Sessizlik Hep Yol Alır / Josef Kılçıksız

  • “İnsan görüleni hemen unutur mu? Unutmamak için yazar mı? Yazdıktan sonra unutulmuş yüzler değişir mi hiç?”

İçinde bir öncesizlik ve sonrasızlık nidası, yazıyordu sürekli. Herkes ve herşey kâğıttaydı; kağıdın dışında kalan hiç kimse yoktu.

Kaybolmakta olan kelimeleri yeniden diriltmek için yazıyordu belki de. Geceyi sanrısız bitirmenin en iyi yolu buydu.

  • “Sessizlik kayıtsız kalınmışlık mıdır? “

Işığa tutkun bir pervane aleve usul usul, tutuşa tutuşa nasıl yaklaşırsa, ışıkların hışmından kurtulamayan bir geri dönemezlik içinde nasıl debelenirse, bir sessizliğin içinde öylece debeleniyordu.

Sessizlik metalimsiydi o zamanlar; perçinlenmiş çelik kokardı.

Başı göğsünün üstüne doğru düşme eğilimindeydi, çok içmişti yine.

Işıktan şaşkına dönüp sonra da ona doğru çekilen bir gece güvesi gibi, usu anılara yaklaşıp uzaklaşıyordu. Tırnak tırnak kazınıyordu geçmişin izleri. Maria hafızanın en derin ve en gizli oyuklarına açılan gizli, küçük kapıydı. O soğuk güz sabahının ayazından aralık kalmış o küçük kapıdan girebilirdi içeriye…Sonrası yitiklikti zaten, sonrası tanrının öldüğü ve gömüldüğü yerdi…

Zamanda yolculukta çok uzaklara gitti birden. Oysa insan ancak burada ve şimdi yaşar, yaşam bir anlamda bir dünsüzlük ve yarınsızlık düşüncesidir.

Yaşamına anlam kazandıran o kadın gittikten sonra öz benliğine duyduğu saygı da giderek azalmıştı.

Gündüzleri yoldan kalkan tozlar, geceleri de vızıldayıp duran sivrisinekler gibi değersiz hissediyordu.

Ömrünün üstüne çölümsü yalnızlık yılları çökmüştü.

İçinde çoktandır kuluçkaya yatmış bir intihar fikri, doğru zamanı kollayan bir öz kıyım düşüncesi vardı.

Bu şehirde bir yaprağın sahipsizliği gibi hiç bir dala tutunmadan yaşıyordu.

  • “İnsanın yaşlandığında boş sokağa bakan pencerenin yanındaki sandalyesinde sayıkladığı şeydir yalnızlık.

Sabah ezanını ilk önce onun duymasıdır; güneşin ilk portakal lokmalarının pencerelere dökülmesini ilk onun görmesidir.

Yalnızlık ve ölüm yaşamın tözünü tehdit eder. Yaşamın gayesi bu yüzden tehlike içindedir.

Buzlu sularda nefes almayı öğrenmek midir hayat?”

Şehir, bu sefer değil ama başka bir zaman, annesinin sıcacık bakışını anımsatmıştı; İstanbul’daki ömrünün gece ve gündüzlerini, yaşadıklarının görünmez gölgelerini getirip kucağına bırakmıştı.

Belki o da herkes gibi ömrünün geri kalanını yitirdiklerini arayarak geçirenlerdendi. Belki aynalara kanan, bir ışığı peşinden sürükleyen bir gölge olarak neredeyse uykuya dalmak üzereyken, odanın duvarlarında seğirten ve onunla konuşandı.

Onu arayıp bulmak için gece gündüz, binlerce kilometre uzaklık yürüdüğü on yıl boyunca bir kez bile yürüyen başka biriyle karşılaşmamıştı.

  • „Hayatımın geri kalanında ne yapacağım sorusunun anahtar sözcükleri yürümek, aramak şeklindeki denklemde gizliyse ve yanıt intihara götürüyorsa ve ortada bu intiharı engelleyecek bir Sisifos sabrı yoksa, cesaretli olanlarımız öz kıyım yolundan gidecek, cesaretsiz olanlarımız da aynı soruyu varoluş problemleri başlığıyla entelektüel kalıplara sokarak tekrarlamaya devam edecektir“ diye geçirdi içinden.

Hepsi taş, kum ve ay ışığı uzak evlere, ıraksı diyarlara doğru bu yolculuk yormuştu onu. Yıllar geçse de başka bir diyar fikri hep baki kalırmış içimizde.

  • “İnsan sevdiği kişiye bedeninin uzantısı olan bacaklarıyla yürüyerek ulaşamaz.

