Sığıntı Aşk-3- / Ayla Kapıcı

Geçen ayın devamı…

Bir zamanlar yüzündeki tebessümdüm; şimdi yüreğinde bir korku! Hani resimler çizerdik parmaklarımızla erişemediğimiz yüzümüze, ellerin gezinirdi, yanaklarımda, ben gözlerimi kapatırdım; karşımda duran bir resim değil, yanımda duran bir can olurdun o anda. Dokunamadan sevmenin zevkini, o masumane şehveti nasıl anlatayım bilmem. Daha önce kimsenin karşısında bu kadar, anadan üryan, bir o kadar da katıksız olmadım ki hiç! Yanında olmadan dizinin dibinde olmayı ve bunu nasıl becerdiğimi hiç sorma bana. Sorma, gıyabında hazırlanan sofraları, kanepede ayaklarımın ayaklarının arasında nasıl kaybolduğunu, birlikte izlenen filmleri, çığlık çığlığa izlenen, bol tezahüratlı, fanatik maçları sorma! Geceleri sadece düşlerimin şahit olduğu sevişmeleri sorma. Sabah gözlerimi açtığım anda, saçlarının arasında gezinen ellerimi sorma. Bilmezsin sen kaç kere yüzünde gezindi dudaklarım, kaç defa gözlerini öptüm hiç sorma! Sen sabahları işe giderken sana hazırladığım o kahvaltı masasını, kapıda nasıl uğurlandığını ve nasıl özleneceğini, ardından sana bakan gözlerimi hiç sorma! Akşama kadar gelişini heyecanla bekleyip sana keyifle hazırladığım yemekleri hiç sorma! Sana hep aşkla bakan, çocuk ruhlu o masum şehveti hiç sorma! Tek başına yaşadığım bu şizofrenik aşk ağrısının dahasını hiç sorma!

Gittin! Ama sözde. Özde hep aynı yerde, öylece kaldın. Ne sana yemek yapmaktan, ne seninle olmaktan hiç yorulmadım. Her sabah seni işe ben gönderdim, ben karşıladım sevinçle seni kapıda. Suretinin hiç var olmadığı, serimde sakladığım, nazarından korktuğum bir sevda masalı içinde yaşattım bizi. Yer, gök, yattığım kanepe, düşlerim ve Tanrı’dan başka şahidim görenim duyanım olmadı. Tutunamayacağım bir dala uzattım ellerimi, sarkıttım kendimi boşluğa, düşmeyi göze almıştım bir kere. Aslında hiç kızmadım, ne gittiğine, ne de gidişine. Seni sen olmadan seveceğimi biliyordum. Gocunmadım yani sandığın gibi. Gurur, kibir, kendim hiç olmadı seni yaşarken. Saklanmadım bu defa kendimden.

Vazgeçmek kolay değil, çünkü sen benim olmazımsın, olduramadığımsın. İmkânsız bir aşkın büyüsüne kapılmak değil, çünkü sen benim arsız yarımsın. Düşlerime ortak, yalnızlığıma yabancı, sen bir yolcu, ben seni daima kapısı sana açık bekleyecek olan hancı. O kapı sana hiç kapanmayacak bilesin. Belki çok gece, isyan çöreklenecek göğüs kafesime, sitemler yağdıracağım kendime. Kızacağım belki de; sana kıyamayıp kalbime söveceğim. İstemeden şu sözler dökülecek dilimden, nasihat edeceğim herkesten saklı derdime:

