Sen Hiç Sevildin Mi? / Nadire Tatlı

“Sevişmek isteyen kadını reddetmeyeceksin.” dedi viskisini barın tezgâhına koyarken. Gözleri bir çakımda alev alacak gibiydi. Taburesinde bir sağa bir sola döndü. Yüzünü bana çevirip gözlerime bakmadan devam etti: “Hele ki seni çok seven bir kadınsa.” Viskisinden bir yudum daha aldı. “Biz erkekler çok aptalız, çok. Kendimizi çok güçlü sanıyoruz ya, yalan. Kadınlar bize yüz basar.” İçkisini bir dikişte bitirdi. Bir tane daha istedi.

“Biraz yavaşlasanız!”

Gözlerindeki alevin ortasına çökmüş acıyla yüzüme baktı. “Hayatım hep yavaştı benim. Mesela çok istediğim hâlde arabamı hiç hızlı kullanamadım. Şöyle camını açıp avazım çıktığı kadar bağıramadım, çalan müziğe eşlik edemedim. Neymiş, sesim kötüymüş. Kim duyar ki seni? Arabadasın işte. Söyle işte içinden geldiğin gibi. Ama olmaz. Ben duyuyorum ya, ta ortaokulda arkadaşlarım, ‘Sesin kötü, bir daha şarkı söyleme,’ demişler ya. Söz dinlerim ben. Hız limitlerini aşmam. ‘O zaman bu yaşta niye BMW’nin spor modelini aldın?’ dersen. Belki, belki bir gün…”

Önüne koyduğum bardağı aldı. Havaya kaldırdı. “Hayat viski gibi değil mi? Rengi güzel.” Elinde salladı. “Karıştırınca nasıl bozuluyor? Sanki yıllardır içinde birikmiş safrayı kusar gibi bozarıyor. Eski asaletinden eser kalmıyor. Yıllardır meşe fıçısında beklemenin biriktirdiği dinginliğin nefesini ufacık bir dokunuşta kaybediyor. Bir daha bardağa ilk konduğu günkü gibi olamıyor.”  Bir kahkaha attı ve konuşmayı sürdürdü. “Bir de dış mihraklara maruz kalırsa, mesela buz gibi, şirazesinden çıkıyor. Ya bir an önce içip tüketeceksin ya da sen tükeneceksin.”

Bir yudum daha alıp sustu. Biraz önce attığı kahkahadan eser kalmamıştı yüzünde. Bir hüzün çöktü gözlerine. Yüzünde yeni yeni oluşmaya başlamış olan ince çizgiler,  beyazlamış, hafifçe dökülmüş saçları orta yaşlarını sürdüğünü gösteriyordu. Biçimli ama kocaman bir burnu vardı. İri, ela gözlerinde yaşıyla uyumsuz bir çocuksuluk seziliyordu. Sanki uçurtması ağacın dalına takılmış bir çocuk hüznü oturmuştu gözlerindeki harelere. Uzun parmaklı, uzun boyunlu, muhtemelen uzun boyluydu. Giyimi kuşamı bardaki kotlu, uzun saçlı, küpeli tiplerden farklı olduğunu söylüyordu. İyi bir işi, iyi bir maaşı, düzenli bir yaşamı olan, eğitimli beyaz yakalılardan biri gibiydi ama iyi bir eğitimin ve paranın birçoklarına getirdiği ukalalıktan uzaktı. Görmüş geçirmişliğin verdiği mütevazılık sinmişti üzerine. Taburesinden yavaşça kalktığında boyunun da parmakları gibi uzun olduğunu gördüm. Tuvaleti işaret ettiğim yöne doğru yalpalayarak yürüdü. Başını öne eğmiş olduğundan ya da yükü ağır geldiğinden kamburu çıkmıştı.

Döndüğünde yerine oturmadan, “Sigaran var mı?” diye sordu.