Yine de o’nu sevmek, o’na doğru gitmek demektir. İnsan âşık olduğunda içindeki dinginliği ve sürekliliği terk ederek gerçekten o özneye doğru göç eder.

Sürekli bir göç durumu içinde olmak, sevgi içinde olmak demektir bir bakıma…”

Açık uçlu bu bilinmezlik onu kahrediyordu. En azından ucuna karanfil bırakabileceği bir gömütünü bulur muydu? Acaba bir gün çıkar gelir miydi yine?

Ölüm çevresinde dolanıyordu, kokusu ve buharı yükseliyordu yazdığı şiir kitabının sayfaları arasından… Maria o kitabın sayfalarının arasında  kokulu, kırışmış bir resimdi ve bıçak henüz değmemişti yüzüne

Bir ölüm sabahı yoluna çıkışının suçunu kimseye yükleyemezdi. Maria ateşle külün boğuştuğu yerde duruyordu.

Âşık olmak düşüncesinin gizemi, yüceliği bir yana, Maria ile ölüme ve yalnızlığa uzanan bu yolların düğüm yerlerinde karşılaşması nasıl bir yazgıydı ki?

  • “Bunun karşısında insanın ‘evet, ben çok kadersiz biriyim’ diye bağırası geliyor.

Uğrunda savaşılan ve insan boğazlanan tüm o fikirlerin ipe sapa gelmez şeyler olduğunun anlaşılması için tam on beş yılın geçmesi ve iki yüz otuz bine yakın insanın ölmesi mi gerekiyordu?”

Maria tek bir ev olmayan, uçsuz bucaksız bir bozkırın ortasında, soğuk, rüzgârsız, yalnızca kuru ırmak yataklarının bulunduğu bir yerde vurulmuştu.

Maria öldükten sonra ruhunun kesiklerini ince bir iplikle dikmişti zaman, ama ameliyatın dikişleri sızının şiddetiyle patlamıştı ve o çatlaklardan hala kan sızıyordu geceye…

  • “Ölüm diye adlandırdığımız şey yalnızca bir kuram mıdır? Ardındaki gerçeğe, ancak sevdiğimiz biri öldüğünde bize kalan o sonsuz yalnızlık duygusu aracılığıyla mı varırız? Ölüm salt yalnızlık mıdır yoksa? Tamamen bilinmezliğe gömülmek midir?

Acaba tıpkı evinde oturanların pul, gazoz kapağı toplaması ya da kelebek kanadı kurutması gibi midir karşılaşmalar?”

Yıllarını geçirmişti gemilerde. Zaman titrek yakamoz pırıltılarının belirdiği sulak ve nemli bir mezarlıktı adeta. Denizcilik dedesinden babasına oradan da kendisine kalmış genetik bir yatkınlıktı adeta, tutkulu bir meslekti onun için. Denizlerde geçen yaşamı, üstünden gelip geçen ve her seferinde gövdesinin bir yerini alıp götüren şiddetli fırtınalardan oluşuyordu. Yaşadığı organ kayıplarının her biri gövdesinin aslında tek bir organdan oluştuğunu daha da güçlü bir şekilde kanıtlamıştı.

Ay beyazı dalgalar vuruyordu kıyıya. Dalgaları gerisinde sürüyerek açılan mavi bir kitaptı deniz.

Bu sefer geldiği şehir, kemancılar, şairler, evsizler, kimsesizler, dilenciler, yetimler, savaş suçluları ve sahtekârlarla dolu dayanılmaz bir yerdi.

Denizin kustuğu balina gibi limandan çıkıp aşağı sokağa indiğinde, sabahın ilk demlerini efkârlarıyla kuşatan insanları fark etti. Sigaralarını içip, her akşamdan kalma kanlı gözlerle uzakları izliyorlardı; gözlerinde hüznün en ihtişamlı tonları her zaman uzakları… Esasen pek yakınlarındadır dertleri ama gözleri uzaklarda daha bir mesut olurlar.

Seyrek lamba ışıklarında bir duvarda beliren gölgeyi bu şehrin kirli savaşında kaybettiği Maria’ya benzetti. Duvara yaklaştı, gölgenin iskeletini inceledi, paslı kokusunu içine çekti, hayır o değildi.

Maria’yı uzak ve parlak, hüzün dolu yabansı zarafetiyle anımsıyordu. Alımlı ve güzel bir gölge gibi. Gölgelerin güzelliği olur mu? Gece çocuğunu sever mi?

Deniz kıyısındaki taburelerin üstünde balık ekmek yiyip şarap içen balıkçılar vardı. Bildikleri şeylerden konuşuyorlardı, balıktan, ölümden ve denizden…

Akşam oldu, o gece dev dalgaların altına kıvrılıp uyudu. Balıkçılar üşümesin diye eski bir battaniye attılar üstüne. Sabah eti taze tuz kokuyordu.