Ey benim düşleri karalı, kapısı hep ayrılığa aralı, asi ömrümün mazlumu kalbim! Sığıntı aşkların yetim bakışlı çocuğu! Bağışla şu aşka arsız serseriyi. Küsüp gitme onlar gibi, soldurdum diye gamzelerini. Satır arasında göremediklerim, meğer tırnak içinde okunuyormuş. Düşünde gördüğün masumiyet yetmiyormuş. Bir gönle yataklık yapacaksa insan, bir ömür yetecek aydınlığı olmalıymış. Sevda yolu dikenlerle bezeliymiş. Şefkati meşakkatinden azade değil. Yürek mahzende sevgilinin esiri imiş, özgürlük tutsaklıktan öte değil. Beyhude geçecek bir ömre kanaat etmek düşer şimdi bana, aşığın fıtratında huzur elzem değil. Hakikatin gözü kör, bir yalanın içinde sözler kâfi değil. Umut yeter mi, yoksa hacet? Kırk gün, kırk gece ibadet kâfi değil. Etsen de yârin gönlünü kutsal mabet, nasipten öte yol, sonun değil. Aşkın gözü kör derler, ne büyük yalanmış, âşık görmeyi bilmezmiş, baksa da kâfi değil… Sığıntı gibi iliştiğin bir kalpte, aşk fakir, âşık yoksul bir dilenci ise ayrılık kaçınılmaz son ve rüyadan uyanmak, gerçekle yüzleşmekten daha zor değil…

Veda zamanı, ne sen gel düşlerime, ne gölge et gerçeğime. Ne ben inanayım geleceğine, ne sen bekle yolumu. Ben sarı saman kâğıtlara yazacağım bundan sonra bizden kalanları. Sokaklara çıkıp dağıtacağım, gelene geçene… Tesadüfen sana da denk gelir belki, okurken son defa ağlarsın bize…

Ah! Benim uzaklardaki memleket kokan sevdiğim, seninle başka bir gökyüzünde yaşayamadığım ne varsa yaşayacağım. Orada güneş başka yerden doğup başka yerden batacak. Gecenin o boğazımı sıkan ellerinin yerinde, dudakların gezinecek. Sana bir annenin evladına sızlayan vicdanı ve şefkatiyle sarılacağım. Görmeyeceksin ama varlığımı hep ensende hissedeceksin ve soluduğun hava kokumu getirecek sana. Ben korkularımı aldım bir kenara ve yüzleştim kendimle. Ve dedim ki: “Sevdim, seviyorum, seveceğim” Yani uzun lafın kısası: Bu yalancı bir ayrılık!”

Senin bu yazıyı okuduğun kadar kolay olmamıştı yazmak. Defalarca ağlayıp yer yer gülümseyip senden sonra bir türlü dengede tutturamadığım ruh halimi yaşamıştım. O gece sabahı zor ettim. Ertesi sabah, sana göndereceğim bu yazıyı okuduğunda ne hissedeceğinin merakı içinde sızıp kalmışım. Sabah gözlerimi açtığımda geceden kalma ruh halim aynı bıraktığım gibi duruyordu. Vakit gelmişti, e postayla sana içimde çırpınıp duran, kanadı kırık serçe kuşunu gönderdim. Oturup beklemekten başka yapacak bir şeyim yoktu. Bana yazabileceğin, herhangi bir kelimeye ihtiyacım vardı. Sürekli mail kutumu kontrol edip duruyordum. Sonunda beklediğim ileti geldi, şöyle yazıyordu:

Bir gün beni anlayacaksın sevgili! Dizlerinin üzerinde bir battaniye ile denizi seyrederken pencerenden ve sırtında örgü bir şal olacak, rengi mavi. Aklına Halil Cibran düşecek, Cemal Safi fısıldayacak kulağına, anlayacaksın. Bir gün beni anlayacaksın sevgili! Ney üfleyecek bir sûfî,  kulağına değil kalbine. Dokuz boğumunda damıtılmış notalar, saracak ruhunu. Ellerinin üzerinde kara lekeler ki biri kalp şeklinde olacak. Diline Turgut Uyar batacak, Cemal Süreyya dökülecek ellerine, anlayacaksın. Bir gün beni anlayacaksın sevgili! Bir mezar gelecek aklına, kar gelecek ki ıslanacaksın. Şöminede yanan ateşin alevleri yetmeyecek, donacaksın. Ayaklarını göreceksin sonra, kalın çoraplar içinde ve yanacaksın. İbn-ül Arabî bulandıracak dimağını, Beyan-ı Menâzil damlayacak kirpiğinden, anlayacaksın. Bir gün beni anlayacaksın sevgili ki bana ağlayacaksın…”

