SÖYLEŞİ / KADİR YÜKSEL

Kadir Yüksel: “Öykü kendi edebi gelişimini, dönüşümünü mutlaka oluşturur, çünkü en ele avuca gelmez türdür.”

Söyleşi: Mehmet ŞEN

Mayıs sayımız için tiyatro oyuncusu, dramaturg, yönetmen, şair ve yazar Kadir Yüksel ile söyleştik. Kendisiyle yazın dünyamıza kazandırdığı “Fay Boşluğu” ve “Bağzı Şeylere Öyküler” adlı kitaplarından, öykü dergilerinden ve öykücülüğümüzün tarihsel gelişiminden konuştuk. Keyifli okumalar…

1968 İzmit doğumlusunuz. Marmara Üniversitesi İktisat Fakültesini bitirdiniz. Üniversite yıllarından bugüne tiyatroyla ve yazınla uğraşıyorsunuz. Halen Oyun İstasyonu ekibiyle birlikte çalışmalarınıza devam ediyorsunuz. Oyunlar yazıyor, yönetiyorsunuz. Aynı zamanda Kocaeli Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne Sanatları Bölümü’nde Yazılı Anlatım Teknikleri, Dramaturgi ve Türk Tiyatrosu Metinleri okutmanlığı yapıyorsunuz. Dilerseniz sizin öğrencilik yıllarınızdan başlayalım söze. Tiyatro, şiir ve öykü ile ilgili ilk çalışmalarınız nasıl başladı?

kadairyükselsöyleşi.2

Şimdi böyle “öğrencilik yıllarından” deyince, gene aynı tuhaf duygu gelip oturdu yanı başıma. Ne çok zaman… Hızlı, yükü ağır… Seksenli yılların ortasındaydık, seksen darbesinin etkilerinin insanların iliklerine kadar yayıldığı bir dönem. Bir yanıyla zor zamanların, bir yanıyla kıstırılmışlığın kuşağıdır bizim kuşak. Bireyleşememiş, baskılanmış, savrulanların iziyle dağınık yetişmiş, kapalı bir kuşak. Üniversitede derslerin başlamasıyla birlikte ilk yaptığım iş Kadıköy Halk Eğitim Merkezi Tiyatro kurslarına yazılmak olmuştu. O dönemde tam bir okul gibi çalışıyordu. Çok şey öğrendim orada. Ardından diğer tiyatro kursları, eğitimler… Amatör, profesyonel birçok tiyatroda oyunculuk, turneler… Ankara Birlik Tiyatrosu ayrı bir okul oldu. Sonra İzmit’te Kocaeli Bölge Tiyatrosu, asıl büyük okulum orasıdır… Elbette, Dramatik Sanatlar Yüksek Lisansı ve üniversitedeki çalışmalarım. Şöyle bir bakıyorum da, lise yıllarını saymazsak otuz üç yıldır aksatmadan yürüttüğüm uğraşım, tiyatro. Ferhan Şensoy’dan duymuştum, tiyatro kolay bir sanattır, yalnızca ilk otuz yılı biraz zorlar, diyordu. Ben zor kısmını atlattım.

Edebiyata tutkum lise yıllarında başladı. Hüseyin Rahmi Gürpınar’ı soluksuz okurdum, neredeyse bütün romanlarını okudum o dönemde, Eşkiya İninde’den Tebessüm-ü Elem’e kadar… Dedim ya, biz biraz kapalı bir kuşaktık, kıstırılmış. Sokaktan öğrenmedik, evdeydik, pencereden öğrendik, kitaplardan öğrendik… Bir önceki kuşağı büyüten sokaktı, bizi ise evimize kapatandı sokak. Ben edebiyata, tiyatroya tutunarak tanıdım kendimi, çevremi, her şeyi. Okuldan çıkar çıkmaz eve koşar romanlarıma gömülürdüm. Reşat Nuri, Yakup Kadri, Refik Halit… İnce Memed’in, Devlet Ana, Kuyucaklı Yusuf, Kalpaklılar, Kaplumbağalar…

Üniversite yıllarında arkadaşlarınızla birlikte çıkardığınız “Toprak” adlı edebiyat fanzini ile başlıyor dergicilik maceranız. Ardından İzmit’e dönüş ve “Fayton” dergisi. O zamanlar Fayton durağı İzmit’in sembollerinden biri tabi. Gogol’ün Fayton öyküsüne de gönderme var sanırım. Fayton’u, Fayton Öykü ve Üçüncü Öyküler dergileri izledi. Merak ediyorum, neden öykü dergisi?