Sigarası tükenen müşteriler için zulada tuttuğum paketi çıkardım, uzattım. Bir tane aldı, kokladı. Derin bir nefes aldı. “Biliyor musun?” diye sordu. “Yirmi beş yıl önce bırakmıştım. Başlamamla bırakmam bir oldu aslında. Üniversiteye başlayınca büyüdüğümü sandım. Evden ayrılıp başka şehre gelince gençliğin verdiği heyecanla istediğimi yapabilme özgürlüğüne sahipmişim gibi geldi. Sigaraya başlamam ilk asiliğimdir. Büyüdüğüm şehirde üniversite olsaydı onu da yapamazdım ya. Lisede okula en çok gelen aile benimkiydi. Bütün öğretmenlerim hem annemi hem babamı tanırlardı. Hâl ve gidişatımı kontrol etmek için genelde babam gelirdi. Gelemediği zamanlar annemi yollardı. Üniversitedeki bütün arkadaşlarım sigara içiyordu. Dumanını derin derin içlerine çekince yüzlerinde oluşan mutluluk hâline, özgüvenlerine imrendim. Bu kendime güvenim, mutluluk hâllerim birkaç ay sonra babamın gelip beni sigara içerken görmesiyle sona erdi. ’Sana bu mereti içesin diye mi para gönderiyorum?’ deyip okul kantinin orta yerinde ağzımdaki sigarayı yere atıp, ayağıyla çiğnedi. İnsan kendi kararlarının arkasında bir kez duramazsa bir daha asla özgür olamıyor.”

Bir de ateş isteyip dışarı çıktı. Döndüğünde savaşta öldü diye haberi gelen sevdiğini karşısında görmüş gibi mutluydu. Yerine oturup kalan viskisini bir dikişte bitirerek yenisini istedi. Bu kez itiraz etmeden hazırladım. İnsanın sarhoş olmaya da hakkı vardı.

Bar yavaş yavaş tenhalaşmaya başlamıştı. Uzun bir süre sessizce içti. Önüne çerez koyarken parmağımdaki yüzüğe baktı.

“Evli misin?”

Cevabımı beklemeden devam etti. “Ben evliyim. Üniversitede tanıştık. Daha doğrusu o benimle tanıştı. Yemek kuyruğunda önümdeydi. Kız arkadaşlarıyla konuşup gülüşüyorlardı. Pat diye arkasına dönüp ‘Adın ne?’ diye sordu. Konuşmama fırsat vermeden ‘Ben Gül,’ deyip elini uzattı. Şaşkınlıktan sol elimi uzatmışım. Böylece her arkadaş toplantısında kahkahalarla gülerek anlattığı bir tanışma hikâyemiz olmuştu. Benim çok sıradan bulduğum bu olayı insanlar her seferinde dinlediler, onun kahkahalarına eşlik ettiler. Onun komik bir şekilde anlatımına mı, benim üzerime yapışmış genel sakarlık hâlimin bir parçasına mı güldüklerini hiç anlayamadım. Ben de onlarla birlikte güldüm. Babamın ayağıyla çiğnediği onurumun üzerinde zıplamalarına hep izin verdim. Son sınıfa geldiğimizde hâlâ çıkıyorduk. Hem ailelerin hem de onun baskısıyla evlenme teklifi ettim. Masayı el birliğiyle hazırlamışlar, servis yapmamı bekliyorlardı. Ben de her türlü hizmete hazır servis elemanı gibi elimden geleni yaptım. Başka türlüsünü bilmiyordum ki. Hayatta farklı seçenekler de varmış, tüm okul dönemimde hayalini kurduğum Amerika’ya gitmenin bir yolunu bulmak, bir kadına gerçekten âşık olmak gibi mesela. Bunu öğrenmem biraz zaman aldı. Ha, öğrendim mi? Ondan da emin değilim. Ama en azından denedim.”