Ne anlatmak istediğini ve benim ne anlayacağımı bilmiyordum. Yine şifreler vermiştin önüme çözmek zorunda kaldığım. Benim kadar uzatmamıştın az/dan çok anla diye kestirip atmıştın, sözleri. Ardı ardına sıraladığın isimlere takılmıştım. Üşenmeden, bilmediklerimle ilgili bilgi toplamaya başladım. Aklımın almadığını kitaplarda aradım. Kendimin bile hayret ettiği bir inatla bağlıydım sana ve koparmak çok zor geliyordu. Nedenler arıyor, sebepleri çoğaltıyor fakat cevaplara ulaşamıyordum. Bir süre sonra yoruldum; sana ve kendime kızmaktan. Ama unutmayı hiç aklıma getirmedim. Çünkü unutmaktan korkuyordum. Çaresizdim; onu düşünürken gurursuz, düşünmediğimde ise şuursuzdum. Anladım ki ayrılıklar gitmekle değil, unutmakla başlıyor ve ben en çok unutmaktan korkuyordum. Çünkü biliyordum o zaman içim bomboş kalacaktı. Sadece bedenim değil, yüreğimde de yalnızlığı yaşayacaktım. İçimi sarıp sarmalayan, kanımı ısıtan o sıcaklıktan yoksun kalıp üşüyecektim ve ben soğuktan hep nefret ettim.

Zamanla yerini başka duygular alacak. Kim bilir belki de yenileri gelecek. Sevmek, sevmek gibi olmayacak illa ki yer değiştirecek kalıplar. Sorun sevebilmekte değilmiş aslında, sadece unutmak istemiyorum. Velhasıl, senden öğrendiklerimin derdindeyim.  Mesela aklıma sen geldiğinde kendi kendime, durup durup gülmeyeceğim. Gülüşlerim eksilecek yani, giderek solacağım. Bir şarkının orta yeri seni anımsatmayacak. Nakaratına bağıra çağıra eşlik etmeyeceğim. Konuşmayı unutacağım, sessizliğim artacak. Sokakta herhangi bir insanı sana benzetip seni özlediğimi düşünmeyeceğim. Hayal gücüm beni terk edecek. Anla be sevgili! Bu defa da sen anla beni. Seni unutmak istemiyorum çünkü unutursam seni de kaybedeceğim. Unutmak yok saymak demek, seni yok etmek demek.

Zamanla seni sen eden tüm özelliklerin yitip gidecek. Ellerinin bir özelliği kalmayacak, gözlerin farklı bakmayacak, gülüşüne mana yüklemeyeceğim. Git gide değersizleşeceksin ve senin değersizliğine tahammül edemeyecek kadar yücelttiğimi hatırlayacağım. Kalbim ve onu verdiğim senin sıradanlaşmasına izin veremem. İstiyorum ki kıymetlim kal. Gitmişsin, bitmişsin, umurumda değil; sadece unutmak bana göre değil. Dert mi ki, en fazla daha çok hüzün yüklenir gözlerime. Sana ağlarım, kızarım, küfür ederim. Olsun, gururla arkasında dururum yaşadıklarımın. Nankörlük etmekten yeğdir, paşa paşa yas tutmak. Daha onurlu olur, hiç değilse sana isyanım.