“Toprak” kendi aramızda çıkardığımız bir fanzindi. Erkan Uzunalioğlu ve Ali Şimşek’le birlikte çıkarmıştık. Sürüp giden edebiyat konuşmaları, tartışmaları… İzmit’te şimdiki Tekel Parkının tam karşısında fayton durağı vardı. Durağın son faytoncusu, Şekip Amca. Fayton durağının hemen yanındaki binanın bodrumunda Sanat Kahvesi açılmıştı. İzmit’in edebiyat tutkunları orada buluşuyor, söyleşiyorduk. Fayton dergisi fikrinin de orada şekillendiğini hatırlıyorum. Dergi, Gogol’ün o güzel öyküsünden değil de, kahvenin hemen yanı başındaki durakta bütün gün yolcu bekleyen son faytondan aldı adını. Son faytoncu Şekip Amca’nın adı da yer alıyordu derginin künyesinde. Murat Kurt’un öncülüğünde yola koyulduk. Alphan Akgül, Özgür Çınar, Bora Erdağı, Sinan Köseoğlu, Murat Harmanlıklı, Yusuf Yağcı. O dönemde pek çok edebiyat tutkununu çevresinde topladı Fayton. Çok konuşulan dosyalara imza attı. Ben de bir yandan Kocaeli Bölge Tiyatrosunda görev alırken bir yandan da Fayton’un yayın kurulunda çalışıyordum. Fayton Öykü Günleri geldi sonra. Ankara Öykü Günlerinden sonra yapılan ilk öykü günleridir Fayton Öykü Günleri. Sabahattin Ali’ye adanmıştı. Ne yazık ki, devamı gelmedi. Öykü günleriyle aynı zamanda Tülin Er’le birlikte Fayton Öykü dergisine başlamıştık. İlk sayının ardından dergi devam edemeyince ben Üçüncü Öyküler dergisini çıkarmaya başladım. O zaman depreme dayanmıştım ama ekonomik krize dayanamayıp kapatmak zorunda kalmıştım. Ardından “Yelkovan” dergisi macerası var, Hürriyet Yaşar’la birlikte.

Neden öykü dergisi? Öyküye olan tutkumdan, desem çok basmakalıp olabilir belki ama gerçek bir tutkudur. Bir de Mustafa Balel’in yetmişlerde çıkardığı “Öykü” dergisinin başlangıç sayısında söylediği sözün büyüsüdür: “Yetişecek kuşakların gözlerini açar açmaz soluk alacakları bir dünya, bir öykü dünyası yaratma kaygısı”, “küçük suların denizle bağlantı kurmalarına yardımcı olma isteği”. Öykünün ana vatanının kitaplar kadar öykü dergileri olduğuna inanıyorum. Öyküyü taşıyan, öyküyü geliştiren bir yanı var öykü dergilerinin.

90’lı yıllarda bir grup genç öykücünün ortaya çıkmasıyla yazınımızda görülen hareketlilik “öykü patlaması” olarak adlandırılır. Sizin de aktif olarak dergicilik yaptığınız bir dönem. O dönemde yayınlanan dergiler öyküyü yeniden gündeme taşıdı diyebilir miyiz?

