Sat-ma / Evrim Akdağ

 

Kapı önündeki kalabalık dağılınca ince, uzun ışık sızdı içeriye. Derisi kabuk kabuk kalkmış kafasında turuncuya çalan saçları parıldadı Nezaket’in. Şimdi, dedi Mezatçı.

“Şimdi bizim Nezaket’inkilerde sıra.”

Kirden kararmış tırnaklarını poşete geçirip ne var ne yok boşalttı.  Karıştırdı, karıştırdı.

“Evet,  şununla başlayalım. Bu nedir bu, vay vay bir sütyen. Arkadaşlar gördüğünüz üzere burada bir sütyen var.”

Tuttu askısından,  kaldırdı. İçe çökük yanakları konuşurken daha da çöktü, alt çenesi üst dudağını geride bırakırcasına öne kaydı. Dalga mı geçiyor bu tulumba anlamadım gitti. Kadına doğru eğilip göz kırptı.

“Hayrola, ne iş?”

Nezaket üstü diken diken, büzüşmüş dilini çıkardı.

“Aman, boş ver.”

Elini, haydi geç dercesine sağdan sola salladı. Ağzından zorla laf aldığı kadına kızdı Mezatçı. “Kaçtan başlayalım söyle.”

Beş parmağını gere gere açıp gösterdi kadın. Kulak memesini aşağı çeken altın top küpeleri sallandı.

“Beş mi, peki beş liradan arkadaşlar, hadi bakalım var mı artıran?”

Yarı aydınlık yarı karanlık salon sessizleşti. Belki hafta sonu mahmurluğundan, belki sabaha dek yağan yağmurdan ıslanmış ahşabın burnu kemiren kokusundan, belki fincan, kap, tas beklerken rengi solmuş bir sütyen parçasıyla karşılaşmanın şaşkınlığından. Her ne ise iskemlelerin üstüne yerleşenlerin bakışları şaşkınlık ve aldırmazlıkla doldu. Ekose eteğini çekiştirip kollarıyla dizlerini kavradı Nezaket.  “Al işte sütyen. Elli yıllık, az buz değil.  On beşimde, körpeyim, koynumda erik dikeni gibi patlamış memelere taktıydım bunu. O memeler, ah o memeler. Emmimin avucundaki memeler. Bazı geceler, o köy evinde, mıncık mıncık sıkılan memeler. Küçük et parçası bakınca. Nasıl da düdüklediydi be. Nah, her yerimi mıncık mıncık. Anam inanmadıydı, belki inandıydı bilmiyom. Kamyoncular geçmiştir üstünden de, utanmadan emmine bok atıyon. Ana ha..  Bizim oralarda kamyonlar geçer, kamyoncular salına salına dolanırdı. Bir omuzları vardı heriflerin de bir kere bile vermediydim onlara. Geceleri içlendiydim, yalan yok, ama vermediydim.  Emmim, boyu devrilesice, haftada en az üç kere, bozulmuş et gibi ekşi ekşi kokan nefesini içime soka soka… İnanmadıydı anam. Ele güne rezil etmeyeymişim, ya susaymışım ya gideymişim.”

Baktı salonda ses yok sütyeni masaya fırlattı Mezatçı. “İş mi lan bu. Hatırına, sırf hatırına diye lan Nezaket, yoksa uğraşmam bilirsin. Babam bitikti sana, aftosuydun ya, Yeşil Pavyon’da nasıl da eserdin. Gazoz içiyordum daha o zamanlar.  Geceleri kafamdan çıkmazdın. O saçın başın, kalçaların. Ergenliğimin otuz birisin be. Çek çek bitiremedim. Bilirdim çoğu gün babamın koynundaydın da hayalini eksik etmedim yine de. İlk dostunmuş. Hıyar mıyar,  kapılmışsın ya! Evden kaçınca evlenecem diye getirmiş seni İstanbul’ a. Saf. Kandın değil mi.” Şakaklarından yanağına dek akan teri sildi. Bu ne sıcak be. Bir an evvel bitse de gitse. Yakasını çekiştirdi.

“Haydi diğerine geçelim.”

Tuttu birini ipinden, kaldırdı.

“Evet arkadaşlar bu gördüğünüz… neydi kız bunun adı? Jartiyer.”

Kıs kıs gülerken jelatine yapışmış sakızı ısırdı Nezaket.

“Hah, evet cartiyermiş. Cartiyerin batsın.  Ee peki kaçtan başlatıyoruz?”

