Sevgilim Bir Komünistti / Yüksel Bulut

Çaylarımızı getirdi genç adam. Hâlbuki yeni oturmuş, henüz çay may istememiştik. Meğer buranın da âdeti buymuş: “İlk çaylar müesseseden!” Bir şeylerin ilk olma fikrinin cazibesi her durumda aynıydı anlaşılan; sevgililer günü, doğum günleri ve diğerleri… Konu ne olursa olsun. Bir yıl sonra belki de buraya ilk çaylarımızı kutlamaya geleceğimizi düşünmüştü işletme sahibi. Güzel… Cebimdeki paranın hatırınısoran da yoktu zaten. İlk çaylardan sonra bir punduna getirip kalkar gideriz diye düşündüm. Değil mi ki doğa bedava, doğada yaşayalım öyleyse. Pekâlâ, bakir bir deniz kenarında da içebiliriz çaylarımızı. Bize bir termos, bir çift bardağa patlar en fazla. Ne diye sürükler beni cebimde üç kuruş olmadığını bildiği hâlde buralara anlamam.

Yudumlanan ilk çay onun dudaklarında ıslandı. İnce parmaklarının hilali andıran yayında tuttuğu bardağı izledim bir süre. Bir başkası olsa bu denli zarif durur muydu o çay bardağı elinde? Bu aptal, sulu komedi romantikliğimi düşündüm. Neden sonra hafiften bir yay da benim ağzım çizdi, taşkalaya aldım kendimi; insanın kendini taşkalaya alması karşısındakinin almasından daha korkunç gelmiyordu bana. Belki bu yüzden bazı şeyler sadece içinde nefes almalıydı insanın. Dışarı çıkıp da zaten insanın insana arttıramadığı oksijeni daha fazla emmemeli diye düşündüm… Balıklar gibi olmalı, dedim hâsılı; ait olma meselesi.

“Evet, elbette! Ona ne kadar güzel elleri olduğunu söylemeyeceğim.”

Ağır hareketlerini izledim. Bardağını usulca kenara alışını, dirseklerini zarifçe masaya koyuşunu ve tıka basa dolduruyorken yüzünü avuçlarına, gitgide çekikleşen gözlerini izledim. Kim bilir, belki bir şiirin mısralarını örüyordu yan masada oturan bir şair ve o farkında olmadan bir şiire konu oluyordu, telifsiz…

İzledi, izledi, izledi…

“Ne olmuş sana?”

İnsan hayatının en zor sorularından biridir işte bu. Biri senden bir cevap bekler ama sorduğu sorunun milyonlarca cevabı olur ve sen hangisini seçeceğini bilemez, düşünür taşınırsın, kafan karışır ve aşınır anlatılacak o kadar çok şey varken hiçbir şeyinin olmadığını fark edersin. Biz buna kaçak lisanslaşmak, diyoruz; ben ve içimdeki ses…

“Neden sen söylemiyorsun?” dediğimi duyuyorum. “Bana bir şey olma fikrini masaya koyan sendin…”

Paketime uzandı. Eskiden de böyle yapardı. İlk sigarasını benden yakar günlük sigara aşım kotasını doldurmuş olup olmadığımı teyit ederve her seferinde benden çok yaşayacaksın, derdi. Ama bu defa girmedi eski mevzu latifelere hatta belki ne kadar sigara içtiğim bile umurunda değildi. Şimdi sadece söyleyeceklerine konsantre bir iç çekişle saldı dumanını masaya; bir lider gibiydi, şair az kalırdı…

“Kasvetin rengini sormuştu bir düşün adamı, dedi. Kasvet, hastane koridorlarında insanların yüzüne eklenen renktir, demiştim…”

Bekledi, izledi yüzümü… Zamanın gözlerimin altına kurduğu kırışık bir koloniydi artık yüzüm ve o metruk yüze yerleştiğini hissettim. Bir an geldi ve sırtında çarşafıyla oturmuş bir bedevi gibi kaldı sandım çoraklığımda. Kurtarmak istedim onu, bağırmak… Yüzümü gömmek bir deve kuşu gibi, kaybetmek kendini, kendimde kaybetmemek için bir ince yüzü! Kaçmak istedim.