kadiryükselsöyleşi.1

Önce Memet Fuat’ın öykü dergisi üzerine yazısı ile başladı hareketlilik. 1995’in sonunda Adam Öykü yayınlandı. Hemen ardından Ankara’da Özcan Karabulut’un öncülüğünde Düşler Öyküler yayımlandı. Üçüncü Öyküler, Bir Bilet Gidiş Dönüş, Kül Öykü, Hece Öykü birbiri ardı sıra yayınlandı. Doksanların ikinci yarısında öykü dergileri öykü yayıncılığına bambaşka bir alan kazandırdı. Önceki yıllarda edebiyat dergilerinde kendisine yeterince yer bulamayan öykü neredeyse bir sürgün hayatı yaşıyordu. Öykü dergileriyle birlikte öykü ana yurduna döndü. O dönemin dergileri bir okul işlevi gördü. Özellikle genç öykücüler kendi öykülerini sınayacak büyük bir alana kavuştular. Elbette bu yazılan öyküleri de etkiliyor. İlk denemelerin acemiliği dergilerle daha kısa sürede aşılıyor. Öykü dergilerinin açtığı geniş alanı çok iyi değerlendirdi genç kuşak öykücüler.

Ben “Öykü Dergileri Kuşağı” ya da “Adam Öykü Kuşağı” olarak adlandırıyorum o dönemde yetişen öykücüleri. Hepsi aynı öyküyü yazmıyordu, hatta tam bir çeşitlilikten söz edilebilir. Bu anlamda “kuşak” terimi kullanılabilir mi derseniz, elbette, tartışılabilir. Ama dergilerde yetişmeleriyle, öyküyü yeniden canlandırmalarıyla, öykücülüğümüzün geçmişten gelen çizgisine kattıklarıyla “kuşak” oluşturabileceklerini düşündüm her zaman.

Bu kuşağın 2005 yılına kadar sürdüğünü, hatta bugünün öykücülüğünde de izler taşıdığını söylemek yanlış olmaz. Elbette, diğer dergileri de analım: Eşik Öykü, İmge Öyküler, Dünyanın Öyküsü, Notos Öykü, Semaver Öykü, Sarnıç Öykü, Askıda Öykü, Öykülem, Öykü Gazetesi…

Bir de o dönemde öykü heyecanını büyüten Ankara Öykü Günleri var. Gene Özcan Karabulut’un öncülüğünde başlayan öykü günleri kısa sürede Türkiye’nin pek çok yerine yayıldı.

 

Fay Boşluğu” kitabınız edebiyatımızda önemli birçok yazarın deprem ile ilgili öykülerinin derlenmesi ile oluştu. Aslında bu süreçte bir yanıyla deprem öyküleri ararken bir yanıyla da öykücülüğümüzün tarihsel gelişimini tanıma fırsatı buldunuz. Geleneksel öyküden modern öykü anlayışına yönelişte, Türk öykücülüğü için önemli isimler sizce kimlerdir?

Kuşkusuz, Alemdağ’da Var Bir Yılan kitabıyla Sait Faik adı öne çıkacaktır. Ama geleneksel öyküyü Sabahattin Ali’yle ya da Orhan Kemal’le mi karşılayacağız? Memduh Şevket’i, Haldun Taner’i, Oktay Akbal’ı, Nezihe Meriç’i ne yana koyacağız. Yaşar Kemal’i, Vüs’at O. Bener’i… Aslında böyle ayrımların bizim edebiyatımızda tam karşılık bulmadığını düşünüyorum. Belki uzun yıllar sonra geçerli yanı olur. Bizim öykücülüğümüzde, geleneksel dediğiniz anlayışla yazan öykücüyle, modern dediğimiz anlayışta yazan öykücü aynı zaman diliminde yazıyorlar öykülerini. Vüs’at O. Bener’le, Orhan Kemal aynı dönemde yazıyorlar dergilerde. Ferit Edgü’nün öykü yazdığı dönemde Fakir Baykurt, Sait Faik öykü ödülünü alıyor örneğin. Bilge Karasu, Tahsin Yücel, Tarık Dursun K. aynı dönemde yaşıyorlar…

Demem o ki, modern öykü, geleneksel öykü bizim tam olarak oluşmamış edebiyat tarihimiz içinde pek de öyle keskin ayrımlarla karşılanabilecek, açıklanabilecek yapıda değil. Öykücülüğümüzün çeşitliliği her dönemde var. Modern değil de, ‘yenilikçi’ diyebileceğimiz alanın öncülerini, elbette, Vüs’at O. Bener, Nezihe Meriç, Bilge Karasu, Yusuf Atılgan, Sevim Burak ve 50 kuşağı öykücüleri olarak sayabiliriz.

