Sıla / Tutku Taşkınoğlu

Havaalanının, alışık olduğu büyük aydınlık keşmekeşinden sıyrılıp yerine oturdu. Her seyahatinde yaptığı gibi, yanında oturanlarla iletişim kurmamak için pencere kenarını tercih etmişti. Diğer yolcuların telaşlı yerleşmelerini, pilotun tüm misafirlere ve çalışanlara babacan anonsu bozdu. Herkes yerine oturmalıydı. Kalkış sırası onlardaydı ve artık havalanacaklardı. Uçağın hareketiyle birlikte, etrafına yerleşen sessizliği fırsat bilip gözlerini kapattı. Kendini son müşterisi ile yaptığı görüşmeyi düşünürken buldu. Onu bir türlü istediği şartlara ikna edememişti. Aslında bu yolculuğun hiç sırası değildi. Babasına çok sinirlenmişti ilk aradığında, ama sesi çok iyi gelmiyordu ve ısrarla gelmesini istiyordu. “Umarım gerçekten önemli bir şeydir.” diye mırıldandı, kafasını iki tarafa sallayarak. Neredeyse iki yıldır gitmiyordu onları görmeye; işinden, telaşından fırsat bulamıyordu. Son zamanlarda telefon da edemez olmuştu. Her sabah, “Bugün annemi aramalıyım!” diyor, akşama unutmuş oluyordu. Ama şimdi hiç sırası değildi. Bu inatçı adamı ikna etmesi gerekirken bu uçakta ne işi vardı.

 “Ah baba ah, işimi yarıda bıraktım senin yüzünden!” diye söylendi. Şimdi rakiplerine fırsat çıkmıştı. Müşteri elinden kaçacaktı.

“İniş için alçalmaya başlıyoruz!” anonsu ile kendine geldi. Uçaktan bir an önce karaya ayak basmak isteyen bir sürü yolcunun koşuşturması ile indi ve bulduğu ilk taksiye bindi. Bu eski şehirde hiçbir şey değişmemişti sanki. Aynı yollar, aynı evler, aynı gri telaş. Kaçar gibi ayrılışı geldi aklına. Okulu bitirir bitirmez doktora yapmak için yurtdışına gitmiş, bittiğinde de İstanbul’da yaşamaya karar vermişti. Bu gri hayata geri dönemezdi. “Şimdi ne işim var burada ya, üstelik bir sürü işim var, off baba off, hiç sırası değildi!” diye mırıldandı kendi kendine. Köhne ve hiçbir şeyin değişmediği, dallardaki yaprakların bile düşmeye üşendiği tembel mahallesine gelmişti işte. Çocukluk anısı bile yoktu. Titiz anne ve babasının biricik kızıydı ve sokağa bile çıkmazdı. Tek eğlencesi ders çalışmak ve buradan kurtulmaya dair hayaller kurmaktı.

Taksiden indi. Küçük bir çantası dışında eşyası yoktu. Çok uzun kalmayacaktı. Babasının gönlünü yapıp geri dönecekti. Evin kapısını tarif edemediği bir his ile çaldı.

Kapıyı, saçı sakalı birbirine karışmış halde, babası açtı. Babasının sakal bıraktığını ilk kez görüyordu ve gözlerinde daha önce hiç görmediği bir bakış vardı.

“Hoş geldin kızımé!” dedi yaşlı adam. Özlemişti, sarıldı boynuna.

 “Hoş bulduk babacım, endişelendirdiniz beni. Umarım sorun yoktur!” dedi, içeri girerken. Evin içi hiç hatırladığı gibi değildi. Dağınık ve pis görünüyordu. “Annem nerede?” diye, telaşla sordu. “Seni bekliyor. dedi babası ve “Hanım, bak kim geldi?” diye seslendi, uzun koridordan salona doğru ilerlerken. Annesi, pencereyi seyreden köşede koltuğa oturmuş, önündeki fotoğraf albümüne bakıyordu. Onu görünce rahatladı. Sağlıklı ve iyi görünüyordu işte, annesinin bir şeyi yoktu. Hemen yanında sehpa üzerine bir sürü gazete parçası, sanki bir oyunun parçasıymış gibi dizilmişti.

