Şeker Yanığı/ Gönül Malat

reklam
01 Şubat 2020 0

Beni bir sardunya büyüttü belki.

O ben ki

Yalnızca bir hayalet mi yoksa.

Edip CANSEVER

Şeker Osman, Nakkaş Tepe’den  Kuzguncuk’a inen yokuşta, babadan kalma bahçeli, ahşap evde yaşıyordu. Evinin dört bir yanı yüksek betonarme binalarla çevrilmişti. Bir tek Şeker Osman’ın evi apartmanlara çatal iğneyle takılmış mavi bir nazarlık gibi aralarında kalmıştı. Küçücük bahçesinde her bahar,  hürmetle açan tek ağacı akasya, Kuzguncuk esnafının nadir yeşilliğindendi.  

Şeker Osman’ı, mahallede sevmeyen yoktu. Tiki nedeniyle herkesin eğlencesiydi. Kalbi tertemiz, uzun boylu, yakışıklı genç bir ermişti o. Limon ve erik gibi ekşi şeyler söylenmeye ya da yenilmeye görsün, hemen sol gözü kırpılır, dudakları sol gözüne doğru çekilip, yüzünü buruşturur ve sol elini şaklatırdı. Ardından da “Sevmiş bulundum, Sevmiş bulundum,” diye iki kere bas bas bağırırdı.

Kimi, neyi sevmiş bulunduğunu, hiç kimse bilmezdi. Her gün esnafın sabah kahveleri içilene kadar limon, erik sözleri başlar, Osman’ın tiki ve “Sevmiş bulundum,” sözleri Kuzguncuk sokaklarında dolaşırdı. 

Tikinden dolayı, rahmetlik babasından çok dayak yemişliği vardı. Hatta rahmetlik annesi de aralarına girer, Osman’ı kurtarayım derken, dayaktan bolca nasibini alırdı.

Bir çok müteahhit,  Şeker Osman’ın peşinde koşar, evini satın alıp yerine apartman dikmek için uğraşırdı. Osman’ın eviyle falan ilgilendiği yoktu. Derdi akasyasıydı. Tüm çocukluğu onun gölgesinde geçmişti. Akasyasına balta vurulsun istemiyordu yalnızca.  O nedenle müteahhitlerin hiç biri Osman’ı ikna edemedi. Edemeyecekti de. 

Akasyasının mis gibi kokmaya başladığı bir sabah, yine “Sevmiş bulundum,” “Sevmiş bulundum,” diye dolaşırken, karşı apartmandaki kiralık dairenin önüne doğru, bir kamyon yanaştı. On beş dakika sonra, kamyonun arkasında bir Mercedes durdu. İçinden, kırmızı mini deri etekli, siyah file çoraplı, parlak yüksek ökçeli ayakkabıyla bir kadın indi. Yüzündeki makyaj, özensiz ama boya küpüne düşmüş gibiydi. Uzun sarı saçları bukle bukle beline kadar iniyordu. Yanındaki iri kıyım, aynalı gözlüklü adam, kadının etrafında pervane gibi dönüyordu. Şeker Osman da dahil bütün esnafın, bakışları bu kadına dönmüştü. Mahalleli yeni komşusunu tanımaya, ne menem bir şey olduğunu anlamaya çalışıyordu. 

Başka hiç yiyecek yokmuş gibi, sabah sabah kadının elinde, yeşil papaz erik vardı. Kütürdetmeye başladığı an, Şeker Osman, gözünü kırpıp, elini şaklatıp “Sevmiş bulundum,” “Sevmiş bulundum,” diye bağırmaya başladı. 

Kadının bakışları ister istemez Şeker Osman’a döndü. Ağzını yayarak, birazda kırıtarak, “Ne var be?  Noluyoruz?” deyince, simitçi Memet Emmi olaya hemen müdahale etti. “Osman, Kuzguncuk’un şekerlisidir, tiki var onun ekşi şeylere karşı, sen eriği kütürdetmeye başlayınca oda huylandı” dedi. 

Yeni kiracı, utanır gibi oldu. Elindeki erikleri nereye koyacağını bilemedi. Arandı. Sonunda küçük rugan kırmızı çantasına yerleştiriverdi.  

Şeker Osman, kadının yanına giderek, 

-Ben Osman, buralarda bana “Şeker Osman” derler.

-Ben de Alev. Adımda, soyadım da Alev! Alev Alev yani! Aman diyim alev tikin yok değil mi?