Ayrıca, şunu düşünelim, Dede Korkut Öyküleri geleneksel mi, modern mi?

Günümüz öykücülüğünü konuşurken 1950 kuşağını anmadan geçemeyiz. Bu kuşak, öykücülüğümüze neler kazandırdı?

1950 kuşağının en önemli yanı klasik gerçekçi tutuma önemli itirazlar getirmeleridir bence. Farklı anlatım yollarına yönelirler. Nasıl anlatılacağı düşüncesi daha öne çıkacak, öykü yenilikçi olanı arayacaktır. Anlatım olanaklarını genişlettiklerini görebiliriz. Leyla Erbil, yenilikçiliğiyle, arayışıyla, kuşkusuz, elli kuşağının en önde gelen yaratıcılarındandır. Ferit Edgü’yü, Demir Özlü’yü sayabiliriz yenilikçi arayışların içinde. Orhan Duru öykücülüğümüzü gerek kurgusuyla, gerek kara mizahıyla başka kanallarda arayışlara yöneltecektir. Feyyaz Kayacan, çoğu zaman dikkat çekmeyen ama öykücülüğümüzün en özgün isimlerinden biridir, fantastik olanı, absürt olanı taşıyacaktır öykücülüğümüze. Adnan Özyalçıner, toplumsal olanı bir yana bırakmadan, bireyin derinliklerine yöneldi. Onat Kutlar, Erdal Öz, Demirtaş Ceyhun sayılabilir, her biri kendine özgü öykü evrenlerini oluşturmuşlardır.

Bir kitabı anmadan olmaz: Jale Özata Dirlikyapan, Kabuğunu Kıran Hikâye adlı kitabında elli kuşağı öykücülüğünü her yönüyle, çok doyurucu biçimde anlatır.

60’lara geldiğimizde durum nedir?

Altmışlı yıllar elli kuşağının etkisiyle geçecektir. Altmışlarda gelen görece özgürlükçü ortam edebiyatımızın da gelişip boy vermesine etki eder. Öykünün çıtasını yükselttiği yıllardır. Öncelikle elli kuşağı yazarlarının da en verimli yılları olduğunu ve neredeyse hepsinin olgunluk ürünleri bu dönemde verdiklerini unutmayalım.

Aynı dönemin içinde bir köy gerçekliğinin de kendini büyüttüğünü söyleyelim. Fakir Baykurt, Talip Apaydın, Mehmet Başaran, Yusuf Ziya Bahadınlı, Muzaffer Hacıhasanoğlu…

1970’lerde, 80’lerde Selim İleri, İnci Aral, Burhan Günel, Necati Güngör, Nursel Duruel, Pınar Kür gibi çok iyi örnekler görülse de 50’li ve 60’lı yıllara göre sayı azalıyor sanırım.

Yetmişlerin ilk yarısı ellilerden gelen etkinin devam ettiği görülür. 12 Mart çok zor günler yaşatacaktır. Buna karşın Oğuz Atay’ın, Adalet Ağaoğlu’nun, Füruzan’ın, Bekir Yıldız’ın, Tezer Özlü’nün, Tomris Uyar’ın, Necati Tosuner’in, Hulki Aktunç’un kitapları arka arkaya yayınlanacaktır. Yetmişlerin ikinci yarısı öykünün giderek etkisinin azaldığını, biraz daha kendi içine döndüğünü, okuyucuyla bağını zayıflattığını söyleyebilir miyiz? Buna karşın sayının azaldığını düşünmüyorum. Toplumsal hareketliliğin giderek arttığı bir dönem olduğunu, bunun öykücülüğümüze de yansıdığını unutmayalım. Örneğin o dönemin tartışmalarından biridir; Sabahattin Ali öykücülüğü mü, Sait Faik öykücülüğü mü? Bugün bize tuhaf gelen bu tartışmanın o dönemde dergilere, söyleşilere, kalem kavgalarına taşındığını söyleyelim.