“Annecim, ben geldim!” dedi ona doğru ilerlerken. Annesi kafasını kaldırdı, yüzüne baktı ama tepki vermedi. Demet şaşırmıştı. İki yıldır onu görmeyen annesi, yerinden bile kalkmamış, onunla ilgilenmemişti. “Neler oluyor, yoksa bana küsmüsün anne?’’ dedi, yanına iyice yaklaşıp. Yaşlı kadın gülümsedi. Demet: “Biliyorsun çok çalışıyorum. Sen hep demez misin, bir kadın ayaklarının üstüne basmalıdır. Kimseye boyun eğmemelidir diye. Kolay olmuyor anne, çok çalışmak gerekiyor.” diye mazaretlerini sıralıyor, annesine onu ihmal etmesinin nedenlerini açıklamaya çalışıyordu. Annesi yüzünü avuçlarının arasına aldı ve alnından öptü. “Hoş geldin!” dedi ve fotoğraf albümüne geri döndü.

Demet şaşkın bir ifade ile babasına baktı. Babası kapının girişindeki koltuğa oturmuştu. Bir zamanlar onu taşıdığı omuzları çökmüş, gülerek bakan gözleri solmuştu. Göz göze geldiler. Babasının bakışlarının anlamını şimdi çözmüştü: çaresizlik. Kalktı yanına gitti. Elini tuttu “Neler oluyor?’’ diye sordu şaşkınlık içinde.

Yaşlı adam söze nereden başlayacağını bilemiyordu. Yorgun elini, güç almak ister gibi kızının elinin üstüne koydu. İlk önce neler olduğunu anlamamıştı. “Sadece biraz dalgındı ve bazı şeylerin yerini unutuyordu. İşten ayrıldıktan sonra çok sıkılıyordu evde, emekliliği kendine yakıştıramıyor ve depresyonda diye düşünüyordum.’’ diye anlatmaya başladı. Arkadaşlarıyla görüşmesini önermiş; tüm kadınların yaptığı gibi, günlere gitmesini söylemişti ama şiddetle itiraz ediyor, kesinlikle kimseyi görmek istemiyordu. İsimleri unutmaya başlamıştı, “Adımı ne zaman hatırlayamasa sinirleniyor ve ağlamaya başlıyor.” diye devam etti. Bazen de adını birden hatırlayıveriyor ve bütün gün adını tekrarlıyordu. Çoğu zaman albüm fotoğraflarına bakıyor ve evin içinde bulduğu tüm kâğıt parçalarını sehpanın üzerine diziyordu. Bazen karşıdaki ağaçla konuşur buluyordu onu. Bazen de kütüphaneyi karıştırıyor, aradığını bulmuş gibi büyük bir sevinçle bir kitaba başlıyor ama birden sinirlenip bu kez de ağlamaya başlıyordu. Tüm hayatını çocuklara bir şeyler öğretmek için adamış kadın, okuduğunu anlamıyordu. Öğrencilerinin ziyaretini de kabul etmiyor, onu ziyarete gelenleri kapıdan çeviriyordu. İyice çocuklaşmıştı.

“Geçen gün balkonda yakaladım onu, yağmurun altında bağıra bağıra şarkı söyleyip korkuluktan aşağı sarkıyordu.” dedi yaşlı adam, kızının elini daha da sıkı tutarak. “Çok korktum kızım, ona bir şey olacak diye çok korktum!”

“Ah Babacığım!” diyerek sarıldı Demet. Kollarının arasında, bir zamanlar gücü ile onu hayran bırakan adamın yerinde; yorgun, korkmuş, yaşlı ve yalnız biri duruyordu. Ne yapacağını, ne söyleyeceğini bilemiyordu. Yaşlı adam çaresizdi. Kızının saçlarını okşamaya başladı. “Özür dilerim seni çağırdığım için!” dedi. Onu rahatsız etmek istememiş, aramak için çok düşünmüştü. Önlerinde ne kadar zaman olduğunu bilmiyordu. Ne kadar dayanabileceklerini, annesinin ne kadar daha kötüleşeceğini bilmiyordu. Sonunda dayanamayıp aramıştı onu.

“Hala seni hatırlıyorken onu görmen gerekir, diye düşündüm” dedi.

