Sığıntı Aşk-2- / Ayla Kapıcı

Geçen Sayının Devamı…

O gece şiirler döküldü, sözlerden öte dudaklarımdan. İliklerime kadar mutluluk soluyordum. Yeni yetme bir aşktı bu. Bense liseli bir cahil, durup durup ellerini koklayan… Oysa kokunu bile bilmiyordum. Hatta bir adresin bile yoktu bende. Şimdi elimde bir kalem, önümde bir kâğıt parçası vardı. Ve önceden ezberlediğim bir şiirmiş gibi seri ve soluksuz şu sözleri yazıverdim:

Sen, ellerinde bir demet sevgiyle dayandın kapıma,

Ben eşikte elimde sepet, topladım sende ne varsa.

Aşk, ellerinde bir buket çiçek, sundun kalbime,

Bak! Yüreğimde bir sepet hercai menekşe,

Soldukça açan, yeniden çiçek veren,

Tek yaprakla, arsızca toprağına tutunan…                                  

Sonbahar daha bir güzeldi seninle. Yağmurlar ne güzel yağıyordu sevdamızın üzerine. Zaman haksızlık ediyordu yine bize. Sabırla beklediğim uzayıp giden siyah gecelerimin yerini, ışıklı bir aydınlık sarmıştı ama bu defa süratle akıp gidiyordu saatler. Akrep acımıyordu bize, sindire sindire yaşatmıyordu geç kalınmış bu mutluluğu. Gün/aydınla başlıyor ve uzuyordu üzerimdeki ışığın. Yaşımıza başımıza bakmadan, cahilce paylaşıyorduk sevdanın yeni yetme heyecanını. Yastık altı ne çok sevda biriktirmişiz, halının altına ne çok aşk süpürmüşüz meğer. Öyle acele bir hevesle yaşıyorduk ki adımızı bile unutuyorduk. Kulağımıza üflenen aşkın adıydı yalnızca. Gerisi teferruattan ibaretti.

Bir gün, beklenmedik bir ayrılık rüzgârı esmeye başladı. İçimizi ısıtan, bizi yerle bir eden aşk, bu defa üşütüyordu bizi. Eksik olan, ötelenen bir şeyler vardı; akla yatmayan bu aşktan. Sürekli elime yapışan telefon, uzağımda durur olmuştu. Hissediyordum; izah edemediğim bir göç başlamıştı gökyüzümüzde. Giderek sorular artmaya başlamış, cevaplar bulunamaz olmuştu. Soluyorduk karşılıklı. O arsızca toprağına tutunan, hercai menekşe değildik. Kopuyordu tek tek yapraklarımız. Basit merhabalar, sıradan vedalar ediyorduk artık. Korkuyorduk ikimiz de.

Zamanın akrebi ilerlerken zehirliyordu, tiryaki gibi bağlandığım seni ve uyuşuyordu her yanım unuturken bizi… İçten içe hiç bastıramayacağım bir isyan vardı gözbebeklerimde. Sana geldiğim rüyalarım, seni artık alıyordu benden. Bir gece yine düşümde gördüm seni. Yüzün silikti, bedenin solgun; suskun ve kederliydi duruşun. Konuş istiyordum, kaldır istiyordum yere düşen başını. Yüzünü avuçlarımın arasına alıp sormak istiyordum kederini. Lakin korkuyordum. Halin, ayrılığa hazırlanmış bir mecburiyetin telaşı içindeydi.

“ Sus! Konuşma! Anladım gideceksin…” dedim.           

Ayrılığı oluşturan harfler, nasıl da kesmişti dilimi o an. Zoraki yutkunuyorduk ikimiz de. Sen, yükünü omuzlamıştın bir kere ve duymak istemediğim sözleri işitecekti kulaklarım.

“ Vakit geldi, değil mi?” dedim.

Günlerdir uyumamıştın sanki. Bir an kaldırdığında başını gördüm, üzerindeki tükenmişliği. Artık hazırlıklıydım gıyabımda verilmiş hükmü duymaya.

“ Susma, konuş! Sessizlikten yeğdir seni bu halde izlemek. Gitmek istiyorsun, öyle değil mi?”

