-2002 yılları arasında Ankara’da çıkan Abece dergisinde yazı kuruluüyeliği ve yayın yönetmenliği yaptınız. Dergiler edebiyatın olmazsa olmaz unsurları. Peki, internet dergiciliği hakkında neler düşünüyorsunuz?

İnternet sitelerinde edebiyat sayfaları henüz çok yeni sayılır. Zamanla daha da gelişip kâğıt israfını önleyeceğini, okurunun çoğalacağını düşünüyorum. Şu anda eski kuşaklar bilgisayarı kullanamıyor. Yeni kuşaklar da kendilerine yarattıkları garip bir alfabe/dille yazışıyor, yanlışlarını çoğaltıyorlar. Yine de edebiyat sayfalarına ilgi hızla gelişiyor. İnternet Dergileri, maddi gücü olmayan okuma meraklıları için bulunmaz nimet. Zira TV zamanı yalan reklâmlarla çalıyor.

sultan su esen 6Gâvurköy’ün Boranı(2003), Jan Valjan Amca (2006), Keje Maria (2009) adlı öykü kitaplarınızdan sonra Rüya Gözlüğü (2017) uzunca bir aradan sonra geldi. Şimdi tezgâhınızda neler var? Sultan Su Esen’in öykülerini sevenler yine uzunca bir süre bekleyecek mi?

Rüya Gözlüğü’ nden önce Aslı’nın Dürbünü (2010) var. Arada dergilere yazdım… Üç roman dosyası var elimde. Henüz hiçbir yayınevine göndermedim. Yakın zamanda bir yetişkinler bir de çocuklar için öykü kitabım çıkacak…

İçinden geçtiğimiz bu zorlu süreçte olaylara ve olgulara böyle “büyülü bir rüya gözlüğü” ile bakma olanağı verdiğiniz için okurlar adına size teşekkür etmek isterim. Ayrıca, beni kırmayıp söyleşi teklifimi kabul ettiğiniz ve sorularıma içtenlikle yanıt verdiğiniz için de çok teşekkür ederim.

Öncelikle benim yazım yaşamım üzerinde Kocaeli ve Trabzon’un etkisi yadsınamaz.  Kocaeli Gazetesi ve Trabzon Kıyı Dergisi, şimdilerde de Son Gemi… Şimdi, birinin adını verip diğerini yazmamak olmaz. Adını burada yazamadığım birçok edebiyat dergisi ve gazetelerde yazılarım yayımlandı, yayımlanıyor. Söz konusu edebiyat dergilerinin varlığı yazınımızın olmazsa olmazıdır. Hepsine verdikleri hizmetten ötürü teşekkürler. Malum ben de altı yıl bir derginin yazı kurulu üyesi olarak çalıştım.

Rahmetli Ruşen Hakkı ilk yapıtlarım olan ‘Gâvurköy’ün Boranı’ ile ‘Yürek Kıpırtıları’nı köşesinde değerlendirmişti. Saygıyla anıyorum. O yıllarda Kocaeli gazetesi muhabiri olan gazeteci Dursun Özden de şiir kitabım hakkında yazmıştı. Özden daha sonra araştırma göreviyle Küba’da bulunduğu sıralarda, Türkiye’de Che üzerine yazan şairler listesinde benim şiirime de yer veriyor, ancak nasıl bir hata oluştuysa, bir başka şairin adı geçiyor şiirin altında. Sonradan düzeltti mi bilmiyorum. Ruşen Hakkı’nın hakkımda yazdıklarından kimi tümceler ise, Googel sanal ansiklopedisinin Biyografya alt başlığında yer alıyor.

Günümüzde ise değerli yazar Münire Çalışkan Tuğ ve siz Mehmet Şen’i Kocaeli Kitap Fuarında Rüya Gözlüğü aracılığıyla tanımaktan mutlu oldum, aynı şekilde sevgili Sevda Yüksel’i de selamlıyorum. Yine Kocaeli benim için önemini fazlasıyla korumakta. İnsanların bazı mekânlarla, topluluklarla manevi bağları çok önemli.

 

ÖZGEÇMİŞ:

sultan su esen özgeçmişSultan Su Esen, Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Almanca Bölümü’nü bitirdi. Anadolu Üniversitesi’nde lisans tamamladı. Şiir, öykü, deneme, çeviri, gezi notları, tanıtım vd yazıları, çeşitli kültür-sanat dergileri, gazete ve sanal ortamda yayınlandı, yayınlanmaktadır. 17.30 öyküleri-Dipnot, Ankara, Öykü ve Şiire Yolculuk- Kuşadası Edebiyat etkinlikleri(2004- 2009) Projeleri’nde yapımcı ve katılımcı olarak yer aldı. Suluboya resim çalışmalarıyla da kişisel ve karma sergilere katılan Sultan Su Esen,   GESAM Ressamlar Derneği, Çağdaş Türk Dili ve Uluslararası P.E.N üyesidir.

Yapıtları:

“Yürek Kıpırtıları” (1996, şiir), “BayazBuludlar” adıyla Azeri’ceye çevrildi(2009).

“Gâvurköyün Boranı”,(2002, öyküler) -Sağlık ve Sosyal Yardım Sendikası kitap ödülü-).

“Keje Maria”, (2009, öyküler).

“Aslının Dürbünü”, (Gençlik Romanı, 2010).

“Aslının Dürbünü”, (09- 11 yaş kitap dosyası -Mevlüt Kaplan Birincilik Ödülü).

“Rüya Gözlüğü”, (2017, öyküler).

“Al Kara”, (2002,masal, Aykırı Sanat Dergisi üçüncülük Ödülü).

“Kumandan Beni Yemen’e Gönder”, (2010, Ümit Kaftancıoğlu, mansiyon).

“O Gün”(2005, öykü, Beşparmak dergisi, Samim Kocagöz öykü ödülü).

 

2 Yorum Sultan Su Esen; “Zaman ve mekânlara ancak rüyamda ulaşabiliyorum, ya onlar bana konuk oluyor ya da ben oralara gidiyorum kolayca. Sokakta selamlaşırken hangi zamandayız örneğin…”

  1. Bu güzel söyleşi için sorana ve yanıtlayana teşekkür ederim. Öykünün, yazmanın ve gezip görmenin edebiyata katkılarının masaya yatırılıp uzun uzun tartışıldığı detaylı bir çalışma olmuş. Emeğinize sağlık.

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.