Devrildi gözlerim bir bir masaya:

“Ve?”

“Kasvet, şimdi senin yüzün bence…”

En azından haklılık payı bulduğuma sevinmiş bir edayla:“İyi ya tatlım, morgdan geliyorum ben.” diye usulca yumruğumu yanağıma bastırıp dirseğimi dayadım masaya.

Beklemiyordu… Laubali gelmiştim ona. Oysa tam anlamıyla ciddiydim. İçimde büyük bir morga sahiptim ve içinde hiç insan yoktu. Tıpkı annemin buzluktan çıkardığı donmuş et parçaları kadar anlamsızlardı benim için. Derler ki: “insan biriktir.” Üzgünüm. Ben, hiç iyi bir koleksiyoncu olamadım. Rast gelmedi; balıkçılar bilir. Rast her şeydir ve her şey bazen hiçbir şeye çıkar. Ben, hiçbir şeyden düşünüyordum şimdi.

Ama neden sonra birden sivrildi hikâyede kadın. İrkildim, bölündü düşüncelerim. Hırsla bir şeyler söylüyor,hâline tavrına uydurmaya çalışıyordu söylediklerini. Handiyse bedenine uymayan bir yeleğin düğmelerini iliklemeye ısrar etmek gibiydi yaptığı. Sinirlenince ne dediğini anlamanın güçleştiği kadınlardandı hâsılı. Şimdiyse sinirinin odağında, olmayan kül tablaları yatıyordu. “Bu masada ne sütliman masa, insan hiç küllük de koymaz mıydı şu masaya! “ diye söylene pay etti, “ilk çaylar müesseseden” işletme sahibine ve gözüne kestirdiği bir kraterden silkeledi, tepeledi külünü.

Oysa ben, dudaklarının değdiği baharı çırptı sandım masadan.

Ansızın sustu sonra. Pimi çekilmiş bir bomba gibi suskunluğunu koydu önce ahşap masaya… Sonra sandalyesinden bir ayağı kısa çıkan sesi dinledim bir müddet. Huzursuzdu kadın. Sallandı durdu.Bekledi… Bekledi…Bekledi…

“Evlendim…” dedi.

Kendimi bir güruhun gürültüsüne karışır buluyordum ve her şey bir anda cereyan ediyordu.Bir evin karşılıklı açılmış iki kapısından altına takoz konulmayanın kırılan camıydım ve yerle yeksan bekliyordum şimdi; birinin ayağına batmamak için dikkatle izleneduran. Duyduklarım bir cümleden daha fazlasını hak ediyor, tek tek bütün harfleriyle kavgaya tutuşmuş tekme tokat dayak yiyor hissediyordum kendimi. O ise yüzümde bir anlam ararmışçasına acemi bakışlar fırlatıyordu, çapkın ve uçarıydılar hâlâ!  Bense yeni kavgadan çıkmış bitkinliğimde otururken en iyi bildiğim şeyi tekrarladım, düşündüm. Tonlarca yük çekti kafam ve altında bedenimin ezildiğini hissettim.

Sevgilim bir komünisti, dünyada bu kadar acı ayaklanırken barkotlu hayaller kurulamayacağına inanıyorum ben,derdi. Metalaşmış bir toplumun ayakta durmaya çalışan tek umuduyitirilenedek mücadele edeceğinden bahsederdurur ve genel, kendisine ayak uydurmuyor diye kendi olmaktan vazgeçmeyeceğini bilerek tek gayem insanlar, derdi.Umut, bizlerdik ve aşılanacaktı yarınlara…Hepsi bu.