Derin bir ah çekip cebinde duran paketin son sigarasını yaktın. O buruşturup attığın paketten farkı yoktu birazdan çöpe atacağın sevdamızın. Ciğerlerine tek nefeste çektiğin bendim ve az sonra havaya salıverecektin kalbine inmeden beni. Atmosfere zehir gibi karışacaktı umutlarımız. Uyanmalıydım bu düşten. Bir yanım kan ter içinde, “Uyan! Duyma!” diyordu. Diğer yarım ise biliyordu hakikati: “Gitme vakti, güzel düşlerin terk etti seni” diyordu, içimden bir ses.

Velhasıl; iki ucu paslı kör bir bıçaktı seni sevmek, bizi sevmek. Belli ki kanatmadan parçalayacaktı; önce beni, sonra seni. Elindeki sigara bitmişti ve sen yere atıp tıpkı onun gibi, beni de ayaklarının altına alıp ezmeye meyil etmiştin bir kere. Bizi sona getiren, son sözler hazırdı artık dile gelmeye ve başını kaldırıp başladın konuşmaya:

“Sanki koskoca bir şehirde, kalabalığın içinde sürekli kaybolduk ikimiz. Kesişip ayrıldı hep yollarımız. Ya çıkmazdı girdiğimiz sokaklar, ya ters istikamet. Senin çoktan geçip yürüdüğün kaldırımlarda takip etmeye çalıştım ayak izlerini. Ben sana geç, sen bana erken geçtik sevgililerin buluştuğu o kahveciden. İşlek bir caddede, karşıdan karşıya geçmek isterken bıraktın sen ellerimi ve ben sağa sola bakmadan attım bir sevdanın önüne kendimi. Aşk revan içinde kaldı hep sol yanım, bir türlü tedavi edemedin yaralarımı. Herkesi sen sandım, herkeste seni aradım. Seni şiirlere yazıp dağıttım gelen geçene, belki okuyup da seni bana getirirler diye. Bir dilenciye verdim elimde kalan son paramı, dualara sığındım bir gün karşılaşırız ümidiyle. Bir ağacın dalına bağladım, taktığım parfüm kokulu atkımı, gölgesinde dinlenirken içine çekersin kokumu ve özlersin hiç dokunmadığın boynumu diye. Kelebeklerin kanatlarına yazdım sevgimi, uçup yanına gelip konarlar avucuna ve sana aşkımı anlatırlar umuduyla. Geceleri gökyüzündeki yıldızlara taktım gülücüklerimi, bakıp da onlarda görürsün diye yüzümü. Ve…  Ve sonra mı? Yoruldum, gezip aramaktan seni ve seni ararken kaybetmekten kendimi. Düşünüyorum da sanırım sen değil, yalnızca ben aradım masalların içinde seni. Oturttum aklımın baş köşesine, yaptım yüreğimin ev sahibi seni ve uğruna öldürdüm yüreğimin kapısına gelen giden herkesi.”

Sus istiyordum artık, sus. Biliyordum, ardından gelecek sözleri. İşitmek, bilmekten daha mı zordu? Ama sen başlamıştın bir kere, arkası gelecekti, duymak istemeyeceğim, bu mecburi ayrılığın fermanını. Sen, soluk bile almadan devam ederken sözlerine, ben içten içe can çekişiyordum karşında. Dizlerim titriyor, ellerim soğuk soğuk terliyordu. Çaresizlik dedikleri bu olsa gerekti, duymak zorunda olduğum sözlerine devam ettin:

“Vesselam; hüzün düştükçe kalbime, yürek yasımı biriktirir oldum içimde. Üst üste giyinsem de üşür oldum sensizlikten, yüreğime yağan hüzünlerdir belki de sebebi. Bir elim aşkı yazarken, diğeri karalıyor üzerini şimdilerde. Silgi daha çok kullanır oldum, sanırım kalemler unutuyor artık ikimizi. Biliyor musun?  Artık çay demleyip saatlerce gelirsin diye bekleyip soğutmuyorum. Kahve yapıyorum çabuk tarafından kendime ve en iyi dostum yalnızlıkla oturup içiyorum keyifle. Hiç bilmediğim bir dilden sövüyorum bu şehrin ve senin gelmişine geçmişine. Acılarım dinsin diye uyumak istiyorum. Uyumak ve bir daha uyanmamak. Evet, istiyorum; sahip olamayacağım sana, rüyalarımda kavuşmak. Anla be sevgili! Yoruldum, ya seni yaşayacağım ya da gideceğim bu evcilik oyunundan. Anla be sevgili! Birimiz gitmeliyiz artık bu sevdadan.”

