Sorgu Sual

SORGU SUAL

Ellerimle büyütüp beslediğim hayatın, nankörlüğüne şahidim şimdi. En çok ona mı kızmalı, yoksa kendimdekilere mi? Cümle içerisinde, bir virgülün vereceği tek nefese ihtiyacım var bu aralar. Duraksamak, yorulduğumu kabullenip biraz soluklanmam gerek, a402838_10151175181080055_10150109821990055_22565481_1164719109_nnlayın beni! Henüz nokta koyma zamanı değil. Sadece biraz nefes, bir virgülün aldıracağı kadar… Çünkü isyan, sardı yine başımı. Kendime eziyet hazırlığındayım, adeta. Oysa ne suçu vardı çocuk kalbimin? Ben, içimdeki o serseri çocuğa asalet kazandıracağım derken, sonunda o asil tarafımı da yoldan çıkarttı. İsyanla koyun koyuna, sırt sırta verdiğim, hepiniz kadar sığ düşündüğüm, anların diyetidir şimdi bu huzursuz hallerim. Desem ki: “Bakın içime, görün beni!” şaşkınlığınıza gülerim, alaycı bakışlarımı yüzüme kondurup anlamadığınıza değil de anlatamadığım için kendime kızarım, acizliğine kızarım kelimelerin.

Değer saydıklarının ederini sorgularken bulduğunda kendini, aslıyla yüzleşmek ne zor bir duygu alaborasıdır… Hep anlayış bekleyenlerin, anlayışından mahrum, boş yere tüketilen cümleler ne çok yorar insanı. Kalp kırılmaya görsün, kırılan her parçada tuzla buz olan iyi niyet göçlerinin önüne geçmek mümkün mü? Böyle miydik oysa biz bir zamanlar? Tek hırsımız oyunu kazanmaktı. Sadece bu yüzden kırardık birbirimizi. Düştüğümüzde kanayan dizlerimiz dışında yaralarımız da olmazdı. Bir tek saklambaç oynarken ihanet ederdik; açığa çıkan, gammazlardı diğerini. Sırf bu yüzden öyle kavgalar ederdik ki ama küslük sadece bir gün sürerdi. Bir simit kaç parçaya bölünürdü hatırlamıyorum. Mahalledeki tek bisikleti sürmeyen kaç kişi kalmıştı? Biri diğerini kurtarmak için kahramanlık ederken, kaç kere dayak yer evine dönerdi. Kirlenmek ne güzeldi; bakteri derdi olmadan. Dalından meyveyi koparıp yıkamadan, şöyle bir tozunu alıp yemenin keyfi paha biçilemezdi.

Toprağı küstürdük, daha çok beton dikeceğiz diye. Yaşlı çınar ağaçlarını devirdik, doğrulmuyor belimiz, ah etti bu toprak bize. Gökyüzüne saldığımız onca zehir, şimdi ciğerlerimizi zehirliyor. Hıncını çıkarıyor tabiat bizden. Kış kış gibi değil, yaz yaz gibi. İnsanı yeniden canlandıran ilkbaharlar kısa, hüznü taşıyan sonbaharlar ise uzadıkça uzuyor. İçine şeker atıp yediğimiz, bembeyaz karlar yerine is yağıyor üzerimize. Hayat, heybeme çok şey doldurmuş. Zaman zaman taşımakta zorlandığım, sendelediğim anların birindeyim. Onunla değil, kavgam. Beni, hükme zorlayan, insanoğlu! Korku değil, kayıplar değil, sebebi isyanım. İnsanlar pek bir arsız, pek bir yansız, düzenin karşısında. Kimse, durup da çene altına koymuyor elini, hatalarını düşünmek için.

