ümraniye escortkadıköy escortataşehir escortsikiş izlebrazzers izleporno izle

sakarya escortsakarya escortsakarya escortsakarya escortsakarya escort

Şeyda Apaydın / Yanık Devre

01 Haziran 2019 1

Sabah uyanıp da banyoya girdiğimde havada asılı duran keskin koku genzimi yaktı. Koku evin tamamına yayılmasın diye telaşla aspiratörü çalıştırdım. Banyoya aspiratörü; duş alırken fayanslar nemlenir, sular çirkin çirkin yukarıdan aşağıya süzülür, dolapların kapakları kabarır diye, daha eve taşınmadan yaptırmıştık. Ancak aspiratör duştan çok yemek kokuları yüzünden çalışır oldu.

Rüzgâr, yirmi katlı apartmanın ön yüzünden, mutfakların bulunduğu taraftan esince, granitlerle süslediğimiz, jakuzi koydurduğumuz, zarif banyomuz, acı acı kavrulmuş soğan kokuyor. Güzelim lavantalı sabunların, bahar yüklü oda kokularının, okyanus ferahlığı taşıyan spreylerin, bu canavarla baş edemediği bir savaş alanı banyomuz. Kimi zaman sabahın köründe biri zeytinyağlı pişiriyor, kimi zaman gece yarısı acıkan bir üniversiteli yumurtalı sucuk yapıyor sanki orada. O yüzden dolaplar da fayanslar da ne kadar silersem sileyim, yemek kokusu taşıyor üzerinde.

Fazla koku yayacak şeyleri, mutfakta değil de mutfak balkonunda küçük tüp kullanarak pişirip içeriye girdiğimde, başkalarının yemek kokularının, sinsi bir yılan gibi evimize çoktan girip dolaştığını anlayınca çok sinirleniyorum. O yüzden banyo aspiratörünün uğultusu, evin daimi sesi oldu.

Zaman zaman şikâyetçi olduğum bu kokular, evde olup da ne pişireceğimi bilmediğim günlerde, ilham kaynağı olmuyor da değil hani. Kuru fasulye mi, ıspanak mı, karnıyarık mı, irmik helvası mı? Seç beğen yap! Sanal değil, gerçek yemek sepeti banyomuz.

Duşla küvet arasında apartman boşluğuna bakan minik pencere, anne mutfaklarının hepsine açılan gizli bir geçit sanki. Ekşi mayalı hamur kokusunu sevmiyorum ama bir tarçınlı kurabiye kokusu var ki bayılıyorum. Annemin kurabiyesinden. Her hafta sonu o kokuyla çocukluğumda bir tur atıyorum. Duş alırken koku gelmişse, her şeyi bırakıp, çocukluğuma geçiyorum: İlkokulda okuyoruz. Soğuk bir kış gününde, karlarda yürüye yürüye okuldan eve gelmişiz. Kapı açılır açılmaz yüzümüze vuran sadece evin sıcaklığı değil, tarçınlı kurabiye kokusu. Minik çığlıklar atıyoruz. “Kurabiye mi yaptın anne?” Yüzünde gülümseme, kocaman, tatlı bir yalanla karşılık veriyor: “Yooo, nerden çıkardınız?”. “Yaptın yaptıııın, bizi kandıramazsııın… Her yer kokuyor” diyoruz. Önlüklerimizi çıkarıp yıkandıktan sonra salona geçince, uzun tahta masada iki boş tabak, iki bardak sıcak süt görüyoruz. Bardaklardan sütün buharı tüterken, annemiz ortaya kocaman bir kayık tabakta kurabiyelerimizi getiriyor gülümseyerek. Alkışlayıp saldırıyoruz. Dünyalar bizim! Mutluluk bu kadar basit işte o zamanlar.

Bu sabah sinirimi bozan, genzimi yakan o acı koku yok banyoda. Bazen sabahın köründe bile soğan kavurarak güne başlayanlar var çünkü. Seviniyorum. Ancak sevincim kısa sürüyor. Burnuma tanımlayamadığım garip bir koku çarpıyor. Biraz durunca kavrıyorum ne olduğunu: Kablo yanığı. Yüzümü yıkadıktan sonra emin olmak için bir iki kez içime çekiyorum, beynimi yokluyorum, kesinlikle kablo yanığı. Bunu iyi tanıyorum. Yıllar önce bir kez evde ütü fişte kalmış, kordon yanmış ama şans eseri, ütü taş zeminde durduğundan, yangından kıl payı kurtulmuştuk. Sigorta atmış, kablo eriyikleri zemine yapışmış, yanık kokusu ise evde günlerce hüküm sürmüştü. Aynı koku. Yüzümü silerken, havludan da alıyorum onu. Tam çıkarken sifonu çekiyorum, sanki klozetin içinden yukarıya doğru çıkıyor. Odaların camlarını açıyorum, eve hücum eden rüzgâr biraz ferahlatıyor ortalığı. Camları kapatınca görünmez bir canlı gibi yine gezinmeye başlıyor. Nereye gitsem peşimde. Telaşlanıyorum. Tüm prizleri kontrol ediyorum. Takılı fişleri tek tek çekip bakıyorum, yok, hiçbirinde yanma belirtisi yok ama koku var. Kokunun bizden kaynaklanmadığına emin olunca, komşuların evinden gelmiş olabileceğini düşünüyorum.İşe gideceğim, vaktim daraldıkça strese giriyorum.

