Sessiz Hesaplaşma / Ayfer Karakaş

Gelişi…

Onu, merdivende otururken buldum. Eskimişlik ve bekleyiş birikmiş merdivenin ilk basamağında yerdeki toprağı eşeliyordu. Eskimişlik ve bekleyiş onun yüzünde de birikmişti, gördüm. Adımlarımı hızlandırdım mı yavaşlattım mı bilmiyorum, yalnızca bir an duraksadım. Üzerinde sarınmaktan kırışmış bir palto vardı. İnceliği büyük gelmişti paltoya. Parmakları, parmaklarının arasından birbirine destek vermeye çalışan birer işçiydi. İşçiydi elleri, evet… Günün büyük bir bölümünü, o dev makinaların başında iskambil kâğıdı gibi karıştırıp akşamına yine bütün kâğıtları bırakıp gidiyordu evine.

Yaklaşmıştım.

O, hala içine yuvarlandığı kuyunun suyuyla boğuşuyordu. Yanına geldiğimde kirpiğinin ucu, ayağımın ucuna değdi. Kafasını çevirdi, beni görünce yırtıkları olan bir sevinçle gülümsedi. Beni bekliyordu, emin olmuştum. Gülümsemesini, yüzüne yayılmadan, istemsiz -belki istemli- bir şekilde durdurmuştu. Ayağa kalktı.

Ona bakıyordum, bana bakıyordu. Sarılmamızı gerektirecek hiçbir şey yoktu, sarılmadık. Ona bahçedeki masada oturabileceğimizi mırıldandım.

Üç farklı kahverenginin zorla birbirine tutturulmasıyla yapılmış masadaydık. Karşımızda çam ağacına yaslanmış ve orada unutulmuş çimento torbası…

Sandalyeye karşılıklı oturmadık. Karşılıksızlığımızın sebebi vardı elbette. Bunu daha fazla düşünmek istemedim. Aklımın hasırının altına ayağımın ucuyla itiyorum.

Sessizlik, ruhumuzdan yüzümüze demir bir perde halinde inmişti; soğuktu. Sessizlik, masanın hacminden daha büyük bir mesafeydi aramızda. Kabulleniyorum bunu.

O, iç cebinden çıkardığı tabakasını açtı. Sigarayı o çabuklukta yakıp birkaç nefes çekmişti bile.

Arada sırada… Arada sırada gözlerindeki maviliği sol yanağımda hissediyorum. Yalnızca bir histi…

O, oracıkta bir masa boyu uzağımdayken içimdeki yola düşüyorum. Kendime bakıyorum. Soru işaretlerinin bir zeplin gibi boşluklarımda uçuştuğunu görüyorum. Gelişinin sebeplerine dairdi bütün bunlar. Sormayacaktım. Canı cehenneme sebeplerin. Gelmişti işte. Bana sığınmıştı, bana. “Bana sığınmıştı, bana.” lar yankılanıyordu, göğüs kafesimin yirmi dört kemiğine çarpa çarpa. Limanlarım kalabalıklaşmıştı, gökyüzüm kuşlarla dolmuştu. Yüzümde ne vardı peki?  Kocaman somurtkan bir taş. Yansın be Allah’ın cezası kalabalık liman, kuş dolu gökyüzü… İçimde karşılaştığım cam kırıkları batmasaydı yüzüme yansırdı belki. Ama cam kırıkları vardı işte. Cam kırıkları, içime zimmetli bir eşya gibi duruyordu orada.

Bir otomobil kornası, iç yürüyüşümün üstüne bir kambur gibi düşünce ona baktım. Baktım ona neden sonra… Korkuyor muydu, bir şeylerden mi kaçıyordu? Kaçmayı gerektirecek bir şey yapmış olamaz ki. Yine ondaki madalyonun iyi rengini gören ben… Öyleydi ya da değildi…

Ruhuma bıraktığı aysberglerin eridiğini hissediyorum. Öfkem, su yüzüne çıkıyordu yavaş yavaş. Bunu kontrol etmeliydim. Kontrol… Kontrol… Sanki komut alan bir makinayım ben. Hayır! Öfkemi fırlatmalıyım belki yüzüne. Yüzünü, öfkemle acıtmalıyım belki. İçime zimmetlenmiş bir eşya gibi duran cam kırıklarını avuçlarının içine koyup bastırmalıyım belki. Hiçbir şey yapmadım. Hiççç birrr şeyyy yapmadım.

Ona dair anı tekrarlamalarına düşüyorum – zaten hep yaptığım şeydi – bu kez. Son vakadan beri kendini toparlayamayışını hatırlıyorum, kendini bir keşiş gibi inzivaya vuruşunu, şehir şehir dolaşmasını, beni özetlenmiş bir çocuk kitabı gibi kıyıya bırakışını hatırlıyorum. Hatırladıklarımı itelemekten yoruluyorum.

Bu aniden çıkıp gelişini sorsam mı? Hayır! Bu kadar kesindi, hayır! Sustukça susacaktım, baktıkça susacaktım, konuşsa da susacaktım… Kibir tokmağımı yüzüne yüzüne vuracaktım ve bilerek yapacaktım bunu.

O, bir masa uzağımdaki yabancıydı. Baktım duruşuna, tabakadan ikide bir çıkarıp yaktığı sigarayı tutuşuna, dudak kıvrımlarına, şakağındaki çıkıklığa… Sahi – bu kelimeyi de hiç sevmiyorum ama sahiydi  bu bulanıklığın tam karşılığı- o ne düşünüyordu?

Kibrit kutusunu evirip çeviriyordu, evirip çeviriyordu. Kutunun sivri uçları bumerang gibi gözüme çarpıyordu. Sivri uçlar, tekrar avuçlarının içine dönüyordu. Ben avuçlarının içinde dönüyordum.

Ne kadar zaman geçmişti, bilmiyorum. Olduğum anın saati çok hızlıydı. Asıl saat nasıl ilerliyordu? Bunu fark edebilecek gerçeklik diliminde değildim.

Saat, sivri uçlar, kibrit kutusu… Aniden hıçkırıklar…. Ağlıyordu. İçini hıçkırıklarla kusuyordu. Gözyaşını mı silmeliyim, elini mi tutmalıyım, tüm yıkıklarımı ve cam kırıklarımı bir kenara bırakıp sarılmalı mıyım? Sarıldım, elini tuttum, gözyaşını sildim. Hangisini daha önce yaptım, bilmiyorum. Hıçkırıklar, birer af dileyiş miydi? Belki benimle hiçbir ilgisi yoktu. Kendini daraltan ne varsa oydu hıçkırıkları. Ben olabilir miyim? Bu sessizlik, bir cümle miydi? Tereddütlerimi sonlandırmıyordu hiçbir şey.

Yavaşça kısıldı zamanın gramafonunda bangırdayan hayat sesleri. Yalnızca o vardı, yalnızca ben…

Ellerimi bıraktı.

Sarınmaktan kırışmış paltosuna çekip ince bedenini, fısıldadı:

  • Özür dilerim kızım.

Limanlarım yeniden tenhalaştı, gökyüzüm yine bomboş. Yüzümde yine o kocaman, o somurtkan, o taş… 

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*