Ne vakit önüme baksam, ufukta belli belirsiz gölgeler çeler aklımı. Ne ileri gidebilirim, ne de geri, merakıma eşlik etmez cesaretim, oracıkta kalakalırım. Kimliksiz, neresinden tutarsan tut, elinde kalan, yarım yamalı sevmelerin yersiz matemleri gönlümü karartır. Sevsen olmaz, sevmesen aklının bir yarısı birisinde takılıp kalır. Sorsan, aşkın kitabını yazar herkes ama beceremezler de adam gibi sevmeyi. Bilmez misiniz; aşk nazlı bir çiçektir. Herkeste başka şekillenir, herkeste başka başka kokar, miski amber gibi. Kimininki güldür, kiminin papatya, kimininki kardelen, kimininki karanfil, kimininki ise siyah lale! Şimdi ayrılık nedir diye sorsam size, siz “ayrı kalmak” dersiniz, ben “ eksik yaşamak” derim. Siz, aşka “ulaşılmaz” dersiniz; ben düşlerimdeki kavuşmalarıma bile “aşk” derim. Siz, yasak bir meyvenin, dalında eda edişine takılırsınız, ben içindeki lezzete dem vururum. Siz, dokunduğunuz tene hasretten bahsedersiniz, ben dokunamadığım, tende can bulur, can veririm. İliklerime kadar sokulur, aşkın en ağrılı yaraları, siz üzerine bir yara bandı çekersiniz, ben açık yarama tuz basarım. Siz, sevmeye sebepler ararsınız; ben, kendimde bulduğum tek bir nedene tutunurum. Siz, “Aşkın gözü kör” dersiniz; ben âşık için, “Gözden öte gönle, bakmaya göz yetmez!” derim.

Şimdi, sorumlu olduğum her şeyin zorunluluklarına inat bencilleşip yalnız kendimden sorumlu olmak; edep ve hayâ çerçevesinde sustuklarıma küfür etmek, saygıyı bertaraf edip hadsizlere haddini bildirmek geliyor içimden. Ve erken yaşta kaybettiğim cehaleti, orta yaşta yeniden kazanmak istiyorum. Olgunlaştık da ne oldu? Ham kalanlara bakınca olgunluğumdu beni utandıran. Yüzü bir türlü kızarmayanların yanında, kan çanağına dönmüş yüzümü buz gibi bir suyla yıkayıp artık ayıkmak istiyorum. Özenle kalbimin başköşesine oturttuklarımı kapı dışarı etmek, anlasınlar diye yorulup çene tükettiklerime “Anladığınız kadar” deyip sırtımı dönmek istiyorum. Mantıklı diye verdiğim kararlarımın kaybettirdiği ideallerimi arzularımla yeniden geri almak, boyun bükmekten yere düşürdüğüm başımı yeniden kaldırmak, artık var olmak istiyorum. Bilindik ezberleri bozup hatta çoğunu da unutup durgun sulardan çağlayanlara doğru akmak istiyorum. Bir dağın zirvesine çıkıp sesim kısılana dek bağırmak, yalın ayak sokaklara çıkıp aylak aylak dolaşmak, önümden geçen herkese “Ben buradayım! Peki ya siz?” demek, delirdiğimi düşünenlere ise gülüp geçmek istiyorum. Ve buna benzer çılgınca istekler gelip geçiyor aklımdan. İpini koparmış, sahibinden vazgeçen evcil bir köpek gibi oradan oraya koşturuyorum. Neyin telaşı ki bu? Soru işaretli bir düzine cümle kuruyorum. Belki/ler, acaba/lar, keşke/lerle çevrelenmiş, yanıtsız soruların cevaplarını bulmak için, yine bir keşfe çıkmışım. Rotam, biraz daha insan kalmak, pusulam ise doğruluk, kılavuzumsa yolumu, yönümü her yitirdiğimde yanımdan hiç eksik etmediğim iyi niyetim… Rastgele, kayıp dostlar, gidenler, dünümde kalanlar, sevenler, sevmeyenler… Rastgele, hayat!

Siz, bunun adına isyan mı dersiniz bilemem ama bunun adı sadece sorgu, sual…

Ruh Bedene Küserse/Ayla Kapıcı…

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.