Sen De Beni Affedersin Belki / Canan Aytaç

 

“Şu haline bak! Bak bak! İyi bak! Her şeyden bıktım. Bu boktan hayatta hiçbir şey mi yolunda gitmez? Evet! Olmayacaksa hepsi üst üste gelmek zorunda mı? Söz konusu benim hayatımsa, zorunda!”

Buhar olmuş ayna camını silip banyodan çıkarak mutfağa yürüdü. Saçlarından omuzlarına damlayan sular tişörtünü ıslatırken kahvesini yapıp salona girdi, bilgisayarının başına oturdu. Yok! Yine yok!  “Ulan aramıyorsunuz bari mail atın. ‘Bize uymadınız kusura bakmayın’ deyin! ‘Sizinle çalışamayız.’ deyin! Hatta ‘Sen kimsin ya bir de bize iş başvurusu yapmışsın defol git’ falan yazın! Yeter ki bir şey söyleyin ya! Olumsuz da olsa bir şey!”

Kendine uygun olan ilanlara bakarken artık uymayanlara da başvurmaya başlamıştı. Altı ay önce kovulduğu işten aldığı üç kuruş tazminat suyunu çekmişti. İşsizlik maaşı da bu aydan sonra kesilecekti. Artık seçme şansı yoktu. “Allahtan evin kirasını bir yıllık kapatmıştım. Dört ayım var önümde. O zamana kadar hala işsizsem … Of! Düşünmek istemiyorum. Ayyaş annemin maaşı kendine zor yetiyor zaten. Onun yanına taşınma fikri bile tüylerimi diken diken ediyor. Şişt! Kızım saçmalama kendine gel be! İş bulacaksın! Sakin ol!”

Kendi kendine konuşurken telefonu çaldı. Elindeki fincanı berjerin kolçağına koyup sesin geldiği yöne doğru yürüdü. Mutfak masasının üstündeki akıllı alametin acı acı çalan melodisi, tek bir parmak hareketiyle kesildi.

“Anne çabuk söyle toplantıya girmek üzereyim. Alo?… Anne?…”

“Zeliş kızım benim Nurhayat teyzen. Biz hastanedeyiz. Annen komaya girmiş… Alkol komasına…”

“Hangi hastanedesiniz Nuriş teyze? Annem iyi mi?”

“Başıbüyük Devlet Hastanesi. Annen içerde. Ben de bilmiyorum ki. Bekliyorum öyle. Kimsenin bir şey dediği yok.”

“Bir bu eksikti. Normalde anneler çocuklarına destek olur, zor zamanlarında arka çıkar falan değil mi? Bizimki tam tersi! Destek falan olmadığı gibi, zaten boka sarmış hayatımın orta yerine tüy diken bir cins!” Hızlıca giyinip evin köşesindeki duraktan taksiye bindi. “Babamın trafik kazasında öldüğü günün akşamı içmeye başladığını düşünürsek hiç ara vermeksizin tamı tamına on yedi sene. Vay be! Sonunda bir yerde patlayacaktı da şimdi olmayaydı iyiydi. Of şu trafiğe bak ömür törpüsü. Efendim abla mı? Heh bir sen eksiktin!  Bu taksiciler de muhabbet etmeye yer arıyorlar. Ne yapsın garipler bütün gün hatta gece sür babam sür. Oh bir de burada indirecekmiş beni, giremezmiş o yola. Gerçeklerden kaçtığını sanan zavallı. Olur kardeşim olur.” Parayı ödeyip taksiden indi. Hızlı hızlı hastaneye doğru yürürken annesini bir aydır görmediğini fark etti. “Ulan, kadın inşallah ölmez be!” Hızlıca etrafına bakındı. “Allah’ım ne kalabalık. Ne dertler… Ne çaresizlikler… Ne umut bekleyenler…” Yoğun bakımı işaret eden tabelaları takip ederek aşağı indi. Nurhayat kapının önündeki banka oturmuş iki gözü iki çeşme ağlıyordu.

“ Ah Zeliş kızım gördün mü başımıza neler geldi. Suzan benim tek kardeşim, şu hayattaki tek dalım. Ona bir şey olursa ben ne yaparım!” “

“Nuriş teyzem, tamam sakin ol ya ağlama hadi topla kendini. Merak etme Suzi sağlam kadındır. Bekle gör birazdan buradan sırıtarak çıkar, iki tek atmaya gidelim akşama diye de konuşmaya başlar bak görürsün.”

“Aman deli kız sen de! Güldürme beni bu halde Allah aşkına!”