Sabah ilerlemişti. Saat bir sürü, çeşit çeşit erken cinayet zamanlarına ulaşmıştı.

Gerçi güneşin portakal lokmaları daha dökülmemişti pencerelere. Güneş doğmuştu ama gece karanlık perdesini çekmeyi unutmuştu şehrin üstünden.

Ay, yıldızların arasında yüksek ve berraktı, evler ise gri ve sessiz.

Havada camımsı billur bir don vardı. Sürüp giden aslında mevsimsiz bir bahar düşüncesiydi.

  • “Nazlı, beyaz ve büyük bir gemiydi hayat, suları yararak, önüne dalgaları katarak gelir.

Yaşam bir kavşak noktası ve bitmek bilmez bir duraksama mıdır?”

Maria’yı ilk defa Beyrut’un o tıka basa limanında görmüştü. “Aman Tanrı‘m, nasıl da plastik bir kusursuzluk örneğiydi”, diye geçirdi içinden.

Bir kelebekçesine gelip göğsüne konduğu o güz sabahı aralarında karanlıkla olgun bir uzaklık vardı; ulaşılacak bir şey kalmamışlığın umarsızlığı…

Liman, Beyrut’un kalbi, çocuğunu özleyen bir anne gibi gemileri bağrına alıyor veya onları yolcu ediyordu.

Şehrin arkasını yasladığı dağlar ulaşılmazlığın, liman ise ayrılıkla kavuşmanın, uzaklıkla yakınlığın mekânıydı.

Ömrü, ayrılıkla kavuşma denen iki zıt kutup arasında, biri öbürünü geçersiz kılan yaşamın bu iki ayrı ucu arasında salınan bir sarkaçtı.

Denizciler her limana ulaştıklarında onları ince zevklerden ve iyi değer yargılarından yoksun kadınlar karşılıyordu.

  • “Bu kadınların gözünde yaşam, giysilere bürünüp soyunmak, bir eğlenceden öbürüne koşmak, bol kolay para harcamaktı. Dur durak bilmemekti. Dans etmek, küçük cilveli, nazlı hareketler yapmak, davetkâr olmak ve davet edilmeye açık olmaktı.

Oysa Maria bir gaye uğruna mücadele ediyordu. Ömrümüzün herhangi bir zamanında hemen hepimizin âşık olduğu bir kadın değildi o yüzden.”

Aslında anlatmaya çalıştığı şey, bugüne değin sustuğu sayısız söze dairdi. Maria ona susarak konuşma maharetini kazandırmıştı.

  • “Maria ketum biriydi, sessizliği o kadar şaşılası ve tuhaftı ki…

Dudakları birleştirmek, tıpkı elleri ve göz kapaklarını birleştirmek gibi içe dalış yapmaktır aslında; kendine dönebilmek için insanın iki yanını birleştirmesidir.
Suskunluk, tutuklu göğünde bekleyen yağmurun, karnındaki beş aylık bebeğin, yüreği ağzında sevgilinin dudaklarında düğümlenen, ağzı dili olmayan destanıdır.

Ah Maria, aşk büyülenmekten kaynaklanan suskun bir teslimiyet midir?”

Maria onun için aşkı ilk yaşamak, denizi ilk görmek, bilmediği büyük bir şehrin içine ya da bir savaşın gölgesine girmek gibiydi.

Yaşamın ortamsallığı diye bir şey vardır ve insan bu ortamsallığın tutsağıdır.

Şehir kanlı bir sürecin içinden geçiyordu. Cesetlerin tümünün sokak aralarından toplanıp gömülemediği kötücül zamanlardı yaşanan. Bu yüzden mahalledeki bütün köpekler şişmandı.

Toz duman yatıştığında şehir kırılmış insanlarla doluydu. Toprak yumuşacıktı ama etçil bir doygunluğa ulaştığı için artık kabul etmiyordu ölülerini.

Çelenkler bile eziliyordu kalın paletlerin altında. Acziyetin mahzun hâliydi yaşanan.

Gecenin her dalı sert ve serin, kanıyordu hep mevsimler; kırılganlığınca kanıyordu Maria…Kanadı, kansız kaldı, yürüyemedi kentin dalgalarca koparılan ışıkları arasından… Her şeyin ölüme doğuşuna yürüyemedi… Sızının çekirdeğine yürüyemedi, yürüyemedi üzeri et kaplı çatlaklarına toprağın…

  • “Ölüler toprağın altında da olsa yaşamlarını sürdürmek ister. Anlamak ölüler için ne kadar güçse yaşamak da o denli vazgeçilmezdir.