Varsın, biraz arabesk olmaktan kime ne zarar gelir? Az da türkü dinler, sarhoşluğun sızıntısında sayıklarım adını. Sesimi kimsecikler duymadan naralar atarım, ne çıkar? Az biraz isyan eder, söverim gelmişine geçmişine. Edeple sevdiğim gibi, aynı edeple tutarım yasımı. Zaman kurutur giderek gözyaşlarımı, daha az ağlar, daha az anımsarım bizden kalan her izi. Hatırımda kalırsın, kalmalısın. Unutmaktan korkuyorum seni çünkü unutmak beni kaybetmek, unutmak seni kaybetmek, unutmak nankörlük ve unutmak bizi kaybetmek demek…

Şimdi izninle düşlenen sevgili! Gitmek istiyorum; oturup sana şiir yazmam gerek. Adını çoktan koydum bile “ Düşlenen”

Düşlenen…

Bir köşe başında karşıma dikildi.

Gözlerini dikip şöyle bir baktı.

Koca bir ömrü özetleyecekti sanki.

Yaklaşıp usulca yanıma, otur dedi.

Öyle kararlı bir ifade takınmıştı ki

Durup da neden sormak yerine,

Susup da boyun eğmeyi yeğledim.

Oturdum; itiraz bile edemeden.

Ellerim korkudan titriyordu;

Dilim kurumuş, nefesim ağırdı sanki.

Ben, allak bullak merak içinde,

Adam alabildiğine sakindi.

Derin bir nefes aldı, yüzüme dönüp

Düşümde gördüm yıllar evvel seni

Yıllarca aradım, her kadında.

Tenine yabancı değilim,

Kokunu çok çektim içime,

Titreyen ellerini tuttum defalarca,

Sardım, sarmaladım seni.

Çok ayrı düştük, bırakmadım peşini;

Sen hep kaçandın, ben kovalayan.

Vazgeçmedim, sonunda buldum seni.

Sen bilmezsin, sen her ağladığında,

Benim omzumda dinlendin.

Görmedin, ellerim hep saçlarındaydı.

Uyurken başında bekledim.

Bilirim, korkarsın karanlıktan.

Işığı hep açık bıraktım.

Bana yabancı değilsin, hatırladın mı?

Bir gece düşüme eşlik ettin.

O konuşuyordu soluksuz,

Ben hayretler içinde dinliyordum.

Zihnimi kurcalayan bir düş

Aklıma geldi irkildim.

O muydu? Sık sık rüyalarıma gelen.

Başımı kaldırıp yüzüne baktım.

Tanıdıktı çehresi, gözleri,

Bakışları yabancı değildi.

Afalladım; allak bullak;

Sensin dedim, sensin!

Gülümsedi.

Geldim. İşte yeniden buldum seni.

Bu defa düş değil, gerçeğini.

Dedi: “gel ver ellerini”

Dedim; “gelemem”

Dedi: “neden?”

Dedim: “evlendim”

Sustu, sustu, sustu…

Dedi: “kapat gözlerini şimdi”

Gidelim; seni bekleyen beyaz bir gelinlik,

Ahşap bir evimiz var; bahçesi yemyeşil.

Bizi bekliyorlar.

Kalktım yerimden, tuttum ellerini.

Bembeyaz bir kapı araladı bana,

“Gel. Gel” dedi “Hadi! Vakit tamam”

Cennetti, gördüğüm gözlerimde,

Huzurla doldu yüreğim.

Uyandım, kan ter içinde.

Başımda bir sürü insan ağlamakta,

Meğer son nefese gelmişim.

Veda için son kez açılmış gözlerim:

“Gidiyorum!”

Bekleyenim, bekleyenlerim var.

Tebessümle, bir damla yaş süzüldü

Yanaklarımdan, yüzüme:

“Hoşça kalın” dedim.

Bedenimi huzura teslim edip

Tuttum düşteki sevgilinin ellerini…

1 Yorum Sığıntı Aşk-3- / Ayla Kapıcı

  1. Okurken kendimi ve pek çok arkadaşımı gördüm satırlarda, nasıl da güzel yansıtmışsınız yaşadığımız gerçekliği. Kutlarım!

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*