Sıkı Sıkı Sarılalım / Çağla Özkan

                     

Her zamanki gibi düşmüş omuzları ile girdi apartmana. Her zamanki gibi anahtarı deliğe sokarken o ince umudu geçirdi içinden. “Lütfen gelmiş olsun.”  Eliyle sonuna kadar itti çelik kapıyı. Kapının gıcırtılı sesi yayıldı eve. İşte hayatımın fon müziği. Her zamanki gibi gelmemişti. Duvarda asılı aynada yansımasına bakarken, kapının eşiğinden yalnızlığına doğru bir adım attı. Ardından sol ayağıyla kapattı kapıyı. Biraz daha yaklaştı aynaya. Suretine dokundu. Dudaklarına geldi eli. Canı yanmış gibi hızla çekti. Aynadan aldığı ellerini yanaklarına koydu, oradan yavaşça dudaklarına indirdi. İşte o an duydu onun sesini.

“Bu hayatta içten atılan her kahkaha en büyük direniştir. Sen ne kadar inansan da buna, gülemiyorsun. Ağız kasların harekete geçmiyor bir türlü. Parmaklarınla yana doğru çektiğin dudakların bıraktığın anda hızla kapanıyorlar. Gülmenin kalbe iyi geldiğine dair bir yazı okumuştun gazetede. Gülmek, iyileştiriyor mu gerçekten kalbi? Son zamanlardaki kahkahalar, masallardaki cadıların kahkahalarına benziyor. Sen de hissediyor musun? Belki de bu yüzden ses kaybı arttı kulaklarının.”  Aynı anda hem meraklı hem de korkulu gözlerle bakındı etrafına.  Ses, çok tanıdık ama bir o kadar da yabancı geliyordu.

“Aynaya bak,” dedi ses. Hemen döndürdü gözlerini ve birer birer fotoğraflar belirmeye başladı. O andan sonra sadece o sesin söylediklerini dinledi.

“Umutla elindeki tel çubuğa bakan bu çocuğu tanıdın mı? Tüm rüzgârı içine almak istercesine çektiği nefesi, nasıl da sakince üflüyor bak. Tek derdi, o telden en büyük baloncuğu çıkarmak. Bak bu fotoğrafta ulaşıyor amacına. Ne güzel de gülüyor. Fotoğrafın dışına çıkıyor sanki kahkahaları, duyuyor musun? Çok uzaklarda kalan bir şeyi içine çekmek ister gibi derin nefesler alıyorsun artık. Bak burada gökyüzüne saldığı rengârenk balonlarına neşeyle bakıyor. Tüm renklerin çocuklara ait olduğuna inanan gözlerini görüyor musun? Elinde tuttuğu kırmızı balon, o inancın ta kendisi. Tam da senin oturduğun yerde oturuyor, bu fotoğrafta. Ağzı yüzü dondurma olmuş. Gülümsüyor. Bu sefer ağzı yüzü mutluluk oluyor. Yanında asla gitmez dedikleri. Başında hayallerini merdiven yaparak çıktığı gökyüzü, arkasında salıncağını hangisine kuracağını düşündüğü ağaçlar duruyor. Şu fotoğraflar da olmasa kimse inanmaz yaşadığına.

Cebinde taşıdığın masalları kuşlara at. İnsanlar masal anlatmasınlar artık. Onlar her anlatışında o masallardaki kötüler canlanıyor sanki.  Şu fotoğraftaki taşlar gibi, yalnızlığın diziliyor üst üste. Bir türlü yıkılmıyorlar, atacak ufacık da olsa bir kahkahan kalmadığı için. Gülemiyorsun. Çünkü hepsini ben aldım. Ben, senin çocukluğun, bir gece uykuya daldığında teker teker, tebessümüne varıncaya kadar topladım hepsini ve usulca ayrıldım içinden. O gecenin sabahını hatırlıyor musun? Üzerine çöken ağır hissizliği. Anla istedim. İnsanlar ne kadar büyürse büyüsün içlerindeki çocukluktur onları yaşatan. Yoksa bu kadar kötülüğün içinde insan hala iyiyi görebilir mi, duyabilir mi güzel sesleri?  Hadi, sıkı sıkı sarıl şimdi bana. Bir daha çocukluğuna hiç sarılamayacak olanların özlemiyle sarıl ve hiç bırakma.”

Çalan zil ile sıçradı.  Aynadan ayrıldı gözleri ve kapıya yöneldi. Kapıyı yavaşça araladı. Sonra hızla ardına kadar açtı. Gıcırdamadı kapı. Kısa bir bakışmanın ardından sıkıca sarıldı ona. Gülümseyişi bir su misali yayıldı yüzüne.

“Hoş geldin.”

 

 

Fotoğraf: https://bit.ly/2mWWcl3

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.