Saklambaç / Senday Özdamar

Avuç içlerimde mutluluğum yumak yumak, topak topak. Kaybolacak diye korkuyorum. İlkbahar inmiş yas tutan barınağıma, yaz yağmurlarının taneleri bir alev topu sanki. Her şey boz bulanık. Kararmaya başlayan sis perdesine bürünen ruhum saklıyor artık yalnızlığımı sevgisizliğin sonsuzluğunda.

Renk cümbüşü içinde güllerle çevrili Isparta’nın yayla evi, Ramazan Bayramı arifesiydi. Ev halkı bayrama hazırlanıyordu, halıları yıkamaya oturan büyük gelin Nezahat’in ve cam silen ortanca gelin Serpil’in işleri başından aşkındı. Kaynana Ülker tatlı için hamur açıyordu. İki gelinin eşleri işlerinin başındaydı. Nezahat’in eşi fabrikatör Kamil, günde beş kere eşini döven, dağdan inmiş kaba saba bir adamdı. Serpil’in eşi ise emlakçı Hüsnü, ağabeyine göre, sakin görünmeye çalışan, kinayeli sözler kullanmasını seven bir kişiliğe sahipti. Her ikisinin insanlığı da hak getire!

Elde var bir. Bekleye durasın alaca şafağı kıran günün gelmesini. Sabahın yalaz soğuğu tenini dalarken, gözlerindeki yakıcılığı silmez yakınsak gözyaşı. Çağlayana benzemez, içten içe kemiren ve benlikten benliğe geçen sevgisiz: kötünün iyisi.

Akşam gün yüzünü göstermişti, güneşin kızıllığı gitmiş, yavaş yavaş gün, güneşin batışına, göz kırpıyordu. İki gelin civar köylerde beceriklilikleriyle ünlenmişlerdi. 7 yaşında ilkokul bire giden Hasan, elinde defterleriyle, annesi Nezahat gelinin yanına gelerek, “Ana, açım. Karnımı doyur, sonra resim çizeyim.” dedi. O da oğluna “Tamam, şimdi sofrayı yengenle hazırlayacağız, avludaki divanın üstüne otur, seni çağırdığım zaman gelirsin.” dedi

İşlerini bitirmiş olan iki gelin, akşam yemeğini hazırlamaya başlamışlardı. Kaynana Ülker onların arasında devamlı ayırım yapıyordu ve hem kaynanasının hem de Serpil gelinin yaptıklarının kahrını çeken Nezahat gelin, hayvandan ayrı bir yeri yokmuşçasına aşağılanmaktaydı. Aile, onu ilk çocuğunu düşürdüğü için suçluyordu. Çevresinde onun dostu yoktu, derdini yalnızlığı içinde kendisiyle paylaşıyordu. Dediğim dedik yapan kaynana Ülker,  Nezahat gelini muma çevirmiş ve Serpil gelini sürekli şımartıyordu. Hüsnü kısır bir erkekti, bu yüzden Serpil çocuğu olmayacağını biliyordu, oğlunun adının köyde “döşeksiz” diye anılmasına meydan vermeyip onaylamayan kaynana Ülker de onların boşanmalarını istemiyordu.

Tabaklar sofrada, çorba hazır beklerken, eve zamanında yemek yemeye gelen Kamil anasını avluda görünce, “Hüsnü eve gelemedi, bana telefon açıp yarım saat eve geç geleceğini söyledi. Bugün arife, onu beklememiz yakışık alır.” dedi. Anası da ona “Doğru oğul, bekleyelim o zaman.” dedi. Nezahat gelin eşi Kamil’i avluda görünce, odasına çıkmak için yürüdü, Kamil de onu takip etti, merdiveni çıkarken, “Çok yorgunum  çok” diyordu eşine. Odasına gelince yatağın üzerine oturdular ve gözü yerde duran çoraplarına takıldı, ona hararetli hararetli: “Yeter artık, bıktım tembelliğinden. Bir çorabımı dahi yıkamamışsın, çocuklarım Hasan ve Hulki’ye iyi baktın mı? İyi ilgilendin mi? Aşlarını önlerine koyup yedirdin mi? Adam olacaklarını biliyorsun, değil mi?“ dedi.

Nezahat boynunu eğmiş, odasında, eşine sadece “ama ağam” diyebildi. Sadece buydu söylediği. Kamil sağ eliyle eşine şamar atacağı yerde, onu azarlamaya devam etti, “Hadi bugün bayram arifesi, seni affediyorum, sana tokat atmayacağım her zamanki gibi, yırttın! Sen de sürekli “ama”yı kullanma, sen bir eziksin, ezik kalacaksın, yap dediğimi yapacaksın, yapma dediğimi yapmayacaksın. Kafana bunu sok, yoksa sana kuma getiririm, şimdi ikimiz mutluymuşuz gibi yemeğe ineceğiz, sonra da yatağa.” dedi. Kamil yanında oturan eşinin başörtüsünü çıkartarak saçını okşadı, o da korkarak divandan kalktı.

Nezahat hiçbir şey söylemedi, yine “Ülker ana avludan bize sesleniyor” diyebildi.

  Yitik topraklara ekilmiştir, “sevgi.” Kaynayan suyun havada buhar olup uçması gibi, yetişir imdada çarpışan bedenler ve onların beyinde bıraktığı izler örneği. Sevgi diye diye yanıp tutuşan yaşam, içsel doğasının içinde bulacaktır kaybettiği sevgisini, sarmaş dolaştır artık benliğiyle, barışıktır kendi ve “ötekisiyle,” savaşım içinde her türlü baskı ve zulümle, karşı karşıya kalmıştır bu mücadelede, duygusal düşüncesi ile birlikte.

