SAVAŞ OLMASIN ANNE… / Nilgün Atar

 “Hava ne kadar sıcak ve sıkıntılı” diye düşündü. Hastanede ilaç ve rapor işlerini halletmesi gerekiyordu ama hiç gidesi yoktu. Sırtını vantilatörün belli belirsiz esintisine vererek odanın ortasında durdu ve ona baktı.

Şu an düzenli soluklarla uyuyordu, yüzünde yarım ama huzurlu bir tebessüm vardı. Siyah saçları uzamış, tıraş zamanı gelmişti. “Yemeğini yedi, ilaçlarını verdim, doktorun öğrettiği kol ve ayak hareketlerini de yaptırdım. Bir iki saat yalnız başına idare edebilir.” dedi kendi kendine. Televizyonu açık bıraktı, “Uyandığında seyrederek oyalanır, belki de gelene kadar uyanmaz,” diye mırıldandı. Koridordan geri döndü, bir kez daha baktı; masanın üzerindeki anahtarı aldı, kapıyı yavaşça kapadı.

                            *********************

Gözlerini açtı, etrafa baktı. Annesi yoktu. Güneş perdelerin arasından odaya sızıyordu. Kuş seslerini dinledi bir süre. Kazayı hatırladı. Acıyla kasıldı. Kolları ve ayaklarını yattığı yerden bir milim yukarı kaldırmak, başını desteksiz dik tutmak ve konuşmak dünyanın en zor işiydi. Sevgilisini düşündü, bir yıl komadan çıkmasını beklemiş, yanından ayrılmamıştı ama artık yatağa bağımlıydı ve o yoktu. Kızmıyordu sevgilisine, gitmesini kendisi istemişti.

Birden kuş sesleri duyulmaz oldu sanki. Televizyona baktı. Bir savaş muhabiri patlayan bombalar, yıkılan evler, yükselen duman ve alevler arasında kendini korumaya çalışarak yüksek sesle yaşananları anlatıyordu. Bir film miydi ekranda gördükleri… Tarifsiz bir korku sardı tüm bedenini.

Kimse ona savaştan söz etmemişti.. Gözlerini açtı, kapadı. Rüyada değildi; televizyondaki adam durmadan bağırarak gelişmeleri anlatıyordu.

“Tanrım bu savaş neden… Anne, nerde kaldın, anlat bana olanları…”

Yatağın üzerindeki televizyon kumandası elinin uzanabileceği yerden biraz ilerideydi. Bu görüntülere dayanamıyor, kanalı değiştirmek istiyordu. Keşke bakışlarıyla eşyaları yerinden oynatabilecek sihirli bir gücü olabilseydi…

Tüm kuvvetini toplayıp külçe gibi ağır elini hafifçe kıpırdattı. Başını yastıktan kaldırmaya çalışırken yüzü kızardı. Yapamıyordu, tüm bedeni gerildi, ter içinde kaldı.

“Ha gayret az kaldı…”

Son bir gayretle ucuna dokundu uzaktan kumandanın; kendine çekiyordu milim milim.

“Biraz daha… Hah tamam, oluyor işte.”

Kumanda avucundaydı. Çok yorulmuştu; durdu, dinlendi, soluklandı. Kasılan parmaklarını kaldırdı, tuşlara bastı gelişi güzel. Tüm kanallarda aynı görüntüler… Patlayan bombalar, ölen siviller ve çocuklar savaşın acımasız yüzünü odanın ortasına taşımıştı. Midesi bulanıyordu ama kendisini tuttu.  Başını yastıktan kaldıramadığı için kusması tehlikeliydi. Gözyaşlarının yastığı ıslattığının farkında bile değildi.

Annesiyle birlikte izlediği belgesel kanalı geldi aklına… Kasılan parmakları rastgele tuşlara dokunuyor, bekliyor, tekrar deniyordu..

-İşte…bulmuştu sonunda..