Yazın dünyasındaki gelişmeleri dünya ve ülkemizdeki siyasal gelişmelerden bağımsız olarak ele almak mümkün değil elbette. 12 Eylül, öykücülüğümüzü nasıl etkiledi?

12 Eylül, geçmişteki birikimlerimizle bağı koparttı her şeyden önce. Dilsel olarak da, anlatı ve söylem olarak da büyük bir kopuştur. Buna karşın kısa sürede kendini yenileyecek kanallar buldu öykü. Murathan Mungan bambaşka bir yerden oluşturdu öykü evrenini. Nursel Duruel, Nedim Gürsel, Cemil Kavukçu, Özcan Karabulut, Mahir Öztaş, Feride Çiçekoğlu, Ülkü Ayvaz, Ayfer Tunç…

Öykünün edebiyat ortamı içinde kendine yer bulabilmesi gün geçtikçe zorlaştı. Bin bir güçlükle çıkarılan dergilerin içinde öyküye çok az yer veriliyordu. Bir araya gelen öykücüler kendi dergilerini çıkarıyorlardı, Yazıt gibi. Hatta o dergilerle birlikte kendi ilk kitaplarını da yayımlıyorlardı. Çünkü yayınevlerinin de gündeminde değildi öykü. Sürgüne gönderilmişti.

Sonra sular kabardı, büyük bir öykücülük dalgası tam anlamıyla bir fırtına estirdi. Bir anlamda “patlama” olarak nitelenen genç öykücüler akımı, bugün de bütün etkisiyle sürüyor. 95’ten günümüze Türk öykücülüğüne baktığınızda bu niceliksel artış niteliğe de yansıdı mı? Günümüz öykülerinin yazınsal çeşitliliği hakkında neler düşünüyorsunuz?

Kemal Gündüzalp öykü yıllıklarına Öykü Yağmuru adını vermişti. Gerçekten de yayımlanan öykü kitapları açısından, öykü dergileri açısından bir öykü yağmurundan söz edilebilir. Yılda iki yüzü aşkın öykü kitabı yayımlanması azımsanacak bir toplam değil. Buna karşın nitelik açısından bakıldığında tartışılabilecek, tartışılması da gereken noktalar olduğu muhakkak. Bu kadar çok öykü kitabının arasında nitelik olarak yüksek olanın seçilmesi zorlaşıyor.

Öykücülüğümüzün özellikle doksanlardan bu yana en önemli yanı öykü anlayışlarındaki çeşitlenme, farklı gerçekliklere yönelmeydi. Önemli bir taşıyıcı güçtü oluşan toplam; öykü geleneğimize eklemlenen, onu ileri taşıyan bir toplam. Bu çeşitliliğin her geçen yıl kendini yineliyor olması önemli bir sıkıntıyı da beraberinde getiriyor artık. Aynılaşan öykülerle karşı karşıya kalıyoruz. Bir yığılma yaşanmaya başlanıyor / başlandı. Öykü tekrarlara düşerken monotonlaşıyor, sıradanlaşıyor. Bugünün okuyucusuna söyleyecek sözü azalacak, gün geçtikçe okuyucusunu elinden kaçıracak. Kötü öyküler yazıldığını düşündüğüm anlaşılmasın bu söylediklerimden, aksine yıl boyunca gerek kitaplarda, gerekse dergilerde çok güzel öyküler okuyoruz, ama o kadar, ‘çok güzel öyküler’. Öyle alıp götüren, peşinden sürükleyecek, yeni öykü yazarlarını çarpacak, öykü düşüncemizi allak bullak edecek öyküler var mı? Tartışılmalı bu. Olmalı mı illaki? Evet, bu da tartışılmalı.

Bugünün öykücüsü ne yazık ki susuyor, karşı çıkmıyor, reddetmiyor, cesur olamıyor… Bence en büyük sıkıntı da öykü üzerine yeterince düşünce üretememesi… Öykü üzerine, anlatım üzerine, dil üzerine, öyküleme üzerine yeterince kafa yormaması ya da düşündüklerini yazıya aktarmaktan kaçınması. Yığılma kaçınılmazlaşıyor, çünkü yazılan öykü ‘yetiyor’… Yetmediği zaman öyküdeki bu çıkışın, yükselişin önemli bir noktaya taşındığını görebileceğiz. Öykü kendi edebi gelişimini, dönüşümünü mutlaka oluşturur, çünkü en ele avuca gelmez türdür.