Düşündü tombalak kadın. “Cancağızım, bu parçaya çok para verdiydi, Arif’im. Ne alengirli heriftin be. Evden kaçtığımın ertesi günü. Karaköy’de bir otel odasında. Al bunu, dediydi. Giy. Fransız malıymış. Yarım paça donlarla büyümüşüm be. Ne anlarım… Meğer beni düşünmüş. Sahnede bacaklarım güzel görünsünmüş. Güzel görünürlerse çok kazanırmışım. Kazanırmış.” Güldü.   “Azdan gitsin istemem ama beşten başla koçum.” Kaşlarını alnının ortasına kadar kaldırdı Mezatçı. Eski günleri düşündüğünden olsa gerek sıçan sıçan bakan gözleri parıldadı.

“Beşten başlıyoruz, haydi bakayım var mı artıran?”

Salondaki sessizliğin hükmü gittikçe arttı. Sandalyelerde iki büklüm oturanlar, beyaz saçlı, kır saçlı, tepesi kel, top sakallı, çember sakallı, şamataya kapılmış, sırıtarak bakındı. Tespihi parmağına dolayıp hızla tersine çevirdi Tepesi Kel.

“Ver lan şunu, bakayım.”

Tuttu ucundan jartiyeri, evirdi, çevirdi.

“Kim girer lan bunun içine?”

Yanındakiler gülüşerek omzuna vurdular.

“Oo, hacı dayı, yenge duymasın ha.”

Kızdı, elinin tersini gösterdi.

“Kime lan ne benim yaptığım.”

Gözlerini Nezakete dikti. “Görmeyeli hayli değişmiş.  Ne çabuk kartlandın da kocakarı oldun anam. Sen ki alemlerin körpeciği, minnacık yavrusuydun. Kim bu lokma diye sormuştum benim çocuklara o zamanlar. Köyden gelmiş dediler. Yeni takım. Biz yeni takımları severiz. Hani imalattan çıkma, temiz. Yıllarca aktın bir masadan öbürüne. O sesin neydi be. Ama kör olasıca Arif başkasına yedirir mi hiç. Gölge gibi yapıştı sırtına.”  Ellerini bir birine ovuşturdu. “Hadi vereyim bari on lira. Benim sarı ördeğe giydiririm. Giy kız, derim. Atarım üstüne. Çıkarım üstüne.”

Elindeki kâğıt parçasını rulo yapıp delikten baktı Mezatçı. Kendi kendine güldü. “Evet, on lira geldi.  Dümbük. Napcan lan cartiyeri, bir yerine mi takacan? Dikkat et dik tutsun, yoksa bu yaştan sonra… İşin zor.”

“Satıyorum o zaman arkadaşlar, var mı arttıran?”  Yakasının düğmelerini açtı.   “Satıyorummmm. Saaatttımmmm.”

Tepesi Kel bir anda ayağa kalkıp Mezatçı’nın parmağında dönen jartiyeri kaptı.  Yüzünü buruşturan Nezaket çenesini avcunda sıkıca kavradı. Parmak uçlarını kemirdi.  “Sevinirsin tabi. Bir zaman az dolanmadıydın eteğimde. Kokoz. Nazo diye kendinden geçip tepende şişeler devirdiydin. Bir kez masana geleyim de kucağına çökeyim diye. Sana bakar mıydım be. Arif’ten başkasını gözüm mü gördü ki.  Ah Arif.  Sev beni diye diye  düştüydüm ya peşine. Bir göz oda. Lağım kokulu. Senle ben. Her gece her gece olsun istediydim, bir geldin bir gelmedin. Niyeymiş? Hanımın bekliyormuş. Evde tarhana kaynatıyor, mercimek ayıklıyor, sofra kuruyormuş. Ben? Ben kapatman.  Her gece, her gece…”

Kapı cızırtıyla sonuna kadar açılınca gün ışığı vurdu raftaki bakımsız, gelişi güzel asılmış bakır taslara. Tasların üstünde tozlar parıldadı. Tadı kaçtı Mezatçı’nın. Karnımızı doyuruyoruz da bir bu karının donları eksikti. “Eskidin be yavrum. Eskidin. Buralar pavyona benzemez. Üç kuruş kazanayım diye oturur beklersin kıçının üstünde böyle. Hey gidi günler hey. Babam o gece üstünde iş yaparken mortlamasaydı seni kraliçe yapardı pavyonda, Tarlabaşı’nda terlik sürükleyerek gezmezdin.” Sandalyeyi ortaya sürükledi, oturdu.

“Evet, anacım, sırada ne var bakalım?”

Kafasını çevirmeden elini uzattı. Kıkırdarken göbeği oynayan Nezaket avucunda sıkıca buruşturduğu parçayı yumruğunu sıkarak adamın eline tutuşturdu.

“Al canikom, en kıymetli parçam. Renkli televizyonumun kılıfı.”