Kuşları anlatıyordu ekrandaki  güler yüzlü adam… Gözlerindeki sevgi dolu ifade ve sesindeki sıcaklık içini rahatlattı birden… Sürü halinde uçan kuşların liderlerinden bahsediyordu. Uçuş kuralları vardı kuşların; sırayla en öndeki kuşun zamanı gelince arkaya geçmesi gibi… Bu kuralı unutup fazla bir süre önde giderse, diğer kuşlar değişik sesler çıkararak onu uyarıyormuş…

Belli bir düzen içinde kanatları birbirine değmeden uçan kuşları seyretmek iyi geldi. Hasta olan veya sakatlanan kuşların yalnız bırakılmadığını, yere indiklerinde birkaç kuşun bir süre başında beklediğini duyduğunda pembe bir tebessüm yayıldı yüzüne. Uçsuz bucaksız gökyüzündeki bu yaşama özendi.

Parmağı yanlışlıkla uzaktan kumandanın tuşlarına değdi. Savaşın tam ortasında yalnız kalmış küçük çocukların korku dolu bakışlarıyla çakıştı çaresizliği. Tüm gücünü toplayarak kumandayı sert bir hareketle yere savurdu. Kapağı açılan kumandadan fırlayan pillerin yuvarlanmasını izledi. Sonra gözlerini sımsıkı kapadı.

                                   *************************

“Çok şükür işlerimi çabuk hallettim.” dedi kapıyı açarken. Ayakkabılarını hızla çıkarıp terliklerini bile giymeden merakla oğlunun odasına girdi. Ağlar gibi iniltili sesler çıkarıyordu. Yastığı ve giysileri ter içinde kalmış, üzerindeki örtü aşağı kaymıştı. Telaşla yanına koştu, alnını tuttu.

Annesine “geç kaldın” der gibi baktı ve gözleriyle televizyonu işaret etti. Televizyondaki savaş muhabiri bağırıyordu:

-“Bombardıman tüm hızıyla sürüyor. Şu an ölü sayısı belli değil..”

Bir uğultu sardı başını. Ona komşu ülkede başlayan savaştan hiç söz etmemişti. Hazırlıksız ve yalnız yakalanmıştı. Sanki savaş oğlunun içindeydi; bedeni kasılıyor, titriyordu. Birden gözleri yukarı kaydı. Hemen tehlikeyi fark etti, daha önce de olmuştu. Dişleri kenetlenecekti. Sert bir şey aradı telaşla, bulamadı. Parmağını soktu dişlerinin arasına. Dilinin geriye kaymaması gerekiyordu. Bıçakla kesiliyor gibiydi parmağı, çok canı yanıyordu. Onların yaşamak adına verdikleri kutsal savaş, ekrandaki acımasız savaşın görüntülerine karıştı. Gitgide moraran ve zonklayan parmağının acısını duymuyordu bile. Yanaklarından ılık izler bırakarak süzülen gözyaşlarını sildi.

Artık sakindi genç adam. Annesine baktı, fısıltı ve çığlık karışımı bir sesle dudaklarını oynattı. Ne dediğini sadece annesi anlıyordu.

-Sa..vaş.. ol.. ma.. sın Anne…!

-Olmasın oğlum”

Yerinden kalktı, televizyonu kapattı.

4 Yorum SAVAŞ OLMASIN ANNE… / Nilgün Atar

  1. İnsanların çıkar savaşları ve havyanların birlikte yaşama konusundaki uyumları, görmezden geldiğimiz ince detay hatırlatma ve naif anlatım dilinizi kutluyorum.
    sevgiler.

    • Çok teşekkürler Sevgili Kezban Güçlü, beğendiğinize ve detaylarda yakaladıklarınıza çok sevindim. Barış ve Sevgi dolu bir dünya dileğiyle..

  2. Savaşın çirkin yüzü ancak bu kadar kısa öz ve içimize işleterek anlatılır.Sizler çoğaldıkça savaşlar olmayacaktır.sevgi ve saygılar

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.