Satılık Çığlıklar / Kuzey Kayahan Saran

 

Annemin Hüsna’dan söz ettiğini çok işitmiştim ya, merak ettiğim bu kadını ilk kez komşularımızdan birinin cenazesinde gördüm. Ölümü bekleyen, kendini buna içten içe hazırlayan bir adamdı.  Ölüm haberini, üzerinde bir kaygı taşımayan komşu kadın vermişti. Annem şaşkınlık duymadan karşılamıştı bu haberi. Sanki her an bekliyormuş gibi. Benim içinse pek önemli bir olay değildi. Televizyonda her gün yüzlerce çocuğun bir yerlerde öldürüldüğünü görüyordum. Benim için olayın en ilginç tarafı, bu canlı hadiseyi birebir seyrediyor olmamdı. Ölünün mum gibi solmuş yüzüne merakla bakmak, karısının, kızlarının ona nasıl ağlayacaklarını, ağıtçı kadınların ezbere bildikleri sözleri nasıl bağıracaklarını görmek için komşu çocuklarıyla birlikte ölü evine gitmek düştü bana.

Küçük kız arkadaşımla el ele tutuşup, herkesin meraklı gözlerle dikildiği kapının dibine sokuluverdik. Ama Hüsna’nın kocaman eli çocukların ensesine inince, kapının önü bir anda boşaldı. Boşalan yere kendi dikiliverdi. İçerisi tamamen dolmuş görünüyordu. Kendisine üzülmüş görüntüsü vermek için bir saniye yetmişti Hüsna’ya. Cebinden, başına bağladığı kara tülbendi çıkardı. Ardından içimi kaplayan korkunç bir çığlık atarak, kadınlar arasından bir yol açtı kendine. Ovuşturdu elini yüzünü. İşlerine ara veren pazarcıların bayram günlerindeki yüzlerine dönmüştü yüzü o zaman. Ölünün başucuna yerleşti ve bir çığlık daha attı. Kadınların gözleri dolu söyledikleri cümleleri, o yüksek sesle okuyarak göğsünü dövmeye başladı. Sanki bu ölüye değil, köyün bütün ölülerine birden ağlıyordu.  Öyle ki ölenin karısı, kız kardeşi ve çocukları bile onun bu acısının yanında eksik kalmışlardı. Hıçkırıklardan bitkin düşmüş kadınlar biraz yatışınca, Hüsna acıklı bir şekilde ölünün ne iyi bir insan olduğunu anlatıyor, ardından bir çığlık daha koparıyordu. Gözyaşlarını yeniden döküyor, sızlanmalar bir kez daha başlıyordu. Son kerteye varıyordu acı. Böyle acı günlerde başrolü oynuyordu Hüsna. Dili yorulmak nedir bilmiyordu. Sesi bir baykuşun sesini andırıyordu. Üzüntülü görünme yeteneği eşsizdi. Ödül, çabayla orantılı olmalı. Bitmez tükenmez derin acısına değebilecek, elverişli düzeye varan bir para olmalıydı bunun karşılığında.

Hüsna’nın, ölüyü götürmek için gelen adamlara yalvarmalarını anımsıyorum hâlâ. Tam o sırada çileden çıkan tabutçulardan biri araya girerek geriye doğru itti Hüsna’yı. Arkadaşlarının da yardımını alarak yerden kaldırdı tabutu. O sırada uğurlamak için kara mendiller ortaya çıkmış, acıyla sallanıyorlardı. Ağlayıp sızlayan o kadar ses arasından ayırt edilebilen tek ses Hüsna’nın çığlıklarıydı. Ölü, omuzlarda ağır ağır uzaklaşırken yan bahçede kurulmuş yemek masalarına ilk kurulanın Hüsna olduğunu da hatırlıyorum. Her şeyi ilk lokmada midesine indiriyordu. O gün, Hüsna’nın başkaları gibi bir kadın olmadığını anladım. Dağılmış saçları, korkunç kocaman eli, koca ağzı hiç gitmiyordu gözümün önünden.

Her seferinde, birinin öldüğünü hemen o öğreniyordu. Annem taziyeye gidemediği zaman, ona anlatabileceğim ilgi çekici bir görüntüye tanık olma merakıyla kamçılanmış olarak ölü evine koşuyordum arkadaşımla. Ama Hüsna’nın görünüşü, ölüden daha çok ilgimi çekiyordu.

Tüm ziyaretçileri de onların acılarına ortak ederek bana yaslı anne babaların yaralarını deşiyormuş gibi gelen, düzenli olarak söylediği sözler eşliğinde, göğsünden yüzüne, yüzünden başına şiddetle çarpıp giden ellerini izleyerek gidip geliyordu gözlerim.