“Yok, yok rahat ol” dedi Osman,  ama Alev bacayı sarmaya başlamıştı bile. Osman’ı kendine çekip yapıştıran bir şey vardı sanki Alev’de. Daha ilk bakışta bağrı dağlanmıştı. Yüreği koşumlarını kuşanıp, yelelerini savurarak şahlanmaya başlamıştı. Gözlerini bir türlü Alev’den alamıyordu. Etrafındakilerin işitemediği “Bu koşu nerede, nasıl biter? Allah kerim! Allah kerim” sözleri döküldü usulca ağzından. 

Alev’in eşyaları taşındı. Tam Osman’ın karşısına yerleşti. Akşamları çalışıyor eve sabaha karşı geliyordu. Osman perde arkasından onun yolunu gözler oldu. İlk taşındığı gün etrafında dönen adam evden alıyor, işten sonra eve bırakıyordu. Eve hiç girmeden geri dönüyordu. Bu durum Osman’ı ümitlendirmeye yetmişti. Alev, ayda üç dört gün hiç evden çıkmıyordu. Bugünleri kollayıp kapıya dayanmamak için Osman da kendini zor tutuyordu.

Kuzguncuk, Osman’ın tikini unutmuş alev yanığı aşkını konuşur olmuştu. Bütün esnaf Osman’a yükleniyordu. “Bir tane tek taş al, Alev’in kapısına çal,” diye.  

Osman günlerce, Alev’e ne diyeceğine çalıştı. Sonunda buldu. Alev kapıyı açar açmaz “ Şu Kızkulesi’nin aklı olsa, Galata Kulesine varır, Bir sürü çocukları olur” diyecekti.

Yaprakların alev rengine dönmeye başladığı, güneşin kız kulesiyle oynaştığı, denizin aleve çaldığı, bir akşamüzeri, yüreği ağzında Osman, Alev’in kapısına dayandı. 

Alev elinde yarım limon ağzını şapırdatarak kapıyı açar açmaz, Osman yüzünü buruşturup başladı “Sevmiş bulundum, sevmiş bulundum,” diye söylenmeye. Osman uzun zamandır hazırlık yaptığına mı yansın, tikini durduramadığına mı yansın bilemedi. Neyse ki Alev, limonu mutfağa fırlatmayı akıl edip, Osman’ı eve davet etti. 

Alev’in üzerindeki açık saçık fırfırlı geceliği, Osman’ı daha da delirtmişti üstelik. Eliyle ikili koltuğu gösterip cilveli cilveli “Gel yanıma Şekercim,” dedi. Osman, Alev’ in yanına oturamadı. Kendine hakim olup olamayacağını bir türlü kestiremiyordu. Alev şuh bir gülüşle “Ben sana bir kahve yapayım da kendine gel Şekerim, kahven sade olsun ayılman için değil mi? ” dedi bilgiç bilgiç. Osman suç işlemiş çocuklar gibi bakışları yerde, boynu bükük, başıyla onayladı.   

Acı kahveler içildikten sonra, Alev aldı sazı eline, yine kırıtıp ağzını yaya yaya, “Ben sorcam sen cevap vercen, sen sorcan ben cevap vercem tamam mı Şekerim?” dedi. Osman yine başıyla onaylayınca, ilk soru geldi Alev’den:

-Neden, şekerlisin sen böyle?

-Babam tikimden dolayı çok döverdi. Hep kafama kafama vururdu. Bazen de kulaklarımdan tutup kafamı duvarlara. 

-Ah Şekeriim, gel bakiim yanıma Alev sarsın seni. Soru sırası sende Şekerim.

-Alev gerçek adın mı? Doğru söyle!

– Hayır değil. Tikini anladım da, bu “Sevmiş bulundum,” neyin nesi Şekercim?

-Babam kızgın demirle dağladı bütün sırtımı, Ateş adlı bir oğlanı sevdim diye. “Sevmiş bulundum, ne çare,” dedim ama dinlemedi babam. Sırtım dağlanırken ben bağırırdım hep, “Sevmiş bulundum,” “Sevmiş bulundum,” diye, anlayacağın o da dağlanmalardan kalma. 

-Ah Şekercim, sarılınca bunun sırtında ne var dediydim içimden, meğer Alev Alev yanmışsın ah be Şekercim, aç bakayım sırtını.

Osman, açtı sırtını Alev’e gösterdi. Sırtında o kadar çok dağlanma izi vardı ki, yol yol sürülmüş taşlı tarla gibiydi. Alev’in gözyaşları sessizce yanaklarına doğru süzüldü.

-Alev gerçek adın değilse, gerçek adın ne peki? 

Alev, peruğunu çıkarıp, genzini kazıyarak sesine, elleriyle de, üstüne başına çeki düzen vererek yanıtını yapıştırdı.

-Ferhat

BENZER KONULAR
YORUM YAZ