Su Kanalında Bulunan Çocuk/ Ahmet Berk Duman

reklam
01 Şubat 2020 0

– Lan Zekeriya! Kaldır kıçını da el at şuna!

*

Havaya gel! Arkadaş bu Ocak soğuğu evde ocak bırakmaz. Gündüzü uykusuz devirip sigarayı saklı gizli yakarım derken, Cenap abinin sesi de savaşır gibi üstüne geldi. Topuğunun altında ez gitsin sigaranın ucunu…

Parmaklara bak! Gene mi? Ağaç kabuğu gibi kupkuru kesilmiş.

Avuç içi kadar kulübede her şey zaten hep üst üste geliyor. Sanki dünya insanın üstüne yıkılsın diye yapmışlar. Mezarlıktaki kulübeden zaten ne beklerdin be Zekeriya? İstenmemiş doğumsun Zekeriya. Bir fotoğrafı bile akla gelmiş olmayan çocuk Zekeriya. Bir aile ama sırasıyla herkes birbirini terk etmiş. Fasulye sırığından hallice boyum yüzünden adım mezarlık bekçisi diye boşuna çıkmamış. Geceleri çöp kutularının başında hurdacılıkla sırtımı eskitmekten iyidir. Boş ver! Yirmi altı yıldır ne bekledin ki hayattan şimdi üstüne bir de soru soruyorsun?

Lan sensin be… Kim bilir? Kimler kaldı habersiz gene… İçimde güvercin boku kadar konuşmak… Ya bende ya millette bir sorun var. Yazacağım lan defterime Cenap… Hepimizde var bir sorun! Hey yavrum hey! Göt kadar televizyondaki haberlere mi yoksa durduğum yerde aklımda beliren haberlere mi küfredeyim? “Çepni Mahallesi’ndeki Ulu Mezarlık görevlileri, 26 Nisan gecesi siyah giysili, ayağında kırmızı ayakkabıları olan bir genç kızın mezarlığa gelerek Fatma Çiftçi’ye ait mezarın başında konuşup ağladığını fark etti.” Takıntılıyım lan. Vallahi geceden gündüze her duyduğum içimden geçiyor. Gece gece o mezarın başına ne diye gidip ağlıyorsun be kızım? Derdin ne? “Yardımcı olalım, bize not bırak’ diye yazılı not bile bırakmışlar. Etme! Etme!..

Lan! Gözlerime dökülüyorsun be dünya! Al işte! Hem de mezar taşıyla birlikte, hayatın kenarından köşesinden bir tane daha garip kopup geliyor. Kuyusunu da küçücük kazmışlar. Kimliksiz cenazeye mezar taşı yaptırmak da büyük alicenaplıkmış!

Dört kelimelik acı hikâye! Su kanalında bulunan çocuk! Kimseye anlatamadağı bir geçmişle ölmüş olmalı…

Bu aralar televizyonda ne varsa bir bakıyorsun yarın burnunun ucunda… Allah’ım bu kadar acıya neden sebep oluyorsun? Acaba benim gibi Allah da oturup not defterine bir şeyler karalıyor mudur? Karşılıklı otursak ya bir gün… İşine karışmak gibi olmasın da “Merak ediyorum. Neden? Bu işte bir problem yok mu?” demek isterdim. Kesin o da doğru değildir ya neyse…

Yahu… Cenaze aracının oradaki bizim kimsesi olmayan Dayı değil mi? Ne alaka? Şimdi aklımı yiyeceğim.

Onun çocuğu depremde eşiyle beraber ölmemiş miydi? Bu neyin gömülmesi şimdi? Hah! Ahmak ıslatan yağmur da başladı. Şimdi tamam olduk.

Yaşım kadar büyüdüğüm mahallede kendimi bildim bileli Barış Manço Parkı’nın yanı başında oyuncakçı tezgâhıyla Dayı da vardı. Evi evimin önünde bilirdim. Kentsel dönüşümden sonra evi yerinden hareket etmeyen ufak minibüsü… Sonrası minibüsü ve tezgâhı arasında kendi kendine yeten tek başına bir yalnızlık! Şapkasının altında kalan gölgeli yüzünde neyi saklardı merak ederdim. Dudağında fabrika dumanı gibi eksilmeyen sigarasının altındaki beyaz bıyıklarını unutmadan, bir kedi gülümsemesi eşliğinde her gördüğünde “Merhaba! Nasılsın oğlum?” derdi. “Nasıl olsun be Dayı? Bugün de böyle…” diye diye şimdi bugün ne desem bilmiyorum?