Bizim kablolarda yanık olmaması yangın çıkmayacağı anlamına gelmez. Ya apartmanda yaşayan yaşlı birinin evi yanmaya başlamışsa, ya biri benim gibi ütüsünü fişte unutup gitmişse? Burnum çok hassas ve çoğu zaman kimsenin alamadığı kokuları alabiliyorum. Bunu bilmiyormuş gibi davranamam. Yangın çıkarsa ya? Apartman görevlisine telefon ediyorum, ilgileneceğini söylüyor. Evden çıkıyorum ama aklım yol boyu evde. İşe varınca, tekrar arayıp soruyorum görevliye. Apartmandaki hemen hemen herkesin kapısını çalıp sorduğunu, kimsenin kokuyu almadığını, bir şey olmadığını söylüyor. Huzursuzluğum bir süre daha geçmiyor. Eve dönmek, bakmak istiyorum ama en yoğun günlerimizden biri, izin almam mümkün değil.

Eve geç geliyoruz. Sıkışmışım, telaşla banyoya koşuyorum. Unutmuşum onu. Sifonu çekip ellerimi yıkamak üzere lavaboya yöneldiğimde, yine orada beni beklediğini kavrıyorum. Görmüyorum ama sağ yanımda bir huni gibi duruyor. Ben kokladıkça huninin şekli bozuluyor, sonra bir daha toparlanıp havada asılı duruyor. Delireceğim. Ali’yi çağırıyorum. Burnunu öne doğru uzatarak dolaşıyor epeyce ama alamıyor kokuyu. Israr edince yanıma yaklaşıp bir daha kokluyor ortalığı, hafif de olsa fark ediyor bu kez, “Haklısın” diyor. Prizleri, sigortayı kontrol ediyor, bulamıyor kaynağı. Aspiratörü açıyoruz, çekilip gidiyor sessizce.

Gecenin ilerleyen saatlerinde, yataktan sıçrayarak uyanıyorum. Korkunç bir yangının içindeyken, kurtulmak için apartmanın yirminci katından aşağıya atlamışım. Uykuyla uyanıklık arasında kararsız bedenimi yokluyorum, ateşler içindeyim. Terlemişim. Su içmeliyim. Sıkışmışım da. Aceleyle önce banyoya giriyorum. Sifonu çektikten sonra yine beliriyor. Gücünü görünmezliğinden alan canavar peşimde. Bir kez daha tüm evi tarıyorum. Bir şey yok. Suyumu içip tekrar uyumaya gidiyorum. Huzursuzum.

Benimle mücadelesi bitmemiş, ertesi sabah genzimi ince ince sızlatıyor. Tatil günümde erkenden uyandırıyor. Yastığıma yapışmış bu kez. Pijamalarımı çıkarıp giysilerime uzanmışken yakalıyorum yine. Sanki dalga geçiyor. Dişlerimi fırçalarken bu kez de fırçama saklandığını anlıyorum.

Hafta sonunda yaptığım ev işlerimi bitirip duş almaya gittiğimde, tenimden yükselmeye başladığını fark ediyorum. Hadi bir yıldır kulaklarımda çınlama var, alıştım buna. Ama şimdi bu ne? Uğultulara, çınlamalara taş çıkartıyor. Kulak çınlamasının çaresi yokmuş. İlaç aldığım sürece duymuyorum. Sabah akşam iki hap alıyorum, tamam onu geçtik de bu ne? Bunun hapı var mı? Şimdi de bununla mı yaşayacağım? Saklambaç oynuyor, sinsi sinsi geziniyor etrafımda.

Hemen temizlik malzemelerinin durduğu dolaba koşuyorum. İşlerimi bitirmişken bir daha iş çıkarıyorum kendime. Sirke! Her kokuyu baskılayan süper kahraman! Sirke fayanslarda ilerledikçe o önünden kaçıyor sanki. Yastık kılıfımı, nevresimi, çarşafı, havlumu, pijamalarımı sirkeli suya basıyorum. Diş fırçamı çöpe atıp ferahlıyorum.