Güldü, gülünce ağzının boşluğu göründü. “Ne televizyondu, hep çalıştıydı, bir kez kontak attırmadıydı. Arif’imin kalbi ansızın durunca, daha çok çalıştırdılar. Ay paşam ay. Üstümde cansız bedenin ağırlığı.  Gözlerin patladıydı. Üç gün koynundan çıkmadıydım. Ölüyle yatılır mı, yattıydım valla.  Yanıktım sana be. Dünyam yıkıldıydı. Yanında götür diye ağladıydım da…”

“On liradan başla, aşağısı olmaz.”

Umurumda değilsin diye dönen fırıldak gözlerini tavana dikti Mezatçı, ayağını salladı, fermuarının altını, pantolonun kabarıklığını kaşıdı. “Tamam anladık, çek elini kolunu da bakalım.”  Kadın buruşuk elini çekince avucunda top gibi kırmızı dantel külot kaldı. Geceden kalma, nemli. İşaret parmağına dolayıp çevirdi. “Bu yaşta bile ha…”

“Elimde bir külot var arkadaşlar. Kırmızı, dantelli, gece terletmez, bir de kaygan değil.”

Kahkaha patlattı Nezaket. Kollarının sarkık etleri oynadı.

“Ondan,  ondan başla.  Terletmez ya, terletmez.”

Sesi yavaşça düştü. Dümeni terse çevrilmiş yolcu gemisi gibi kayıp gitti gözleri. “Işıklar. Kırmızı, sarı, mor ışıklı toplar. Yeşil badanalı duvarlara vurup çıplak baldırlarımı yakalayan, süzüm süzüm süzülüp bütün boşluklarımı dolduran. Sever miydim? Sevmezdim ne sahnenin ne o odanın ışıklarını. Elimde köyden getirdiğim valizle girdiydim demir kapıdan içeri. İçerde polis, sanki mapushane bekçisi. Bir dışarıya baktıydım, bir perdeleri sonuna kadar çekilmiş pencerelere. Kaçıp gideyim istedimdi, kaçamam, geçen gece basılmışım, elime vermişler belge, dönerim dönemem polis vurdu sırtıma. Alışırsın, alışırsın. Alışamadım o ışıklara, o ışıklar altında iş yapmaya. Viziteme elli lira yazdıydılar. Bir parçayım be, günde kırk kere düzül anam düzül. Zeytinyağı sürdüydüm benimkine bazı geceler, dayanır mı, ee dayanmaz. Yıllarca döndü makine. Yirmilik, otuzluk, ellilik, yetmişlik, hafta sonu, hafta içi, arife, bayram, kandil… Düz anam düz… Çıkabildim mi kapıdan, çıkamadım. Alışırsın dediydi ya polis, alışamadım.”

Sigara izmaritini topuğunun altında iyice ezdikten sonra elinde bira şişesiyle salona girdi top sakallı. Serçe parmağındaki siyah taşlı metal yüzüğü çevirdi. Durduğu yerde iki yana yalpaladı:

“Bana versene şunu be ya.”

Al senin olsun, dedi Mezatçı elindekini olduğu yerden fırlattı. Hedefine atılan ok gibi düştü adamın omzuna kırmızı dantelli külot. Öğürdü top sakallı, eğildi, yere çömeldi.

“Benim o, benim, kimseye vermeyin.”

Yerdeki bakır tepsiyi kaptığı gibi koltuğunun altına alıp sağ elinin avcuyla sol elinin parmaklarını vurmaya başladı.

Yeşil tüylü perde indi Nezaket’in göz kapaklarından. Eteğinin fırfırlı kenarını beline kaldırdı, mor damarlarla kaplı bacağını öne atıp nasır dolu parmak uçlarını kımıldattı. Nezaket sahnede, yaman Nezaket. Ellerini tepesinde birleştirip parmaklarını şaklattı.

“Ondan başlıyor, ondan, var mı attıran?”

Top sakallı ritmi hızlandırdı, vurdu da vurdu sitile. Gözleri kapalı, başı arkaya eğik.

Mezatçı elini salladı Nezakete.

“Hey yavrum hey,  sıfırladığın kilometreyi başa mı sardın be.  Satıyorum var mı arttıran?”

Top sakallı ritmi yavaşlattı, ağzına şişeyi dayadı.

“Benim anam benim, verdim on lira.”

Külotu taktı kafasına.

“Satıyorum, saatt…”

“Sat-ma…”

Kapıya yöneldi Nezaket. Yüzünde tatlı bir düş, kendinden geçmiş.

“Sa-tma, yıllarca almadan verdim nasılsa. Alın alın o da sizin olsun…”

 

 

 

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.