Bazen tüm o beylik laflarının altında birbirine bu denli zıt iki kutup nasıl denk gelir onu düşünürdüm. Düşünelim, elimizde iki sevgili mevcut: Biri tam anlamıyla devrim âşığı kadın, hayatının merkezine aldığı tonlarca et; diğeri dünya sancılı bir adam, var olmaya çalışmadan yaşamaya mecbur bırakılmış nefes topluluğu. Birbirine uzak iki nokta belki de ve aralarında süregelen yerçekimi kanunları duruyordu yalnızca…

Böylesi bir manzarada inandığım az şeyden biri de artı ile eksinin çekimine ilk kez onunla bir bütünün parçası olduğumda kanaat getirişimdi. Artı kimdi, eksi kim, bilmiyordum. Değil mi ki “niçin?” suali düşüncenin boşluğunda yuvarlanıp en başta küçük bir kartopundan hâlliceyken taşınmaz bir kütleye dönüşüyordu; biz de bundandır ki kaldıramayacağımız yüke hafif geliyor, ilişmiyorduk belki. Yetki bizdik ve sorgusuz sualsiz içeri alıyorduk birbirimizi. Suçlu ya da suçsuz ne önemi var? İçerideydik işte.Orada, öylece bekliyorduk.

Ben, ilk kez var olmanın kuytu boşluğunda bir ışık huzmesi gördüğümde o, kantinde çayını yudumluyorolurdu. Yanında, geç kaldığı derse alınmadığı için hocasına dokunan sitemli sözleri eşlik ediyordu ona.Bense birkaç masa ötesinde ilk lirik şiirimin dizginlerini tutuyor, göğsümün altından sızan ince bir sızıyı karalıyordum. Şairsen şiir, ressamsan resmi aks edilecek az görülür rastlantı tanesiydi zira ve buna müteakip durmadan kaçamak bakışlarımla rahatsız ediyordum,içine daldığı sitemli sözcüklerinden onu.

Kendisine duyulan ilginin farkında olan herkadın gibi, yakalandığım çocuksu bakışıyla son bulacaktı dizeler.Ve ben her aptal âşık gibi,daha doğrusu, her aptal âşık ne yapıyorsa onu yapmıştım. Ne yapacağını bilememek.Durdum öyle, annelerin kırılmasından korktuğu bir biblo gibi, çocukların erişemeyeceği yükseklikte, kıpırtısız bekledim sadece.

Bir süre sonra masadan eşyalarını toplayıp fakülte binasına girişini gözledim. Bir ara yüzünü döndü ve bana baktı gibi geldi. Umut fakirin ekmeği demişlerdi ya, öptüm ben de öptümve alnıma koydum o anı.

Sonraki günler hep onu düşündüm. Kimdi yahut hayat onu kim olmak zorunda bırakmıştı, bilmiyordum. Bir adı bile yoktu hafızamda, ona seslenecek. Sadece cismiydi kafamın içinde her gün oradan oraya koşturan. Öyle ki yorgun düşüyordum onu izlemekten. Çok koşmaktan yorulup bir tespih böceği gibi kıvrılıp uyuyordum. Anne karnında da bir vakitler öyle değil miydi insan? Her sabah uyandığımda yeniden doğmuş buluyordum onunla kendimi.Tek farkı doğarken avazavazağlatmıyordu artık hayat.Yalnızca biraz yorgundum o kadar.

Sonraki günler yine oldu,araya milyon tane konu girdi ve o sırada üniversitenin Cumbasız Evler dergisi,“Gelecek”sayısında şiirim yayımlandı. Ve ben, ilk kez olsun, yakamı elinden düşürmeyen ucuz şairliğime çelme takmış,ümitli bir şiir yazmış olma ihtimaline nüfuz etmiştim. O gün, o masada, göğsümde duyduğum yalın bir ağırlıktı bahar, toprağı yırtan taze çiçek kokusu.

Oysa her mevsim aynı kapının aralığından bakılır gelirdi bana… Niçin?

Uzun bir hatıranın kısası o şiiri ne bildi ne de gördüğünü bilebildim. O da kendisine yazılan şiirlerden habersiz pek çok kadın gibi yaşamaya devam ediyor olmalıydı. Bozmadım. Ben yine aynı masamda oturuyor, çayımı yudumluyordum. Masaya bırakılmış birkaç yerel gazete, reklam ve siyasi içerikli broşür vardı. Bir tanesi dikkatimi çekti, göz attım. Göz bebeklerimin büyüdüğünü hissettim o an. Kalbimin, bir ağaçkakan gibi sırf kurdu bulmak için kuru bir ağaç gövdesinden farkı olmayan bedenime çarptığını duydum.

