Sevgili Kül / Ertuğrul Kaya

Bir üniversite öğrencisinin başına gelebilecek talihsiz olaylardan en korkuncu, ev arkadaşının ölümüne tanıklık etmesidir. Narin, sevgilim ve ev arkadaşımdı. İlginç fikirleri olan, her genç kadar özgürlüğüne düşkün, garip takılar takan, yer yer maviye ve kızıla boyalı saçları olan, zeki bir kızdı. Narin’in, sınıf arkadaşları ile uyuşturucu aldığı olurdu. Hatta bunu kendi başınayken de oldukça pratik bir şekilde gerçekleştiriyordu. Onda katlanamadığım tek yön buydu. O gün yine sınıfından arkadaşlarıyla eve gelmişti. Böylesi günlerde onunla tartışmaya girmezdim. Balkona çıkıp ayaklarımı balkon demirlerine atıp saatlerce kitap okurdum. Böylelikle içerinin dumanlı, havasız ortamından da uzak kalmış olurdum. Bu masum arkadaş partisinin böylesi bir olayla sonlanabileceğini hiç kimse tahmin etmiyordu. Aslında buna bir son demek için henüz çok erken. Polisler, sorular, karakolda beklemeler, uzun süren ifadeler… Bunlar dahi olayın önemsiz ayrıntılarıydı. Narin’in ölümüyle ilgili olarak ardında bıraktığı görev asıl olaydı.

Sevgilimin ölümüne üzülmeyi dahi sona saklamıştım. Omuzlarımda şimdi kimsenin bilmediği bir yük vardı. Narin, pek de inançlı biri sayılmazdı. Belki izlediği filmlerden ya da okuduğu o tuhaf kitaplardan etkilenerek oluşturduğu bir vasiyeti vardı. Eğer bir gün evliyken ya da bir şekilde beraberken ona böylesi bir şey olursa, cesedinin yakılmasını ve küllerinin kırlara savrulmasını istiyordu. Buraya kadar her şey basit bir yol filmi hikâyesiymiş gibi gelebilir ama onun istediği cidden buydu. Bu konu her açıldığında, konuyu değiştirip güzel şeylerden bahsetmeye çalışırdım. O, kahkahalar atarak korkak olduğumu, çocukça davrandığımı söylerdi. Bunun çok eğlenceli olduğunu, ruhunun böylelikle hiç olmadığı kadar huzur bulacağını söyler dururdu.

Narin, anne ve babasını feci bir trafik kazasında kaybetmişti. O, bu kazadan kurtulan tek kişiydi. Ailesi otomobilde yanarak ölmüştü. Narin’in tanıklık ettiği bu olay, yanmak istemesindeki ısrarın sebebi olabilirdi pekâlâ. Bütün bu trajik olay ondaki inancı da alıp gitmiş olmalıydı. Bu şartlarda ona en yakın kişi bendim. Vasiyetini yerine getirmek için bütün görev bana düşüyor gibiydi. Yetkililer olayla ilgili yakınlarını bilgilendirmek için bir araştırma gerçekleştirdiler. Kısa sürede birkaç isme ulaştılar. İki dayı ve bir büyükbaba.

İki gün geçmiş olmasına karşın henüz gelen bir yakını olmamıştı. Onu, hastaneden görevli bir personelle, ulaşılan adrese götürmek için yola çıktık. Karadeniz’de kıyıya yakın bir köy. Aracın köye girmesiyle birlikte köyün dikkat çeken terk edilmiş havası daha da arttı sanki. Burası göç veren bir köy olmalıydı. Şu, sadece yaşlıların kaldığı cinsten. Etrafta tek bir çocuk sesi duyulmuyor, genç bir yüz görünmüyordu. Araçtan inip beklemeye başladık. Neden sonra oldukça kambur, bir değneğe tutunarak ara sokakların birinden çıkan bir ihtiyara, Narin’in büyükbabasının ismini söyleyerek evinin nerede olduğunu sorabildik. Yaşlı adam elindeki değnekle işaret ederek bir yamacı tarif etti. Sonra aldırmadan yürümeye devam etti. Ev, köyün oldukça dik yamaçlarından birindeydi. Oraya kadar adeta tırmandım. Her yer çok sessizdi. Bu sessizliği köyün aşağısında oldukça derinden akıyor izlenimi veren bir çayın bir yerlerindeki çağlayanın çağıltısı bölüyordu. Bu ses de kısa bir süre sonra, kulakta bir alışkanlığa dönüyor, sessizlik kaldığı yerden devam ediyordu.

