Sopa / Tuğçe Cengiz

Seyfi sırtını sınıfa dönmüş, dakikalardır tahtaya bakıyordu. Bütün gün orada dursa yine de çözemeyeceğini bildiği bir matematik sorusuyla baş başaydı. Birazdan başına geleceklerden emindi; buna rağmen celladını bekleyen kurban gibi öylece ayakta dikiliyordu. Oturduğu masada bacak bacak üstüne atmış, öğrencisinin kıvrandığını görmekten büyük bir haz duyan Cevdet, hiç konuşmuyordu. Sınıfın sessizliğini arka sıralardan gelen bir poşet hışırtısı bozdu. Seyfi, sınıf arkadaşının dünden kalan yumurtalı ekmeğini yemeye başladığını burnuna çarpan ağır kokudan fark etti. Midesi bulandı.

Hocam, izin verirseniz tuvalete gitmek istiyorum. Biraz midem bulandı” 

Cevdet dişinin arasına sıkışmış yemek artığını temizler gibi tek parmağını ağzına soktu. Bu birkaç saniyelik sükunetinin yerini birazdan bini bir para küfürlerinin alacağını sınıftaki herkes biliyordu.

Lan eşşoğlueşşek, sen ekmek arası havyarla mı besleniyorsun da miden bulanıyor? Mehmet, aç oğlum pencereyi. O ekmeği yiyen, ben oraya gelmeden kaldırsın hemen! Sen de önüne bak, problemi çözmeden tuvalet muvalet yok.” 

Seyfi yüzünü tahtaya dönüp bir kez daha aynı soruyla burun burun gelince birkaç öğürdü. Ağzına kusmuk tadı geldiyse de, korkudan gerisin geri yuttu. Hocasının yüzüne bakamıyor, yan gözle masayı kesiyor, ne yapacağını kestirmeye çalışıyordu. Havyar derken ne demek istemişti? Çocuğun, kendisinden çekinerek tahtaya  bön bön bakışından artık zevk almayan Cevdet, pes etti.

Si*tir git lan köşeye. Tek ayak üstünde duracaksın, teneffüste gelip bakacağım. Durmadığını görürsem, kırarım o ayağını, gerçekten de tek kalır.” 

 

Seyfi çaresiz başını önüne eğdi, çöp tenekesinin yanında tek ayak üstünde durdu. Bu kez yuttuğu, içinde yeni filizlenmeye başladığını hissettiği erkeklik gururuydu.

Zil çalınca, Cevdet sınıftan çıktı. Selim ve Mehmet Seyfi’nin yanına koştular. Onu cezasını çekmekten caydırmaya çalıştılarsa da nafile. Seyfi geçen gün Cevdet’ten yediği okkalı dayağı henüz unutmamıştı. Gülsüm’ün altındaki sırayı üçü birden çekmişti ancak Gülsüm her nedense sırasında ağlarken hocaya bir tek Seyfi’nin ismini vermişti. O zaman da tahtaya kalkmıştı çocuk. Cevdet tüm sınıfın önünde kalın bir sopayla, gülümseyerek dövmüştü onu. Sırtındaki çürükler hala sızlarken, arkadaşlarına başından gitmelerini söyledi.

 

Herif psikopat lan oğlum. Görmediniz mi geçen gün bana yaptığını? Gülümseyerek çocuk dövmek özel bir yetenektir, edebiyat fakültesinde öğretmezler. Cevdet ancak bizim gibilerin sırtında verir tezini.” 

Üçü Cevdet’in psikopat olduğundan emindi. Adamın sorunu her neyse, kendi kafasında belirlediği kişileri hırpalamaktan büyük bir zevk alıyordu. Görünen bir köy daha vardı ki, o da kılavuz istemiyordu. Cevdet sadece erkeklere takıktı. Kızlar ne yaparlarsa yapsınlar, en ufak bir kötü söz işitmelerinin aksine, adam onların karşısında tam bir centilmen oluyordu. Cevdet’in ağzından güzel söz duymak isteyen biri, onu sınıftaki kızlarla konuşurken duymalıydı. Zaten Seyfi’yi tüm sınıfın önünde rezil etmekten bu denli keyif almasının esas nedeni de bu olmalıydı. Kızlara caka satıyor, onlara erkeklik taslıyordu. Çöp kovasının yanındaki muhabbetleri sürerken Selim şahit olduğu durumu anlattı.

Ben kaç kez beden eğitimi dersinden önce gördüm o herifi. Yeminle bak, ne yapıyor biliyor musunuz? Kızlar sınıfta giyiniyorlar ya; it, gelip bir şey unutmuş gibi sınıfa dalıyor. Bizimkilerin orasına burasına bakıp doğruca tuvalete gidiyor. Bir gün dakikalarca tuvaletin önünde bekledim. Herif içeride ne yapıyorsa, bir türlü çıkmak bilmiyor. Sıçmadığı kesin.” 