Biraz durdu, başını kaldırdı, yüzüme baktı. “Gerçekten denedim. Hayatımda ilk kez kendim olmayı denedim. O bana bu şansı vermişti.” Biraz daha içti. “Çocuğun var mı?” diye sordu ve yine cevabımı beklemeden, “Benim var,” dedi. “Bir oğlum var. Gözümden sakındığım, en değerli varlık. O bile beni ‘Çok egoistsin, kendinden başkasını düşünmüyorsun,’ diye suçladı. Keşke haklı olsaydı. Keşke gerçekten azıcık da kendimi düşünebilseydim. Baksana bana, hiç egoist bir adam izlenimi verdim mi sana?”

Benden bir yanıt beklemediğini biliyordum artık. Sessiz kaldım. Bir süre o da konuşmadı. “Bir tek o, bana ‘Biraz kendini düşün, aslolan sensin,’ dedi.” diye devam etti. “Bir kez sözünü dinledim. Ama…”

Derin bir iç çekti. Bir kadehi daha fondipledi, ne kadar içtiğini saymayı bırakmıştım. “Başıma gelen en güzel şeydi. Hani yılbaşı ikramiyesi gibi… O da baskın bir karakterdi ama benim de güçlü olmamı istiyordu. Hani aşk bir savaşsa eşit şartlar altında savaşmak istiyordu. Bazen ağzıma sıçıyordu, ertesi gün beni dünyanın en güçlü erkeği gibi hissettiriyordu. Çünkü güçlü bir insana ihtiyacı vardı. O da kendi gücünden yorulmuştu. Gücünü paylaşacak birini arıyordu. ‘Sırtımı dayayacağım birine ihtiyacım var,’ diye klasik bir laf vardır ya, o bunun saf, katışıksız hâliydi.”

Bir kadeh daha istedi. Aslında barın kapanma saati gelmişti. Ama hikâyenin kalan kısmını merak etmemin yanı sıra, karşımda en saf, en pür hâliyle duran beyefendiyi de sevdiğim için kapının önüne koyar gibi uğurlamak istemiyordum.

“Bu son, artık kapatıyoruz” diyerek bir kadeh daha viski koydum önüne. Düşünceli bir şekilde birkaç yudum aldı. “Sigaradan sonra ikinci isyanımdı biliyor musun? Bir internet sitesinde tanıştık. İlk buluşmamızdı. Çok ama çok hoşlanmıştım. ‘Bu geceyi benimle geçirir misin?’ dedim. Bugün bile şaşırıyorum kendime, böyle bir teklifi nasıl yapabildim? Kabul etti.  Hatta sonrasında ‘Bu teklifi yapmasaydın bu ilişki başlamazdı,’ dedi. Hem de ne başlama. Doludizgin. Evli olduğumu biliyordu. Çok umursamıyordu o zamanlar. ‘Her şeyin bir süresi var, hani yaşam gibi. Bu da bitecek elbet, keyfini çıkarmak lazım’ derdi. Çıkardık da. Belki bugün de çıkarıyor olacaktık. Ben hiç bitmesin, hep sürsün istedim. Yıllardır her şeye evet diyen, karşı çıkmayan ben onun da hayatımda olmasının verdiği özgüvenle bir kez olsun hayır demek istedim. ‘Bu sefer de benim istediğim olsun,’ dedim. Benden gönlü geçmesin istedim. ‘Boşanacağım bekle,’ dedim. Bir kadına asla tutamayacağın sözler vermeyeceksin.”

Kalan içkisini bir seferde içti. Artık benim dinleyip dinlemediğimin bir önemi yoktu. O sadece anlatmak istiyordu. “Bu, sonun başlangıcı oldu. Karım boşanmak istemedi, o ‘Ben bu süreçte yer almak istemiyorum, benim yüzümden boşanmanı istemiyorum, mutsuzsan öyle boşan’ diye kendini benden çekti. Ortalıkta kaldım, hani ana babası ölmüş, sokağa düşmüş çocuklar gibi. Tutunacak bir dal aradım. Şimdiye kadar kolluksuz yüzmemiştim ki. Yüzmeyi öğrenecek yaşı da geçmişim. Olmadı. Her gün bir azaptı.”