Evin önünde durdum. İki katlı bu ev, yarı taş yarı ahşaptan örülmüştü. Bütün vadiyi izlemeye imkân veren küçük bir de ahşap balkonu vardı. Balkonla aynı hizada yer alan iki pencerenin iki kanattan oluşan kaba, ahşap panjurları kapatılmış, tam ortasından birer demir çubukla sürgülenmişti. Pencerelerin uzun zamandır gün yüzü görmemiş olduğu anlaşılıyordu. Ev, bir zamanların cıvıltılı yaşantısını çoktan kaybetmiş, aşağıdaki çağlayanın yankısını dinlemekten bitkin düşmüş bir halde, bir harabeye dönmeye hazırlanıyor gibiydi. Evin ahşaptan çok taşlarla örülmüş giriş katının önünde, bir kütüğün üzerinde, ellerini bastonuna dayamış, hafif kilolu, beyaz saçları ve sakalları dağılmış bir ihtiyar oturuyordu. Geldiğimi fark etmediğinden ya da bunu önemsemediğinden olacak, öylece vadiye bakıyordu. Kısa bir süre ne söyleyeceğimi düşündüm.

“Beyefendi, merhaba” dedim.

Adam, başını yavaşça bana doğru çevirdi ama gözlerindeki boş bakış hala devam ediyordu. Yine de bu tepkiden cesaret alıp yaklaştım.

“Torununuz Narin… Olanlardan haberiniz var sanıyorum?”

Yaşlı adam, gözlerini yine vadiye çevirip sadece:

“Narin” dedi.

Bu daha çok bir sayıklama gibiydi. Büyükbaba olanları anlayabilecek durumda değildi. Narin’in dayılarına ulaşmam gerekiyordu. Yamaçtaki patika yolu tekrar güçlükle indim. Hastane görevlisi minibüsün dışına çıkmış, vadiye bakarak sigara içiyordu. Çağlayanın sesini şimdi biraz daha yakından işittim.

“Büyükbaba olanları anlayacak durumda değil. Diğer iki dayıya ulaşsak iyi olacak,” dedim. Adam, sigarasını önündeki küçük bir su birikintisine fırlattı ve araca yöneldi. İzmaritin yanan kısmı suya değer değmez karardı ve izmarit yavaşça bu küçük su birikintisinde dönmeye başladı.

Araç köy meydanında bir kez daha durdu. Bu sefer oldukça renkli, yöresel kıyafetiyle, baştan ayağa kat kat giyinmiş yaşlı bir kadın belirdi.  Kadına, Narin’in dayılarını nerde bulabileceğimizi sordum. Kadın ürkmüş bir tavırla:

“Onlar yıllar evvel buraları terk etti, gitti. Kimse bilmez nereye. Zavallı adam o yamaçta, ta orda…” Eliyle yine o evi gösterdi. Kadın kendi kendine konuşmaya devam ederek bir sokağa doğru uzaklaştı.

Akşamın yaklaştığını, hastane görevlisinin sık sık kolundaki plastik saate bakmasından çıkarmıştım. Zira, köyün engebeli ve dağlık yapısı, güneş ışınlarının köyü erken terk etmesine sebep olacak şekildeydi. Zamanı kolumdaki bir aletle ölçtüğümü sanmak bana hep gülünç geldiğinden saat taşımam. Yine de saatin dört civarı olduğunu tahmin ettim. Hastane görevlisi:

“Delikanlı, bu iş fazla uzadı. Artık bir karar verin, aracı daha fazla bekletemem zamanında teslim etmem gerekiyor,” dedi.

