ümraniye escortkadıköy escortataşehir escort

sakarya escortsakarya escortsakarya escortsakarya escortsakarya escort

Son Kahve / Hava Özcan

01 Mayıs 2019 0

Arka koltuğa, köşeye, oturmuş, yolculuk mu yapıyor yoksa film mi izliyor anlayamıyordu. Kalabalığı, ter ve parfüm kokularının birbirine karıştığı havasızlığı bile hissetmiyor, zihninde yaptığı yolculukla dolmuş yolculuğu birbirine karışıyor. Dolmuş arada bir sarsılınca derin bir uykudan uyanır gibi afallayarak bakıyordu kalabalığa. Sonra pencereye dönüyor, tozun çizdiği resimlerin arkasından dışarıyı izliyormuş gibi düşüncelere dalıyordu.

“Nasıl bunca yıl ihmal ettim? Ne kadar hayırsız bir arkadaşım?

Öyle ya, ne çok şey paylaşmışlardı birlikte. On yıl az zaman sayılmazdı. Birlikte yenen yemekler, içilen kahveler, paylaşılan sırlar, bakılan fallar, kıskançlıklar, kırılan kalpler…”Hey gidi günler hey!” derken yüksek sesle konuştuğunun farkına, yanındaki yolcu gülümseyerek bakınca varmış; bu duygusallıktan çıkıp çıkmama arasında son durağa gelmişti.

Elindeki adresle evi eliyle koymuş gibi buldu. Kapıyı, gençliğinden tanıdığı, şimdi orta yaşlarda olan kızı açtı. Kızdaki değişim sanki zamanın ölçüsü gibiydi.

“Şöyle buyurun, salona geçin. Hoş geldiniz.” derken elindeki temiz galoşları uzattı. Galoşları alıp ayağına geçirdi. Biraz çekingen, biraz duygusal. Ne hissettiğini bilmiyordu. Köşede duran oymalı, mavi çiçekli koltuğa oturdu. Hep cam kenarı ya da köşeleri tercih ederdi. Yerde serili Hereke halısının desenlerinde dolaştı gözleri bir süre. Sonra geniş duvarı kaplayan ahşap, oymalı vitrinin boşluğu dikkatini çekti. İçinde sadece birkaç biblo ve fincan görünüyordu. Duvarda asılı gümüş çerçeveli ayna tam bir işçilik örneğiydi. Yaklaşan ayak sesleriyle etrafı incelemeyi bıraktı.

“İçeri buyurun, annem sizi bekliyor.”

Uzun, karanlık holde ilerlediler. İlaç kokuları gederek yoğunlaşıyordu. Tek kişilik somyada, mor çiçekli nevresimlerin içinde solgun yatan o muydu? O ihtişamlı, bakımlı kadın, makyajsız, fönsüz, ojesiz görmediği… Dairenin içinde dolaşırken döşemelerin titrediği, etrafına yaydığı kışkırtıcı parfüm kokusuyla saksıdaki çiçekleri bile kıskandıran, etrafına ışık saçan, cıvıl cıvıl insan… Yastığın üzerine dağılmış beyaz saçları, soluk, sarı yanakları, gözlerinin altındaki mor halkalar… Nefes almakta güçlük çektiği halde gülümsemeye gayret ediyordu. Şaşkınlığını gizleyerek yaklaştı yanına.

“Nasılsınız?” diye sormak saçma gelse de konuşması gerektiğini biliyordu. “Ne demeliyim?” diye bocalarken kızı yetişti imdadına.

“Bilinci gidip geliyor. Gülümsedi. Sanırım sizi tanıdı.”

Bir deri bir kemik kalmış solgun eli ellerinin arasına alırken gözyaşları akamamanın baskısını uyguluyorlardı yanaklarına. Tekrar:

“Nasılsınız? Hatırladınız mı beni?

Sönmüş gözlerdeki yaşlar akamadan başını sallayarak cevapladı. Kuru dudaklarından mırıltıyla karışık “Teşekkür ederim.” sözleri duyuldu. Gözleriyle, kenarda duran sehpayı işaret etti. Sehpanın üzerinde bir tomar fotoğraf karmakarışık duruyordu.

“Annem sizi bu fotoğrafları vermek için çağırdı. Telefonunuz hala ajandasında kayıtlıymış. ‘Bunca yıldır meşguldü, arayamamıştır.’ dedi. Son zamanlarda hep sizinle olan anılarını anlattı durdu. Belki de vedalaşmadan gitmek istemedi.” derken gözyaşları süzüldü yanaklarından.

Elindeki fotoğraflar, canlanan hatıralar ve bunca yıl arayıp sormamanın yarattığı vicdan azabıyla donup kalmıştı. Allahtan yaşlı kadın uykuya geçmişti de şahit olmamıştı bu duygusallığa.

“Annem böyle bu aralar. Beş dakika uyku, on dakika gözleri açık. Çok şükür ilaçlar rahatlatıyor da çok acı çekmiyor. İsterseniz salona geçelim. Sizi de daha fazla yormayalım.”

Elinde geçmişin izlerini taşıyan fotoğraflar, sarhoş gibi, ayakları yalpalayarak geçti salona. Kadın, vitrini işaret ederek:

“İstediğinizi seçebileceğinizi söyledi annem. Hatıra. Ben de bir kahve yapayım. Kahvenizi nasıl istersiniz?”

Kadın, bir zamanlar üç kuruş bulup da tab ettiremediği fotoğraflar elinde, vitrindeki biblolara baktı. Bronzdan yapılmış üç maymuna uzandı. Dudaklarına buruk bir tebessüm yerleşti. İnsanların koltuk kapmak için, türlü entrikalar çevirdiği ve kendisinin üç maymunu oynadığı günleri hatırladı.

“Değmezmiş üç günlük dünyada. İyi ki kişiliğimden ödün verip uymadım kimseye. Yıllar haklılığımı nasıl da ortaya çıkardı. Vicdan azabı başka bir şey olsa gerek. İnsan kendinden kaçamaz ki. Üstelik gereksiz üzüntüler hasta olmamıza da neden oluyor. Allah yaşamın da ölümün de hayırlısını versin. Ben çoktan unuttum uğradığım haksızlıkları. Belli ki o unutamamış, böylesine tükenmiş. Bu veda bir helalleşme belki de.”

Mutfaktan gelen kahve kokusu ulaştı burnuna. ”O günlerden bugüne değişmeyen tek şey kahve kokusu sanırım” diye mırıldanarak koltuğa oturdu.

Hayatının en hüzünlü kahvesini içtikten sonra oradan ayrıldı.

Fotoğraf:https://short-url.link/O6r



BENZER KONULAR
YORUM YAZ