 

Bir hafta sonra üç arkadaş bahçede çift kale maç yaparlarken, kazara topun öğretmenler odasının camından içeri girmesiyle birlikte Cevdet zıvanadan çıktı. Kırık camdan kafasını uzatıp, çocuklara parmağıyla Buraya gelin” işareti yaptı. Çocuklar başlarına geleceklerden habersiz, okulun merdivenlerden çıktıklarında Cevdet kömürlüğün kapısında onları bekliyordu. İçerisi kömür karasıydı, karanlıktı. Cevdet’in gözleri odanın karanlığından farksızdı. Çocukların güm güm atan kalplerinin sesini duymak zor değildi. Cevdet’in gülümseyen ağzının içindeki pis dişleri, zifir karanlıkta parlıyordu. Cevdet’in sopası kalındı. Çocukların sırtı dar, vücutları incecikti.

Çok acıdı. Gençliklerini yuttu çocuklar. Karşı koyamadılar. Yumurta kokan ağızlarından akan kanı tüküremeden sadece yutkundular. Bu gidişatı durdurmanın tek yolunu yine kendileri bulmalıydılar. Arkalarında duran ana, babaları yoktu. Okulun müdürü desen, o da Cevdet’ten başkası değildi. Zaten itin aldığı bütün cesareti müdürlüğündendi.

Bir plan hazırladılar. Seyfi, dayısının cep telefonunu evden aşırdı, okula getirdi. Beden eğitimi dersinin hemen öncesinde üçü, teneffüste gizli gizli sınıflarını gözlediler. Cevdet hakikaten de sınıfa daldı ve iki dakika sonrasında çıkıp doğruca öğretmenler tuvaletine gitti. Çocuklar da hemen arkasından sessizce yan kapıya sığışıp kapısını usulca kapattılar. Mehmet eğildi, Selim Mehmet’in üzerine çıktı. Seyfi’nin tırmanacağı merdiveni artık hazırdı. Elinde sıkı sıkıya tuttuğu telefonun kamerasını açtı. En tepeye çıktığında gördüğü manzara karşısında neredeyse dili tutulacaktı. Avazı çıktığı kadar Sapık herif! diye bağırmak istediyse de kendini zar zor yatıştırmayı başardı.

Cevdet, Gülsüm’ün vesikalık, üniformalı fotoğrafını elinde tutuyordu. Tuvalete oturmuş, pantolonunu bileklerine kadar indirmişti. Bacakları açıktı, eli erkekliğini sıvazlar vaziyetteydi. Soluk soluğa hırıltılar çıkarıyor, fotoğrafa bakarken gözlerini deviriyordu. Gülümsüyordu pezevenk. Dişleri, tıpkı kömürlükteki kadar pisti.

Ellerinin ve dizlerinin titremesine engel olamasa da poz poz fotoğraflarını çekti Seyfi. Aşağıdaki çocuklar merak içindeydiler ancak bir terslik çıkmaması için öncelikleri vücutlarını sağlam tutmaya çalışmaktı. İşleri bittiğinde, sessizce oradan sıvıştılar. Cevdet hala içeride, kendi zevkinin derdindeydi.

Okul günü sorunsuz bitti. Üç arkadaş, hazırladıkları planın son aşamasına geçmek için sabırsızlıkla beklediler. Tek yapmaları gereken dönüş yolundaki kıraathaneye uğramaktı. İçeride epey bir oyalandılar. Planları amacına ulaşmıştı; bundan sonra geriye sadece olacakları izlemesi kalmıştı.

Sabah olduğunda erkenden okulun köşesinde buluştular. Evden getirdikleri ekmek arası yumurtalarını yerken Seyfi diğerlerinin kolunu dürttü. Karşıdan gelen adam, kış ortasında taktığı güneş gözlükleriyle komik görünüyordu. Yürürken tek ayağı aksıyor, yanağındaki morluk on adım öteden belli oluyordu. Adamın kollarından tutan kişiyi çocuklar hemen tanıdılar. Arkalarında koca bir mahalle güruhu onları takip ediyordu. Kalabalığın arasından Polise ne anlatacaksın bakalım yavşak herif diye bağıranlar oldu. Cevdet arkasına dönüp bakacak olduysa da, kolundaki adam kafasına bir şaplak indirince, başı öne eğik yürümeye devam etti. Adamlar yanlarından geçerken, çocuklar gülümsemelerine engel olamadılar. Seyfi sırıtarak Günaydın hocam dedi. Kendini Cevdet’le konuşurken o güne dek hiç bu kadar iyi hissetmemişti. Tüm yaraları o anda geçmiş gibi geldi. Öne doğru eğildi, bir bir yanından geçenlere fısıldayarak teşekkür etti.

Ne Cevdet ne de sopası, bir daha o okulda hiç görülmedi.

Yazarın diğer yazıları

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*