Aslını bildiğim her şey, neden aslımı bozuyordu şimdi? Uyan, diyordum kendime, uyan! Bu bir rüya! Olmadı, olamadı. Yanılgı mıydı, yoksa yine mi ayrılmıştı yollarımız? Yoksa ben yine rüya mı görmüştüm? Sen sen değildin, ben de ben. Yine ıskalamıştık. Biz kocaman bir dünyaya sığamayan, köşeye sıkıştırılmış bir sevdanın, yıllardır dilenciliğini yapmışız meğer. Biz sadece bir dizi rüyaların iki başrol oyuncusuymuşuz.  Hayra yorulmayan ve izleyicisi yalnız ikimiz olan. Dillenmeyen bir sevginin heveslisi, keşke ile sonlanan bir ayrılığın gerçekte yasını tutan, iki faydasız yürek, birbirine hayrı olmayan. Şimdi bana düşen, eski bana dönmek. Yaşayamadığım, yaşamayacağım bir düşün ardından, gelmiş/ine, geçmiş/ine, geleceği/ne hiç kimsenin bilmediği bir dilden sövmek. Gayri meşru sevda artığı, ne anası belli, ne babası, piç bir çocuk gibi, kucağıma ardından bırakıp gittiğin yalnızlık, lanetleyecek kalan ömrümü. Daha çok küseceğim kendime, daha çok kızacağım sana. Giderek unutacağım hiç bilmediğim adını, sen başka yollarda oradan oraya savrulurken. Yaz günü yağmurlar yağacak, önce gözlerimden düşeceksin. Karın ayazında çetin kışlara gebe üşüyecek ruhum, sol yanımda duran barakamda yasını tutacağım.

Ayrılığa önce kimin adım attığının ne önemi vardı? Biri diğerine boyun bükecekti zaten. Zor günler kapımdaydı ve içeri aldım hüznü. Gündüzlerim, geceyle kardeş olmuştu adeta. Aklımda hep aynı soru, dilimde hep aynı cümle vardı:

“ Neden? Neden?” diyordum kendi kendime.

Anlamak zor değil bu istemsiz ayrılığı. Bir sürü nedenin içine sıkışmış bir mecburiyet. Bir gün biri daha fazla cesaretli olup gidecekti zaten, sürpriz değildi bu. Mantığım devre dışı kalmıştı. Duygularımla yol alıyordum, her gün acımı kat be kat besleyip büyüterek. Kendimce özetliyordum bu ağrılı aşkı. Bir yarımda derin bir isyan, diğer yarımda ise tarifsiz bir şefkat vardı sana dair. Bir şeyler yazıp yazıp karalıyordum. Kâğıtlar sırdaşımdı. Sen, sustuğumu zannettiğin anlarda bile, ben konuşuyordum. Bir gün, satır aralarına sığdırmaya çalıştığım yaşanmışlıkları, yaşanamamışları yine sen duymadan ama sana anlatmaya karar verdim. Bu defa bunu yırtıp atmayacak ve sana gönderecektim. Sürekli seni hatırlattığı için müzik bile dinlemez olmuştum, ta ki o güne kadar.

Saat gece yarısını çoktan geçmişti ve dalga geçtiğin ucuz şarabımdan bir kadeh doldurdum. Kürdan dediğin sigaramdan bir tane yaktım. Gittiğin gün geldi aklıma, sanki unutmuşum gibi. Nasıl bir ironi, anlatırken bile seçtiğim kelimelerin yalancılığına gülüyorum. Çünkü ben gittiğin o günü zaten hiç unutmamıştım ki aklıma gelsin. Fonda çalan şarkı, en sevdiğimdi. Sözlerini kendime mal ediyordum. Hele nakarat kısmı, vuruyordu can evimden. “Bu ne aşktır yarabbi! Öldürdü beni, ne kendisi güldü, ne de güldürdü beni!” diyordu. Öyleydi de. Ne sen mutluydun, ne de ben. Bu yazı diğerlerine benzemeyecekti, anlatacağım duyguları yaşarken bile inkâr ederken, şimdi oturup itiraf edecektim.

1 Yorum Sığıntı Aşk-2- / Ayla Kapıcı

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*