21 Yorum Sıla / Tutku Taşkınoğlu

  1. Hayatın olağan akışı içerisinde, kapitalizmin o şehvetli sesine kulak vererek pek çoğumuzun bilerek ya da bilmeyerek yaptığı Sevdiklerimize vakit ayıramamayı işleyen ve Keşke.. ile başlayacak cümleler kurmamıza engel olabilecek dinamizmi aşılayan Kısa-Hüzünlü-Özenli bir paylaşım.

  2. alzheimer hastalığı; kapitalist modernitenin insanlığa dayattığı, hız-tüketim-sağlıksız kent üçlemesi sayesinde acıklı bir hal almıştır. meseleyi yine iş-GÜÇ-hız tüketim keşmekeşi içinde aktaran bu kısa öykünün İNSAN vurgusu çarpıcı.

  3. Çok beğendim,tasvirleriniz gerçekten güzel sizin hikayeleriniz çockluğumdaki radyo piyeslerini anımsatmıyor. Radyo piyeslerini her zaman zevkle dinlerdim ,hüzünlü ama hayatın gerçekleri ile birlikte beni o günlere şaşırtacak götürmeye devam ediyorsunuz.

  4. Çok çok çok güzel…
    Farkındalık yaratıyor,sevdiklerimizi ne çok ihmal ediyor ve zaman hiç bitmeyecek,ömür geçmeyecek sanıyoruz.

  5. Blogunuzu severek takip ediyorum. Sadece anlatim tarziniz degil sectiginiz konularin cesitliligi, ve her seferinde ummadigim halde iclerinde kendime tanidik birseyler bulmak beni mutlu ediyor. Cok iyi bir anlatimci oldugunuz kadar cok iyi bir gozlemci oldugunuz asikar. Yayimlanacak bir sonraki yazinizi hevesle bekliyorum.

  6. Yasama dair hepimizin az yada cok tanık oldugu hatta yasadıgı olaylar ; ancak anlatım tarzınız o kadar farklı ki, hatta bazı tasvirlerinizi defalarca okurken buluyorum kendimi…Bakış acınıza yureginize ve en onemlisi de kaleminize saglık…

  7. Her okuyan kendinden bişeyler bulabilir öylesine içten öylesine samimi ve öylesine gerçek ki okurken yüreğime bir sızı oturdu

  8. Bir kalem ve kağıt buluştuğunda yada klavyenin başında bambaska işler için çalışırken ansızın ruh hali değişir ve yazmaya başlar insan. Ama o kadar kolay değildir hakkını vermek gerekir ki sen onlardan birisin kanımca başarılar.

  9. Bir kalem ve kağıt buluştuğunda yada klavyenin basinda bambaska isler icin calisirken ansizin ruh hali degisir ve yazmaya baslar insan ama o kadar kolay degildir hakkini vermek gerekir ki sen onlardan birisin basarilar 🙂

  10. Bir kalem ve kağıt buluştuğunda yada klavyenin basında bambaska isler icin calisirken ansizin ruh hali degisir ve yazmaya baslar insan ama o kadar kolay degildir hakkini vermek gerekir ki sen onlardan birisin basarilar

  11. 17 yaşında evden ayrılıp, o günden beri ayakları üzerinde duran ve belki senede bir aile\memleket ziyareti yapan biri olarak beni ayrı bir etkiledi sanırım… Ne yalan söyleyeyim, ben hala Demet’in uçak modundayım, kalbim soğuk… Neyse, beni böylesine zarif bir anlatımla bunalıma sokmayı başardığın için tebrikler;)

  12. Tutku Hanım,
    Hayatın akışı içinde karşılaştığımız ama yok saydığımız ya da görmek istemediğimiz yaşanmışlıkları kurgu yolu ile aktarmak, görmezden gelineni göstermek zor bir iş. Bunu başardığınız için sizi kutluyorum.

  13. Akışkanlığı, betimlerde ki incelik, üluptaki o derin tını hemen kendisini nasılda belli ediyor, kelimelerin bu ahengini yakalamak tamamen edebi bir birikim ve yaşanmışlıkların vücut bulmuş hali,yazılarınızdan dolayı tebrik ediyorum, insana insan olma olgusunu hatırlatan bu tarz hikayelerin devamını bekliyorum, saygılar sevgiler..

Burak Hakan için bir cevap yazın Cevabı iptal et

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.