Yoğun bakımın kapısı açıldı. Doktor donuk ve umursamaz bir ifadeyle öylece dikiliyordu. Zeliş merakla adama doğru bir adım attı. Tavrı küçük bir çocuk gibi ürkekti. Kısık sesiyle mırıldandı.

“Doktor?”

“Yapılan müdahalelere rağmen kurtulamadı. Başınız sağ olsun.”

“Kalbim neden bu kadar hızlı atıyor? Ensemdeki bu sıcaklık da ne? Nuriş’in çığlığı kulağımı yırtıyor… Her yer karardı.”

“Annem öleli üç ay olmuş. Peh! Üç koca ay! Zaman nasıl da hızlı geçiyor. Of başım! Her şeyin böyle dönmesi ne güzel. Kadının öldüğü günün akşamı içmeye başladım ve sanırım bu bizim ailenin bir geleneği oldu. Ata sporu gibi. Suzi seni şimdi daha iyi anlıyorum. Alkol tüm sıkıntılarımı unutturuyor. Her şey olur. Hayat kısa. Anı yaşa. Takma kafana. Hala iş arıyorum. Suzi’nin evine taşınınca kiradan da kurtuldum. Kapı gürül gürül çalıyor. Başım dönüyor. Kim O? Kim mi o? Kim olacak ayol? Nuriş tabii ki. Şu kadına bir anahtar yaptırayım. İkide bir geliyor nasıl olsa. Açsın girsin.” Elindeki boş bardak yere düşerek koltuğun altına yuvarlandı. Sendeleyerek ayağa kalkıp kapıya yürüdü. Kapı kolunu anca iki hamlede yakalayarak çevirebildi. “Gel teyzelerin gülü gel geç, hoş geldin.”

Nuriş boynuna dolanan kollardan kurtulup içeri girerken söylenmeye başladı. “Kızım! Ah be güzel çocuğum neden yapıyorsun bunu kendine? Vallahi üzüntüden öldüreceksin beni. Suzi’min yadigarısın bana. Gel etme eyleme gidelim bir tedavi merkezine, kurtul şu beladan yol yakınken. Hayatının baharındasın be Zeliş. Genceciksin, güzelsin. İşi en sonunda bulacaksın. Aç değilsin açık değilsin. Benim maaşım, eniştenin maaşı geçinir gideriz sen bir yere girene kadar. Hep böyle gidecek değil ya. Sabret kızım azıcık.”

Zeliş, teyzesinin sesiyle rahatlamıştı. Bu ses ona geçmişte yaşadığı güzel anıları hatırlatıyordu. “Nuriş’in sesi bana ninni gibi geliyor. Ne kadar hoş tonluyor kelimeleri. Canım benim. İyi kalplim. Nuriş’im, şu anahtardan kendine de yaptırsana.”

“A olur vallahi yaptırayım.”

“Bak nasıl da sevindi. Bu kadını mutlu etmek çok kolay. Şu dünyada türünün son örneklerinden. İyi ki var. İyi ki…”

“Ne tedavisi canım? Ben alkolik miyim? Suzi’yle karıştırdın herhalde sen beni. Suzi! Hayatımın içine sıçtın orospu!”

“Hop dur bakalım ağır ol! Suzan ne çekti tek başına seni okutacağım diye biliyor musun sen? Cemal efendi öldükten sonra hayatı karardı kadının. Ben biliyorum ne çektiğini sen daha çocuktun anlamıyordun tabi.”

“Ya Nuriş bırak tamam anlatma bana. Çocuktum ama her şeyin farkında olacak yaştaydım. Annem her gün işten kafası güzel dönerken yemeği ben yapıyordum. On iki yaşındaydım ya on iki! Muhasebeciydi güya. Nasıl bir muhasebeyse o artık! Şimdi bırak bana masal anlatmayı da git yalnız bırak beni. Biraz başvuru yapayım duş alıp zıbarıcam.”

“Hiçbir bok bildiğin yok senin. Ne muhasebesi be! Yeter artık yıllarca sakladığımız senden. Daha da anlatmazsam seni de kaybedeceğim, o kadın da mezarında ters dönecek bu lafların yüzünden!”

“Nuriş sen ne geveliyorsun ağzında ya anlatsana şunu bana doğru dürüst!”

Şaşkın bir ifadeyle Nurhayat’a bakarken, merak tüm zihninde dolaşmaya başlamıştı. Kadının az önce ona huzur veren sesi, şimdi canını sıkıyordu.