Sadece öykücülüğümüzde değil bir bütün olarak edebiyatımızda “gerçekçiliğin” bir türlü tam olarak, biçilmiş kaftan gibi üstümüze oturmadığını söylüyorsunuz bir yazınızda. Bunu biraz açar mısınız?

Suçkov, Gerçekçiliğin Tarihi adlı kitabında en eski, Antik Yunan’a dayanan gerçekçi tutumdan toplumcu gerçekçiliğe kadar gerçekçiliğin tarihsel izini sürer. Gerçekçi tutum adım adım ilerleyecek, birçok dönüşümle kendini oluşturacaktır. Gerçekçiliğin doruk noktası dediğimiz 19. Yüzyıl romancılığı en büyük eserlerini vermişken bizim edebiyatımızda daha roman yazılmamış. Örneğin Savaş ve Barış’ın yayınlandığı tarih 1869, Suç ve Ceza 1866, Madame Bovary 1857… Bizde romanın başlangıcı sayılan Taaşşuk-i Talat ve Fitnat’ın yayın tarihi 1873… İlk çeviriler Fransız romantiklerinin eserleri. Tiyatroda da durum farklı değil. İbsen gerçekçiliğin doruk noktasında oyunlarını yazarken biz melodramlar yazmışız.

Bunun elbette sosyolojik nedenlerine değinemeyeceğim burada. Ama şu kadarını söyleyeyim birey kültürüne geç kalmışlığımızdan tutun da, milliyet düşüncesini Cumhuriyet’e kadar bir türlü içselleştirememiş olmamız nedenlerin başında geliyor bana göre. Geleneksel anlatılarımızdan, geleneksel oyun biçimlerimizden, halk hikâyecilerinden uzaklaşıp Batıya dönmeye çalıştıkça eksik bırakmışız pek çok yanımızı. Biraz önce sormuştum; Dede Korkut Hikâyelerini farklı bir gözle, modern, yenilikçi anlatı gözüyle, ‘nasıl anlatmalı’nın gözlüğüyle okuyalım mı? O damarın genlerimizdeki karşılığının daha sağlam olduğunu söylemek istiyorum. Karagöz’e, Leyla ile Mecnun’lardan, Evliya Çelebi’ye, Ortaoyununa, Meddahlara dek geleneğimizi oluşturan bütün metinler gerçekçiliğe mesafeli değil mi? Bizim masallarımızla batının masallarını bir karşılaştırsak, göreceksiniz, anlatı genlerimiz nasıl da farklı. Aristoteles’in Poetika’sına, tragedyalara değil de satirik olana, parodiye daha yakın olduğumuzu düşünüyorum.

Tanzimat’tan Cumhuriyet’in ilk elli yılına kadar görevci bir anlayışın baskın olduğunu düşünüyorum yazın dünyasında. Bu görev üstlenme düşüncesi zamanla kaba bir gerçekçiliğe eviriliyor. Örneğin, Latin Amerika edebiyatındaki büyülü gerçekçilik gibi kendi gerçekçiliğinin izini sürebilirdi edebiyatımız. Belki bu bizi çok daha kendine özgü bir yazınsal coğrafyaya taşıyabilirdi.

Gerçekçi edebiyatımızın kötü ürünler verdiğini söylemek değil amacım, üstüne üstlük gerçekçi edebiyatı seven bir okuyucuyum. Gerçekçiliğin yazın geleneğimizde bizi besleyecek kodlarının olmamasını, yazınımızda yeteri kadar derinlemesine yer etmediğini söylüyorum. Oysa gerçeğin değişik boyutlarını arayan, farklı anlatımlardan yararlanan anlayışın bizim sözlü, yazılı bütün bir geleneğimizle daha çok bağı var.