Zamanı yaşayanına sormak lazım; çünkü, insanların daima sırları vardır. Birisi için boğucu olan bir diğeri için değerli oluyor. Çocukluğu elinden alınmış gibi çoğumuzun… Dayı’nın da bundan pek farkı yoktu. Meslek, mezar bekçiliği olunca insan vakitsiz düşünmeden edemiyor. İnsanlar öldükçe genişliyor toprak…

Dört kolluyu toprağına topu topu üç adam koyarken ıslık sesi gibi aklıma düştü bir cümle! Hepimizi bir yerlere bıraksalar sanki yüzümüzdeki rutubetin iziyle duvarlarında anlatacakları vardı. Konuşurum öyle kendi içimde… Mezar başında Dayı’nın da hâli öyle işte… Gözü yaşlı dudaklarında anlatacakları kulağıma fısıldadığı sözcüklerde saklıydı.

– Vaktin var mı Zekeriya oğlum?

– Olma mı be Dayı?

Masada şekersiz kan tadında iki çay, biz ona o bize bakıyor. “Zekeriya!” diye bir iki başladı sonu gelmedi Dayı’dan… Durdum. Bekledim. Beklemek ne ağır işçilik Allah’ım… İnsan insana böyle gelir mi be Dayı? Oturduğum iskemlede yutkunup kaldım. Kendisiyle cebelleşip sonunda konuşmaya başladı.

– Zekeriya! İçine ettiğimin dünyasında gün yüzü görmek yok Zekeriya! Ailemden sonra bugün kimi gömdüm biliyor musun? Dilinde birkaç lokma sözcükle mendil satan bir kız çocuğunu! Üç günlük hikâye… Yolun sonu da bizim mahalledeki su kanalında bitmiş. Adını allem ettim kallem ettim yok söyletemedim. Korkudan! Korkudan demedi, anladım anlamasına, bilirim insan korkunca içine toplanır. Kolunun altında da kiraz çiçeği gibi elbisesiyle kırmızı pabuçlu kolu bacağı kırık ve saçları dağılmış kendi kadar bir oyuncak bebek. Durduk yere öyle bir anda geldi. Oyuncak tezgâhının önünde gözleriyle dikildi. Gözü de yaşlı. O öyle bakınca içimde bir şey öldü. Mendili mi uzatıyor yoksa gözündeki yaşı mı belli değil? Kırık dökük dilinden diyebildiği kadar anladığım Suriye’den buraya anasıyla yaprak gibi döküle döküle gelmiş. Bir aile nasıl yok olur? Aklın alıyor mu? Baştan sona gariplik! Savaşta evlerinin altında kalmış babası ve abisi… Anasıyla ta buralara kadar hayat işte! Anası da sır olmuş. Günlerce gelmemiş. Bu sabi sübyan da kaldıkları yerden korkup kaçmış. Çıkış o çıkış anlayacağın… Dün olmuş olan! İsim yok! Kimlik yok! Öldürüp su kanalına atmış kim bilir hangi vicdansız? Üç günlük hikâyeyi gören bilen “Dayı senin ufaklık!” deyip tezgâha geldiler. Sağ olsun hayat! Kederimden artık yaşımı da unuttum. İnsan, insana ısınınca sevdiğine benzemeye başlıyor Zekeriya oğlum. Bir eksik, bir fazla ne fark eder? Sevdiklerini kaybettikten sonra insan sadece ârafta kalıyor. Eşimi kızımı kaybettiğim deprem gecesinden sonra bu dünyaya bir daha gelmek ister miydim? Nah isterim! İçim yanıyor be Zekeriya oğlum! Toprağın altında onların sesini duyarak öldüm. Açık havada kapalı kalmak gibi… Bulamadılar onları… Yersiz yurtsuz o kız da ailesini öyle kaybetmiş. Söyler misin bana dibine tükürdüğümün dünyasının anlamı ne? O gece kızım da anasını yanına çağırdı. Anası ve oyuncak bebeğiyle uyumak istemişti. Herkes uykuda kafasını kaldıramadan cehennem gibi ortalık… O karanlıkta nefes aldığımı hatırlıyorum. Ev tazelensin diye yerlere parkeler almıştık. Başucumuzdaki o parkelerin arasından günler sonra gökyüzü… Sonrasında alabildiğim nefes olsa n’olur olmasa n’olur?

*

Biraz zaman sonra duydum. Dayı hastalanmış! Ciğerleri su toplamış. Üstüne aklını da yitirmiş. Doktorlar işte! Öyle demişler.

Hareketsiz minibüsü yerinde, kendi pattadanak aramızdan gitti. Mahallemizde kendi kendine konuşan insanlar, kediler, köpekler, kuşlar, binaların arasından yüzünü gösteren gökkuşağından bozma gün batımları, aklını yitirmiş oğluna bakan simitçi, tren istasyonlarına aşık takıcı Mısra abla ve şimdilik sakin adımlar atan insanlar hâlen yürüyor.

Zekeriya dedi olmasın şimdi ama vasiyet etmiş Dayı etrafına, su kanalında bulunan çocuğun yanına gömülmek istediğini… Anladım galiba!

Yalnızlık dediğin üç kişilik.

BENZER KONULAR
YORUM YAZ