Politik gençlerin çıkarmış olduğu iki sayfalık bir broşür ve daire içine alınmış fotoğrafıyla karşımdaydı yeniden işte!Hayatta isimlerin çok fazla kâle alınmaması gerekliliğine inanmıştım. Ama içimde ilk kez bir insanın adını öğrenmek için karşı koyulmaz bir istek duydum.Fotoğrafın altındaki yazıyı taradı gözlerim ve ilk defa ismini kendi ağzımdan duydum.

“Ecmel…”

Günler geçmiş, üniversitenin amatör bir şiir dinletisi haberi yayılmıştı.Şiirleşöyle ya da böyle yolu kesişen herkes gibi ben de gitme gereksinimi duymuştum başlarda, herkes ismini kâğıda yazdırıyor, sırası gelince çıkıp topluluğun önünde şiirini okuyordu. Sonra mutsuz şiirlerimle niçin yer işgal edeceğim orada, diye düşünüp vazgeçmiştim. Nitekim bir seferinde dinleyici olarak katılmış ve tozmavi şiirler duymuştum. Sevmiştim de işin özü onları ama bende o kabiliyet yoktu belki de. Değil mi ki psikolojisi bozuk bir dünyanın birbiri ardına sıralanan mısralarıydım, bir an evvel tedavi etmeliydi öyleyse kitaplar beni. Kitaplara çekildim. İçimde, daha az acı çekerim ümidi.oysa hep daha isabetli yaralar aldım. Okuduğum en iyi kitap yok! Okuduğum en acı çektiren kitaplarım oldu. Bir mazoşistin jiletiydi her biri ve katillerimin yüzüydü okuduğum bütün sözcükler, anladım.Anladım ve atıldım dünyanın izbesine.

Günler… Günler hep geçerdi zaten.Üniversitenin son yılında sonuncusu düzenlenecek şiir dinletisine ben de adımı yazdırmıştım. İnsanları sıkmayacak bir şiir bulduğuma ikna edilmiştim belki de. İnsanlar sırasıyla çağırılıp şiirini okuyor, alkışını alıp sandalyesindeki yerine övgü ve tebrikleri kabul ederek oturuyorlardı. Sıra “yan masadaki güz” şiiriyle benim ismimin ve onun isminin okunduğu ana geldiğinde sunucudaki şaşkınlık ve heyecan bana da geçmişti. Bir hata yapılmış ve aynı şiir iki okuyucu için ayırtılmıştı ve dahası o, buradaydı. Küçük bir afallamadan sonra, seyirci karşısındaki imajını bozmak istemeyen sunucu, profesyonelliği ileşiiri ikimizin birlikte okuyup okuyamayacağı soruldu. Üç dört sıra batımda onun sesini duydum. Benim için problem olmayacaktır, cümlesini anımsıyorum. Benim için problem olup olmayacağı ise umurunda değildi sunucunun. İkimizi birden davet etti sahneye. Şikâyet etmedim.Sahneye ilk adımımda sahneden bir toz bulutu yükseldi, boğazıma kaçtı, öksürdüm. Özür dilediğimi söyledim, gülümsediler ve arkadan o olmazsa olmaz fon müziği girdi aramıza ve:

“baharı selamlıyorum…” diye başladı kadın.

Dudaklarım titredi, ellerim ıslandı ve ezberini yitirmekten korkan bir ilkokul talebesi gibi içimden, sıranın bana geleceği dizeleri geçirdim. Titreyen kelimelerin refakatinde,

“…ve baharı uğurluyorum…” diye sıramı savdım.

Vücudumdan ayrılan heyecanın kuru gürültüsünü duydum o an, hiç değilse bir an için dizginleyip mizacımı, biraz mahcup biraz davetkâr gözlerine baktım.