“O özel okulları kıytırık bir işten kazanılan iki kuruş parayla mı okudun sanıyorsun?  Ha hayt! Güleyim bari! Benim kardeşim yıllarca gündüzleri büroda muhasebecilik yaparken, akşamları da pavyonlarda çalışıp milletin sofrasına meze oluyordu be! ‘Namusuma hiçbir zaman zeval getirmedim abla’ der yeminler ederdi. Ben kardeşime inandım. O masalarda sadece muhabbet ederlermiş. Adamları sarhoş edene kadar içirip içirip evlerine sepetlerlermiş. Tabi bu arada kendileri de alırmış nasiplerini. Kaldı ki annen, baban öldükten sonra zaten içmeye başlamıştı. Orası da tuzu oldu. Yıllarca öyle kazandı parasını ama şu kurtulamadığı illet yüzünden de gün yüzü göremeden göçtü gitti işte. Zeliş! Zeliş! Zeliş kızım!”

Yavaşça araladığı gözleriyle etrafını süzdü. Başındaki ağrı ensesinden aşağı inip tüm vücudunu sarmıştı. Bir kütük gibi yattığı yatakta, bugün öğrendiği gerçeklerin ağırlığıyla nasıl yaşayacağını düşünmeye başladı. “Leş gibi hastane kokusu! Yine ne işim var burada?  Allah belanı versin anne! Sana kızgındım, şimdi on kat daha kızgınım. Bir insan bunca yıl tüm gerçeği kızından saklayıp kendinden nefret ettirip, sonra da kimsesiz bir ayyaş gibi komaya girip ölebilir mi ya? Kim böyle bir aptallığı yapabilir? Kim mi? Suzan Ateş. Namı değer Suzi. Annem. Yıllarca onu saçma sapan suçlarken, kadın neler çekmiş. Çıldıracağım! Kolejlerde okudum da ne oldu sanki? İşsizim işte Suzi gördün mü? Bok yoluna pavyona düşmüşsün. Ya lanet olsun bilseydim sarılırdım. İzin vermezdim. Tedavi ol diye bağlardım seni yatağa. Başından ayrılmazdım ki! En son görüşmemizde beni öpmek istedin izin vermedim. İçim acıyor. Kalbim sızlıyor. Tüm vücudum alev alev. Bu pişmanlıkla nasıl yaşayacağım? Neden anlatmadın bana anne? Neden?” Kafasını çevirdiğinde sol yanındaki sandalyenin tepesinde uyuklayan Nurhayat’ı gördü. Kendi hırıltısından ürken kadın bir anda uyandı.

“Heh kalktın mı yavrum? Nasılsın?”

“İyi değilim Nuriş. Bok gibiyim. Bu gerçekle nasıl yaşayacağımı bilmiyorum. Sana da kızgınım. Daha önce anlatsaydın bana, uyarsaydın, belki şimdi yaşayacaktı annem. Of bilmiyorum ya bilemiyorum! Kafam çok karışık. Bildiğim tek şey bir daha ağzıma almayacağım alkolü teyze. Bitti.” Elleri sıkı sıkıya kenetlenmiş iki kadınının gözlerinden yaşlar süzülürken yorgun ama mutluydular.

“Dosyalar, planlar, programlar. Tüm bu yaşanmışlıkların üstüne ilk iş olarak bana vere vere çamaşır suyu reklamı vermeleri de pek ironik oldu. Ne yazarım şimdi he!  ‘Keşke yaşadığınız tüm karanlık anların üzerine dökülüp hepsini kar beyazı yapabilseydik ama olsun! Üzülmeyin! Hayat yaşanmışlıklarla güzel! Sili hayatınız için olmasa da, çamaşırlarınız için bulut beyazlığıyla yanınızda!’ Of ne saçmalıyorum ben ya! Dur bak bu daha iyi sanki. ‘Lekeler hayatınızı karartmasın. Dökün Sili’yi silin kirleri!’ Olabilir. Bunun üzerine gideyim biraz ama önce bir kahve. Ofisin en yenisi olarak çaycıya henüz sözüm geçmiyor. Olsun bir iki aya alışırlar bana.” Kahvesini alıp koridordaki camın önünde durdu. Hava nasıl boşaldı. “Yağ yağmur yağ. Temizle her şeyi. Artık pişmanlıklar olmasın hayatımda. Anı yaşarken temkinliyim. Bir daha keşke dememek için doğru düşünmem gerek. Geçmişi geri getiremem evet ama geleceğimi belirleyebilirim. Aferin kız Zeliş! Bir tanesin sen bir tane! Suzi… Ah Suzi…Seni de affettim gitti! Sen de beni affedersin belki… Umarım…”

 

Fotoğraf: https://goo.gl/3nyqJH

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.