Zaman geçip gitti. Bir gün Hüsna’yı bir düğünde gördüm. Gözlerime inanamadım. Aynı saçlar kıvırcık, kara ama taranmış bir halde. Makyajla süslenmiş aynı çirkin yüz. Öyle çok fondöten kullanmış ki, ağladığı ölüler kadar beyazdı yüzü. Gözleri bana kocaman göründü. İçim ürperdi. Kolları bileziklerle doluydu, –kimdi o ölü ticaretinin kazançlı olmadığını söyleyen?- gürültülü gülüşünü yayarak olabildiğince açılıyordu ağzı ve yarım ağızla, sararmış dişlerinin arasında büyük bir sakız parçasını çiğnemek için kapanıyordu yalnız.

O gün, Hüsna’nın ölüm törenlerinin aksine, kendini düğünlerde de harcadığını gördüm. Çalışma sabah erkenden başlamıştı. Ağda yardımıyla gelinin tüylerini yoluyordu. Ona evlilikle ilgili öğütler veriyordu fısıldayarak –ya da en azından fısıldar görünüyordu-. Genç kız kızarır ya da utanırsa büyük bir kahkaha patlatıyor, alay etmeye başlıyor, onu iki üç gecede usta yapacağını söylüyordu. Yıkanırken kokulu sabun kullanmak, yüzüne biraz krem sürmek yeterdi geline, parfümcüden alabilirdi ya da en iyisi Hüsna’dan satın alabilirdi.

Akşam süslenip püslenip gelen kadınlar gelinin çevresinde topladıklarında türküler döktürmeye başlıyordu Hüsna. Öyle çok bağırıyordu ki, sanki göğü delmek istiyordu. Dans sırasında unutulmaz hareketler sergiliyordu. Kadınları gülmekten kırıp geçiren senli benli şakalar yapıyor, oradan oraya sekip duruyordu. Damat, kadınların “hadi bakalım” diyen göz kırpışları arasında nişanlısını taşımak için göründüğü zaman, Hüsna nişanlıları odaya götürme görevini üstlenmiş, kapıda nöbet tutma hakkını bile elde etmişti. Gerdek kapısında durmak için neden direttiğini anlamıyordum.

Düğün sona erdiğinde Hüsna cebi dopdolu bir şekilde kadınların arasından ayrılmıştı. Tabi kızı Mesude’nin evliliğini de pek yakında görme sevincini dileyen sesleri de peşinden götürmüştü. Çünkü kızının evliliği Hüsna’ca beklenen en önemli şeydi. Bunun için biriktiriyordu o kadar bileziği, çeşit çeşit inciği boncuğu. Düğünlerde, ölüm törenlerinde elde ettiği bütün bu şeyleri getirip verebileceği bu kızın dışında neyi vardı ki?

Kader bu sevinci yaşamasına izin vermedi. Hiç unutamayacağım bir yaz günüydü. Tifo mikrobu Hüsna için bu mevsim ötekilerden farklı olsun diye düşünmüştü sanırım. Güneş bir ölü olmadan doğmuyordu. Tifo affetmedi Mesude’yi. Mikrop bağırsaklarının içine işledi. Ölüm daha fazla beklemedi ve üzerine atladı. Hüsna’nın yalvarmalarını Tanrı geriye çevirdi. Köy halkı bir sabah küçük Mesude’nin öldüğünü öğrendi. Gelecekteki uzun uykusuna daldığı öğrenilince bir merak sardı herkesi. Hüsna kızına nasıl ağlayacaktı? Acaba hangi ah vah sahnesini hazırlayacaktı? Peki, gösterileri mahalleyi alt üst edecek miydi?

Acıyla, merakla sürüklenerek, ona az da olsa gerekli olan ağlayıp sızlanmalarını göstermeye giden kadın kalabalığıyla Hüsna’nın evine koştum.

Tek odanın içinde yirmiden fazla kadın oturmaya çalışıyordu. Oturamayanlar ayakta bekleşiyordu. Başların üzerinden Hüsna’nın yüzünü aramaya başladım. Ama ağlamıyordu. Şaşkınlığım daha da artmıştı. Üzgündü, sessizce odanın bir köşesinde oturuyor, sadece yere bakıyordu. Başı, kara tülbent ile bağlıydı. Göğsünü dövmüyor, giysilerini yırtmıyordu. İlk kez, yalandan duygulanmayan bir varlıkla karşılaşıyordum. Ölmeye yakın olan, acı çeken birinin yüzünü görüyordum.

Dilsiz bir acıyı yaşıyordu o anda. Birkaç kadın hıçkırmak, çığlık atmak istedi. Hüsna hayretle baktı onlara. Kadınlar bakışlarından rahatsız olup sustular. Küçük Mesude’nin ölüsünü almaya gelen adamlara bağırıp çağırmadı, giysilerini yırtmadı. Kızının usulca evinden çıkışını seyretti. Önce camiye, oradan mezarlığa bir sersem gibi peşlerinden gitti. Küçük Mesude’nin üzerini toprakla örttüklerinde, başını mezarın üzerine koydu ve orada öylece kalıverdi.

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.