İnsanlardan cüzi miktarda alkış ve övgü sesleri işittik. Kadın ellerini uzattı önce, iki eliyle ellerimi yakalayıp sıktı sonra. Bense bir diğer elimi onun elinin üstüne koymayı son anda akıl edip ona ayak uydurmaya çalıştım. Gözlerinde çapkın ve uçarı bir bakış…  Kantinde çay içip içemeyeceğimizi sordu.

Tanrım, elleri ne güzeldi! Onları hâlâ bırakmamış olduğumun ayırdına varalı kim bilir kaç asır geçmişti… Rezil olmuştum!”

Bittabi“evet” olmuştu cevabım. Sonra nasıl oldu bilmiyorum. Eksini üzerine atılan dik bir çizgi gibi eli elimi bulmuş, parçası olmuştuk bir bütünün.

Galiba,hikâyedeki eksi bendim…

An geliyorsesini duyuyorum. İçinde bol dozda ünlem… İrkiliyorum,öyle apansız bölünmesinden düşüncelerimin.Yüzüme sirayet eden her ne ise meraklandırmış, evhamlandırmıştı onu… Seslendi tekrar:

“Sa’im!”

Hiç olmazsa bir anlığına uğrayıp kendime “İmza ıslak mıydı(?)” diye soruyorum.Komünleşmek bu olmamalı, diye düşündüm.

 

Rüzgârın sürtündüğü saçlarını izledim. Hiçbir yeni çaba gerektirmeden kendi kendine yerine oturuşunu kâkülünün… Ve ömründe herkesin en az bir kez duymak zorunda olduğu o müthiş teselliyi az evvel saçlarına sürtünen yele bıraktı…

Yüzünde eski bir tanıdık gülümsemesi, hoşça kalmamı ümit ederek, sandalyesinden bir ayağı kısa çıkan zelzeleye aldırış etmeden uzaklaşışını izledim. Sanki her şey onunla bir, yok olup gidiyor oluyordu. Kozmik bir boşluğun içinde, altından sandalyesi çekilmiş bir adam gibi oturuyordum şimdi. Çevremde hiçbir şeye nüfuz edemeyecek kadar yalnızdım.

Senelerevveli de böyle gitmişti.Ömrünce hep insan haklarının o müthiş kaygısını duymuş ve “yoldaşlarım” dediği arkadaşlarıyla diyar diyar dolaşmış, adaleti tesis etmek istemişti. Ve bana sadece “gitmem lâzım gelir”demişti. Mecburdu bu yaşama. Haklıydı kendi dünyasında, ses etmemiştim.Herkesin haklı olmak ihtiyacı hissettiği bir dünyasıolurdu mutlaka.

Şimdiyse gittiği yerden bir başkasıyla dönmüş ve istikbalinin temeli sağlam olsun diye geçmişinin üzerine çimento dökmek için bugün beni buraya getirmişti.Harcı karalım ve unutalım diye. Oysa biz insanlık olarak unuturuz her şeyi de bir hoşça kala söz geçiremez, aynı dakikada dururuz senelerce.O unutulduğundan emin,hayatına devam ederken sen onu her gün içinde yatıştırdığınla kalırsın.

“Pekâlâ.”

Ellerimin titrediğini, kanımın tıpkı toprağına çekilen deniz gibi etime gömüldüğünü hissettim. Bir parça rüzgârdı esen içimde, birbiri ardına kapılar kapandı. İrkildim ve üşüdüm zamana…

“Hoş da kalınabilir miydi bir gün?”

Bir sigara yaktım, giden her şeyin ardından bir sigara yakılır, onu öğrendim. Çayımdan ilk kez bir yudum aldım ve soğumuş olduğunu bildim. Garsona el edip hesabı getirmesi nezaketinde bulundum.

Yavaş adımlarla masaya sokulan genç adam:

“Borcunuz yok ağabeyim, yine bekleriz.” dedi. Yüzünde ikinci çayı içmemiş olmamızın kinayesini asılı unutarak.

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.