Eskide kalan unutulmuş zamanların henüz gömülememiş ölüleri bir gün bilinmezlikten uyandıklarında acaba pişmanlık duyarlar mı?

Baki kalan bir vuslat fikri dışında başka hesaplaşmalar da olur mu içlerinde?”

Uzun namlulu silahlarıyla sokak aralarında nöbet bekleyen kadınlı erkekli bir gölgeler ordusu, ölümü korkutmak için kullanılan korkuluklar gibi dolaşıyordu şehirde.

Siyaha çalan bu gölgeler içlerinde telaşlı düşler de taşıyorlardı.

Birkaç ayak merdiveni çıkıp, gece gündüz açık duran kapıdan girince, darca bir aralıkta buldu kendini.

Maria Hiristiyan mahallenin girişinde nöbet tutuyordu.

  • “Bu insanlar adeta bir pencere camının ardından sokağa bakıyorlardı. Camın ardındaki Filistin mahallesini, yalnızlıkta yalpalamanın timsali insan kümelerini, cama yapışmış olan bazı karışık renk lekeleri yüzünden görmüyorlardı.”

Korkunç bir hayat hikâyesi vardı Maria’nın. Üvey babası tarafından tecavüze uğramıştı. Sonra köktenci Şii mahallesinden Ali’ye âşık olmuş ve annesinin, “seni evlatlıktan red ederim” tehditlerine kulak asmadan ona kaçmıştı. Gerdek gecesinde Ali’ye gerçekleri anlatmıştı. Sonra Ali’yle suç ortaklığı (!) içinde kapının ardında bekleyen sabırsız kalabalığın merakını dindirmek için, göz boyamak için bıçakla kendini keserek bekâretini çarşafa bulamıştı.

Ancak işin aslı, çenesi mavi mürekkep dövmeli müstakbel kaynanası Zaineb hanımın gözünden kaçmamıştı. Ali ne annesine ne de mahalleye çok fazla direnememişti.

Oysa Melek olup kutsallığı yöneten biri gibi girmişti hayatına. Onunla iki saklı mahremiyeti kaynaştırma denemesine girişmiş ancak başarılı olamamıştı.

Beyrut bu iki akarsuyun sularının birbirine karışmasına izin vermemişti.

Denize kumsaldan çekilmek kalmıştı; ona gitmek, uzaklaştı, ayrıldılar, yürüdü ışığın içinden…

  • “Tuba cennette bir ağaçtır. Gölgesi yüz yıllık yer tutar; içime yürüyen kökleri sendin Maria.

Her tarafta cam kırıkları vardı. Kırıkların sıyırdığı ellerimde tuttğum o kanlı gül sendin, bir ölümün ardınca takılmış…

Ten ve tin şimdi hiç olmadıkları kadar sahipsiz. Sen de bana gel. Yalnız uyumak yakışmaz sana…

Hayat özü itibariyle sürekli batan bir kayık mıdır?

Denizin içinde bir yerlerde fırtınasız durgun, süt liman bir yol var, var olmasına da, kim çekecek kürekleri?”

5 Yorum Sessizlik Hep Yol Alır / Josef Kılçıksız

  1. Kelimelerin sanatını öykünüze öyle şahane işlemişsiniz ki etkilenmemek elde değil. Maria ve diğerleri… Erkekler olarak gerçekten çook seviyoruz ama hep hüsran hep. İçimizdeki Maria’ya ve size sevgiler hocam.

    • Azralar, Marialar ve diğerleri soğuk bir kasım gecesinde şehrin buhar kusan rögarlarına düşen gölgeler gibiydiler…
      Sevgiler, saygılar Mahmut…

  2. Sözcükler tek başlarına anlamlıdır; fakat esas olan onları yan yana getirerek yeni anlamlar üretmektir.Sevgili Josef işte o anlamı oluşturmada çok usta.Altı çizilecek o kadar çok cümle var ki öyküde; insanın içi titriyor, bilinci coğrafyalar ve o coğrafyalarda yaşananlar arsında sessizce yol alıyor.Kimi Paris Komününe ulaşıyor bellek, kimi dünya savaşlarına.Kalmıyor oralarda ataerkiye, kadın bedeni üzerinde tepişenlere uzanıyor. İçi acıyor inanın, belleğin yolculuğu dünden yarına yol alıyor sessizce, düşe kalka ve hep yaralanarak. Kim bilir belki de “Nazlı, beyaz ve büyük bir gemiydi hayat, suları yararak, önüne dalgaları katarak gelir.” ve o dalgalar ne kadar kötülük varsa koynuna alıp çekilir açıklarına bir gün.
    Sevgilerimle..

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*