Bu yaşlılar köyünde Narin’in cesedini öylece bırakıp gidemezdim. Köyde bir din görevlisi var mıydı? Burada olduğumuz süre içinde buna dair bir belirti yoktu. Ezan sesini köyün sessizliği içinde duymamak imkânsızdı. Fakat böyle bir şey olmamıştı. Bu kadar küçük ve neredeyse terkedilmiş bir köyde bir din görevlisinin atanmamış olması pek de şaşırtıcı değildi. Narin’i şehre geri götürmeyi düşündüm. Bu, yerinde bir karardı. Belediye bir şekilde çaresini bulurdu. Belediye görevlilerine merhumun yakılmak istediğini nasıl söyleyecektim, bunun için resmi bir vasiyetname yoktu. Onları buna ikna edemezdim. Meçhul dayılar bu köyde olsaydı da onları yeğenlerinin bu isteğine ikna edemeyecektim. Hastane görevlisi buradan gitmek ve bu işten bir an önce kurtulmak için sesine kararlı ve ikna edici bir ton takınarak:

“Ne düşünüyorsunuz? Bakın geri dönmeyi öneriyorum, hem belediye bu işte size yardımcı olacaktır?” dedi.

“Evet, haklısınız, gidelim” dedim.

Araç tekrar köy çıkışına doğru yöneldi. Buraya kadar yapılacakları yapmış, üzerime düşen sorumlulukları büyük ölçüde yerine getirmiştim. Narin’in asıl yapmamı istediği şey ise öylece duruyordu. Bütün bunlar sanki Narin’in isteğini kolaylaştıran bir hal alıyordu. Köyün hemen çıkışında bakımsız bir tarlanın yanından geçerken hastane görevlisine:

“Onu şehre götüremem,” dedim. Tabutu burada bırakabileceğini, köylülerle meseleyi tekrar konuşmayı deneyeceğimi, söyledim. Hastane görevlisi aracı durdurdu, biraz şaşkın ama bu işe daha fazla bulaşmak istemez bir tavırla:

“Eğer istediğiniz buysa?” dedi. Bir dosyadan resmi bir belge çıkardı ve imzalamamı söyledi. Hemen imzaladım. Tabutu araçtan birlikte yol kenarına indirdik. Hastane görevlisi daha fazla bir şey söylemeden eliyle selam verdi ve araca bindi. Araç hızla uzaklaştı.

Hava henüz yeterince aydınlıktı. Tabutu sürüyerek tarlanın ortalarında bir alana taşıdım. Tarlanın çevresinde çok fazla çalı, kurumuş ağaç, kopmuş dallar vardı. Bunlar işi kolaylaştıracağa benziyordu. Bulabildiğim büyük odunları tabutun etrafına yerleştirdim. Üzerine kuru çalılar yığdım. Ateşi tutuşturmak için kuru otlar en üstteydi. Tarlanın ortasındaki tek çam ağacının altına gittim, ağaca yaslandım. Bütün bu çalışma beni yormuştu. Hava kararmak üzereydi. Yakma işini bu saatte yapmanın uygun olmayacağını düşündüm. Tarla köye çok yakın olmasına karşın, köy bir sırttın ardında kalıyordu. Yine de yakma işini sabaha bırakmaya karar verdim.

Yaslandığım çam ağacında, bir yandan Narin’in tabutunun bulunduğu yığına bakıyor bir yandan Narin’le bu konu üzerine yaptığımız konuşmaları düşünüyordum. Bir kül vazosu da olmalıydı şimdi. Daha neler, bu bir film değildi. Üstelik o sadece kırlara savrulmak istiyordu ve burada bir kırdan çok daha fazlası vardı. Onu tanıdığım ilk günden bu ana kadar bütün yaşananlar şimdi beynimde çalkalanıyordu. Zaman zaman uykuya dalıyor hemen irkilip uyanıyordum. Bu şekilde sabah oldu. Henüz güneş doğmamıştı. Çok fazla kuş sesi vardı. Güzel bir sabah diye düşündüm. Töreni daha fazla geciktirmemeliydim. Bu bir tören miydi? Ya da bir konuşma yapmalı mıydım? Sanırım bu yalnızca bir görevdi. Öyle ki bu görev devleşmiş, bütün ayrıntıları ezip geçmişti.