Kendi gerçekçiliğini arayan yenilikçi bir edebiyat damarımız var bence. Bir örnek: Faruk Duman’ın kendine özgü, müthiş dil kullanımını eski metinlerde (Piri Reis’in Kitabı Bahriye’sinde örneğin) yakalayabilirsiniz. Faruk Duman’ın gerçekçiliğimizi sorgulaması, gerçekçi tutumun yatağını genişletmesi tam da benim söylemeye çalıştığım şeydir.

Benim sizi tanımam “Bir Raftan Bir Sahaftan” başlıklı yazılarınızdan biriyle oldu. Bu yazılarınızla okurlara hem genç öykücüleri hem de öykü tarihimizin önemli kilometre taşlarını tanıtıyorsunuz. Bu alanda önemli bir işlevi olduğunu düşünüyorum bu yazılarınızın. Bugünlerde okuma listenize aldığınız genç yazarlar kimler?

Liste deyince uzayıp gider. Sürekli gittiğim kitabevi benim huyumu bilir, çıkan bütün öykü kitaplarını getirmeye çalışır. Ben de öykü kitabı olunca almadan duramam. Hepsinin mutlaka sayfaları gözden geçirilecektir, birkaç öyküsü okunacaktır. Aldıklarımın yarısından fazlasının da bütün öyküleri okunacaktır.

Liste beni hep korkutur. Haksızlık yapmaktan, unutmaktan, görmemiş olmaktan korkarım. İlk kitapları düşünerek, birkaç öykücüye dikkat çekelim: Ömer Arslan “Avuntular”, Deniz Poyraz “Emine’nin Yanında Konuşulmayacak Şeyler”, Mustafa Çevikdoğan “Temiz Kâğıdı”, Ezgi Polat “Susulacak Ne Çok Şey Var Aramızda”, Eyüp Tosun “Kör Islık”, Banu Özyürek “Bir Günü Bitirme Sanatı” …

Bir de öykücülüğümüzde unutulmuş ya da yeterince değeri bilinmemiş imzalar önemli bir toplam oluşturuyor ne yazık ki. Yazılarınızda onlara da değiniyorsunuz. Okurlarımıza birkaç isim verir misiniz?

Örneğin bu aralar Ferzan Gürel’i okuyorum ara ara. Altı öykü kitabı var, altmışlardan doksanlara. Samim Kocagöz’ün kızkardeşi aynı zamanda. Nursen Karas var sonra sırada, dört öykü kitabıyla. Saadet Timur, Mustafa Niyazi, Tevfik Kent, Metin İlkin, Necati Ökmen, Nevzat Üstün, Nahit Eruz… Sait Faik öykü ödülü alan öykücüler var örneğin; Cengiz Yörük, Mahmut Özay… Saymakla bitmez. Çok eskilere de gitmeyelim; örneğin Gülderen Bilgili, Berrin Kırımlıoğlu, Mahmut Alptekin, Fahrettin Demir…

İki derlemeniz var: “Fay Boşluğu” ve “Bağzı Şeylere Öyküler”. Deprem ve Gezi gibi toplumu derinden sarsan iki olay seçilmiş. Bu kitaplar yazınımızda önemli bir boşluğu tamamlıyor kuşkusuz. 1998 Mülkiyeliler Birliği Şiir Ödülü’nü, 2007 yılında Foça Belediyesi Deniz Öyküleri Yarışmasında Mansiyon kazandınız. Okurlarınız şiir ve öykü kitaplarınızı da bekliyor.

Şiir uzak geçmişte kaldı. Devam etmiyor. Yazdıklarım şiirdi şiir olmasına ama kendini dönüştüremedi, kanalını genişletemedi, bana da şiir yazmamak düştü.

Öncelikle öykü üzerine yazılarımın ve tiyatro yazılarımın kitaba dönüşmesini istiyorum. Tiyatro tezi var, bitirilip kitaplaştırılacak.

Öyküler de kendilerini daha çok duyurur oldular, hayırlısı…

Son olarak, beni kırmayıp söyleşi teklifimi kabul ettiğiniz ve sorularıma içtenlikle yanıt verdiğiniz için çok teşekkür ederim.

Ben de çok teşekkür ederim.

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.