Ellerini seyrekleşmiş saçlarında gezdirdi. Yüzüme baktı. Başını öne eğerek devam etti.” Karımı ikna edemiyordum. Onun da benimle mutsuz olduğunu bildiğim hâlde boşanmak istemiyordu. Boşanmış kadın olmayı, özellikle de bu isteğin benim tarafımdan gelmiş olmasını kabul edemiyordu. İlk söylediğimde inanamadı zaten, kocaman bir kahkaha attı. Ciddi olduğumu anladığında kısa süreli de olsa sanki gözünde bir değer kazandım.  Belki de ilk kez beni bir birey olarak gördü, sevmeye çalıştı. Sabahları kahvaltı bile hazırladı bana, akşamları romantik yemekler. Bu değerli hâlimi ancak ayrılma kararımın arkasında durursam koruyabileceğimi anlayamadı. Zaman geçtikçe hırçınlaştı, sevgiyle doldurduğu kadehleri birer birer kırdı. Kavga dolu bir kazanın içine düşmüş, birlikte kaynıyorduk. Her yanım acıyordu. O yanımda değildi, bunu tek başına çözmek zorundasın diyordu. Durumumu anlatacak kimsem yoktu. Bu durumda annem bile benim yanımda olmazdı ki, kadınlık içgüdüsüyle gelinini haklı görürdü herhalde.  En son oğlum karşıma geçip ‘Bütün bunlara neden olduğun için senden nefret ediyorum’ dediğinde çöktüm. Oğlumu kaybetmeyi göze alamadım. Tuttuğum evin kaporasını bile yaktım. Sıcacık mutlu yuvama geri döndüm.”

Yüzünde acı dolu bir gülümsemeyle derin bir iç çekti. ” İnsanoğlu bir garip, benden hiçbir beklentisi olmayan, evli olmamı sineye çeken kadın, eve geri dönünce karıma geri dönmüşüm gibi hissetti. Kadınlar arası bir rekabet duygusu belki de. O süreçte yanımda olsaydı sıkıntıları daha kolay göğüsleyebileceğimi düşünmeden karımı ona tercih ettiğimi düşündü. Tercih…” Güldü.” Tercih… Keşke yapabilseydim, her iki kadının gözünde bir birey olabilseydim.” Kendini göstererek, “Ben bu değilim,” dedi. Arkamdaki aynada görünen omuzları çökmüş, bitkin adamı işaret etti, “Ben oyum.é

Sustu. Gözlerinden iki damla yaş düştü. “Yine de beni kabul etti biliyor musun? Eve dönmemi kabullendi, karımı tercih ettiğim düşüncesini unutmaya çalıştı. Çok kolay olmadı ama benden vazgeçemedi. Ben de hiç vazgeçemeyeceğini sandım. Zaman zaman acısını çıkarsa da, kafasının karıştığı dönemler olsa da benimle görüşmeye, buluşmaya devam etti. Sana söylemiş miydim bir başka şehirde yaşadığını? Genelde ben giderdim. Nadir de olsa buraya geldiğinde de bir otel ayarlardım. Pazarlama sektöründe çalıştığım için pek sorun olmazdı evden uzak kalışım. Ama son geldiğinde ayarlayamadım. Başarısız boşanma girişimimden sonra karımın alarm hâlinde olmasına henüz iki gün önce iş gezisinden dönmem de eklenince beceremedim evden çıkmayı. ‘Lütfen. Seni çok istiyorum,’ dediği hâlde üstelik.”

Yerinden kalkmaya çalıştı. Sendeledi. Barın arkasından çıkıp koluna girdim, tuvalete götürdüm. Kustuğunu duydum. Bara geri döndüm. Geri dönüp taburesine oturduğunda içi boşalmıştı. Başını kaldırarak üzgün bir sesle sordu:

“Sen hiç sevildin mi?”

Fotoğraf: https://www.kisa.link/LcpR

 

 

 

 

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.