Yığına yaklaştım. İlk kibrit çöpünü yakamadım. İkincisi biraz tereddütlüydü, bir iki saniye bir alev görünmedi sonra birden parladı ve tutuştu. Çöpü hemen kuru otların üzerine attım. Kibrit çöpünün düştüğü yerdeki otlar tutuştu ve biçimsiz, siyah, hızla genişleyen bir halka oluşturarak alttaki çalıları da tutuşturdu. Çalılar çıtırdayarak hızla bir alttaki çalıyı tutuşturuyordu. Üzerime sıçrayan küçük parçalar çoğalınca, yine ağacın altına gittim. Alevler koyu siyah dumanlarla birlikte yükseliyordu. Tabutun tutuştuğunu görebiliyordum. Alevler yükselip alçalarak, sağa sola dalgalanıp hızlanarak yanıyordu. Ağaca yaslanmış, alevlere bakarken yanaklarımdan sıcak damlaların süzüldüğünü hissettim. Şimdi hüngür hüngür ağlıyordum. Narin, ateş kızılı saçlarıyla alevler arasında dans ediyor, gülümsüyordu sanki. Dileği gerçekleşmişti sonunda. Bu şekilde o alevde daha neler gördüğümü, ne kadar ağladığımı, bütün bu mütevazı törenin ne kadar sürdüğünü tam olarak kestiremiyorum.

Alevlerin oluşturduğu dalgalanma azalmıştı. Geceki yığından eser kalmamıştı ama bir türlü küllerin yanına gidemedim. Elime büyükçe bir değnek alıp küllerin yanına gitmeye karar verdiğimde artık ateş iyice sönmüştü. Değnekle külleri karıştırdım. Hala sıcak kemikler vardı. Onları o halde bırakamazdım. Bir süre daha soğumalarını bekledim. Bu sırada tarlanın kenarındaki ormanlık alana bir keşif gezisi yapmaya karar verdim. Kalan kemikleri buraya bir yere gömebilirdim. İşin kötü yanı yeterince derin çukur kazabileceğim herhangi bir şey yoktu. Ama işimi kolaylaştıran bir sürprizle karşılaşmam uzun sürmedi. Ormanlık alanı biraz geçince başka bir vadi başlıyordu. Uçurumun kenarı, baştanbaşa çatlamış kaya katmanlarından, yer yer derin yarıklardan oluşuyordu. Kemikler pekâlâ bu yarıklarda yüzyıllarca kalabilirdi. Uçurumun bir ucuna oturup ayaklarımı sarkıttım. Kuş sesleri burada da çok fazlaydı. Türlerini çıkaramıyorum ama etrafta çok farklı türde kuş olduğunu anlayabiliyordum. Vadinin huzur verici bir renk geçişi vardı. Yakındaki ağaçlar koyu yeşildi. İleriye doğru bu yeşillik yoğunlaşıyor, alt kısımlar karaya çalıyordu. Arazinin engebesinden dolayı yer yer çok uzunlarmış gibi görünen, hemen bunların yakınında gerçekte uzun olmalarına karşın daha bodurlarmış gibi görünen ağaçlar, vadide yeşilin koyu tonlarından oluşan dev bir dalgaymış gibi salınıyordu.

Tarlaya geri döndüm. Parkamı çıkarıp kalan kemikleri özenle içine koydum. Külleri avuçlayarak parkanın ceplerine doldurdum ve uçurumun kenarına getirdim. Kemikleri en derin yarığa attım. Ne ilginçtir ki bu kayalar da milyonlarca yıl evvel kızgın birer ateş hamuruydu. Bu jeolojik bilgi, onu ikinci kez ateşe atıyormuşum gibi hissetmeme neden oldu. Parkayı tekrar giydim, elimi cebime sokup bir avuç kül çıkardım. Uçurumun ucunda dikilip vadiye bir kez daha baktım.

“Güle güle sevgilim!” deyip bir avuç külü uçurumdan savurdum. Sonra ellerim ceplerimde ormanlık alana doğru yürüdüm. Geçtiğim kırlar boyunca külleri savurdum. Köyün biçimsiz yoluna indim. Tüm bu tören boyunca köye giden ya da gelen tek bir araç dahi olmamıştı. Yürüdüm. Öğleye doğru açlıktan bitkin bir halde daha büyük bir yol kavşağına ulaştım. İlerde küçük bir benzinlik görünüyordu. Bu, yemek ve dönüş yolculuğu demekti.

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.