Biraz dinlenmek için uzanıyorum. Gözlerim ağır ağır kapanıyor. Gevşiyorum…

Kollarımda ve ayak bileklerimde bir gerginlik. Sonra bir uyuşma . Sanki üzerine çok yatmışım. Oysa daha yeni uzandım.Geriniyorum. Bu kez kramp giriyor bacaklarıma. Bir kaç dakika sonra geçiyor. Tekrar gevşiyorum, ardından kanımda iğneler dolaşıyor. Ayak bileklerim, dirseklerim, ellerim kamaşıyor. Oynatınca geçiyor, durunca hissediyorum. Tüm vücudumda dolaşan bir akım var. Nabzım arttıkça bir gıdıklanma duygusu beliriyor. Dayanamıyorum, kalkıp yürüyorum evin içinde. Bu kez boynumun titrediğini hissediyorum. Korkuyorum. Mutfağa gidip su içiyorum ve içimden bir ses yükseliyor:

“Cızzz…”

Aynı koku yükseliyor bedenimden. Yine benimle. Etrafımda bir hâle şeklinde duruyor. Yürüdükçe geliyor. Evin içinde ondan kurtulmak için hızla yürüyor, sonra koşmaya başlıyorum. Peşimi bırakmıyor. Vücudumdan cızırtı yükseliyor. Nabzım arttıkça kamaşma da artıyor. Duşa giriyorum. Sular kafamdan aşağıya doğru aktıkça koku artıyor. Yine “Cızzz” sesi eşlik ediyor. Duş teknesine bakıyorum, siyah siyah isler akıyor bedenimden. Tekne kararıyor. Gider deliğine köpüklerle birlikte siyah ıslak küller yığılıyor. Sol kolumu liflerken, elime sert bir şey değiyor. Bakıyorum korkarak, kemiğin içinden bir kablo çıkmış. Kablo yanık! Buldum! Kablonun dışındaki mavi plastik kabuk soyulmuş. İçindeki bakır tel parlıyor. Evet, devrelerim yanmış.

Uyanıyorum.

Kollarım ve ayak bileklerim uyuşmuş. Karıncalanma geçinceye kadar kımıldamadan duruyorum. Kalkıp banyoya gittiğimde yine o. Yine aspiratör devreye…

Yedi gün, tam yedi gün yanar mı kablo? Doğruysa, her yerin yanmış olması gerekirdi. Yangın olacak diye telaşlanmıyorum artık. Deliriyorum diye korkuyorum. Yanıyorsa kablo nerede? Yanmıyorsa ben niye duyuyorum kokusunu? Kulak çınlamalarım gibi başta reddettim, şimdi Deprem Dede’nin dediği gibi onunla yaşamaya alışacağım öyle mi? Sebepsiz yere nasıl koku duyar insan? Hadi ben uyduruyorum, ya Ali? O da yanıma yaklaşıp koklayınca doğrulamadı mı beni? O eğer “Ben koku almadım” deseydi, internetteki bilgilerden yola çıkarak beynimde tümör olduğuna inanacak, doktora gidecektim. Onlarca bilgi var bu konuda. Doktorlar, beynin herhangi bir bölümünde oluşan tümörün, sinirlere baskı yaptığını ve bunun ilk belirtisinin de koku duyusunda bozukluklar olduğunu anlatmışlar. Olmadık yerde buruna gelen yanık kokusunun, beyin tümörü ve Parkinson’un ilk belirtileri olduğunu açıklamışlar. Ama Ali de fark etti onu. Evdeki prizleri, sigortayı kontrol etti, yanık kablo var mı diye araştırdı. Onda da mı var tümör?

Hafta sonunu evde huzurla geçiremeyecek miyim? Dışarı mı çıksam? Sokaktayken yok oluyor. Evde köşe kapmaca oynamak istemiyorum. Mutfağa geçip saati gelen ilaçlarımı içecekken, kutulardan birinin boşaldığını fark ediyorum. Günlerce midemi burkan haptan kurtuldum diye seviniyorum. Dışarısı soğuk. Hava yağmurlu. Çıkmaktan vazgeçiyorum. Canım şöyle güzel köpüklü bir kahve istiyor. Cezveye ve fincana uzanıyorum. Alttan alta varlığını hissediyorum ama görmezden gelmeye karar veriyorum. Kahvemden bir iki yudum alınca, keyifleniyorum. Kitap okuyarak dinleniyorum.

Ertesi gün banyoya gittiğimde bir eksiklik hissediyorum. Gitmiş! İnanamıyorum. Çok seviniyorum. Hayal miydi onca gün yaşadıklarım? Kısa süreli bir delilik miydi yoksa?

Kahvaltı hazırlamak için mutfağa gittiğimde Ali’nin bir yandan kahve yapıp bir yandan da kahkahalarla güldüğünü görüyorum. Elindeki prospektüsü uzatıyor. Gülmekten konuşamıyor. Zoraki “Senin kablo yanığı şimdi de buraya saklanmış” diyor. Minik yazıları okuyamıyorum. Meraktayım. Gözlüğümü bulup işaret ettiği yeri okumaya başlıyorum:

YAN ETKİLER: Kaslarda kramp, uyuşma, mide ağrısı, sersemlik, deride kaşıntı, rahatsız edici düşünceler ya da ruh hali (Psikotik bozukluk belirtileri), kâbus görme, ellerde ya da ayaklarda karıncalanma ya da uyuşukluk (Parestezi belirtisi), anksiyete, idrarda, terde ve tükürükte kablo yanığı kokusu.

Fotoğraf: Şeyda Apaydın



BENZER KONULAR
YORUM YAZ

YAZARLAR