Serpil banyosunu yapmış, odasını topluyordu. Eşi Hüsnü henüz konağa gelmemişti, onun banyo yapacağını düşünerek, iç çamaşırlarını dolaptan çıkarıp, yatağının üzerine koyar koymaz, Hüsnü’nün ayak seslerini duydu. Ayakta, gidip odanın kapısını açtı.

Hüsnü birdenbire karşısında eşini görünce afalladı. Bir adım geriye attı adımını ve sol ayağı merdiven boşluğuna gelerek yere yuvarlandı. Bağrışlarla konak inledi. Kaynana Ülker, Serpil gelinin yüzüne bakıp, başını sağa, sola sallamakla kaldı. O, Serpil geline hiç toz kondurmazdı, ona söyleyeceği sözleri Nezahat geline söyler, benliğinde biriken öfkesini, hıncını hep ondan alıp, kendisini rahatlamış hissederdi.

Kaynana Ülker,“Nezahat gelin boş durma karşımda, ağabeyine sıcak su ve temiz bir bez getir, sonra da sol gözünün altında kanayan yarasını temizle, sabahtan beri evin yükü ben de, sen oturuyorsun, hadi çabuk davran, yeni gelin gibi sırıtma karşımda” dedi. Bu arada Serpil geline göz kırptı, Serpil gelin de gülümsedi.

Tedavisi yapılan Hüsnü yavaşça yerden eşinin koluna girerek kalktı. Nezahat gelin oğlu Hasanı da yanına çağırarak, hep birlikte sofraya gittiler, konağın hizmetçisi olarak görülen Nezahat gelin ayağa kalktı ve çorbaları koydu. Çorba soğumuştu.

Kaynana Ülker “kalk Nezahat gelin, çorbayı ısıtta gel, bugün her zamankinden daha uyuşuksun, bak ben ve Serpil gelin çok iş yaptık, dermanımız yok, şimdi seğirt bakalım ocağa” dedi.

Nezahat gelin “ama şey, ben de” diyecekken, eşi Kamil “sus, bakalım, çok konuşuyorsun sen, şey, ney, anamın sözünü dinle, o ne derse o olacak, anamın dediğini yapmayanın üstüne kadın getiririm bu eve, ” dedi ve kardeşine baktı, öğle değil mi dercesine. Sersemleyen Hüsnü ne olup bittiğinin farkında değildi, ne söylenildiğini anlamaksızın, zoraki istemezcesine “hı, hı” demekle yetindi.

Akşam yemeği yenilmiş, bulaşıkları Nezahat gelin yıkamış, sıra uykudaydı, şimdi. Hüsnü eşini alıp odasına çekildi, Serpil yarasına dokunmaksızın onu giydirdi, ona “bu yara seni çok yakışıklı kıldı, yiğidim. Bak, gör kadınını, konağını nasıl da tek başına çeviriyor, Nezahat büyük gelin olmasına rağmen, konağın bütün işi benden sorulur oldu, biliyorsun, Kamil’in ki sünepe, iki kelimeyi yan yana getirmekten aciz biri ama bana bak, elimi attığım her yer elli oluyor. Konak’ta ananın hükmü de geçmiyor artık, ben varım, ben”, kıs kıs gülerek söyledi.

Acıyan yarasını tutarak ona dik dik bakan Hüsnü “iyi, iyi, kolay gelsin sana. Senin içini dışını bilirim, sen ne hinoğlsun sen, kurnazın önde gideni, bir orduyu parçalayacak kadar kendini akıllı zanneden arsız ve aptalsın”  diye alaycı bir şekilde sırıtarak söyledi. Neşesi yerinde olduğu için, Serpil gelin haince güldü sadece ve Hüsnü onun yüzüne baktı, “yatıyorum, sen de gel, yat,” dediği anda, o yastığa başını koyup uykuya dalmıştı bile.

Saat 04.00’ dü. Ortalık 2 yaşındaki Hulki’nin ağlamasıyla çınlıyordu, ev halkı uyanmış, koşuşturmaya başlamıştı, Serpil gelin “oh! İyi, herkes uyuyor, ben gidip bakarım çocuğa, mamasını veririm, altını temizlerim, gün bana doğdu, anası olacak kadın uyanmaz bu sese, hep o mu ilgilenecek çocuklarıyla, biraz da bana kalsın dünya” diye kendi kendine söylenerek odanın kapısından çıktı.

Çıkarın haddi hesabına göz yumulur, her şeyin oldubittiye getirildiği gibi. Olmaz kilere takılan bir perde örtülür bedenine: biçilmiş bir kaftan. Ne götüresi ne getiresi olur yarına.

Beklenmedik gelişen olayların durağında, yalnız bırakılır her şey, göğü kıran lacivert güneşin hükmettiği ışıkların altında.

Nezahat gelin oğlunu kucağına almış, mamasını yediriyordu sonra da beşiğine yatırıp oğluna ninni söyleyerek uyutmayı tercih etmişti. Bu arada ayak seslerini duydu. Karşısında Serpil gelin sırıtarak gülüyordu. Birbirlerini süzdüler. Nezahat gelin ona bakmaktan vazgeçti. Oğlunu okşamaya başladı, Serpil gelin ona “ çocuğunu fazla sıkarak sevme, böyle yaparsan sürekli, bir daha çocuğunu sana göstermez Ülker anam” diyerek şuh bir kahkaha attı.

O sırada Kaynana Ülker çocuğun odasının eşiğinde durup “hemen iyi, iyi, gül sen kızım Serpil ’im, gülmek sana yakışıyor, kötü bir şey yok, değil mi? “dedi ve Nezahat’ e “Kız sen gelin, çocuğunu niçin aç bırakıyorsun? Akşam yemeğini yedirmedin mi yoksa?  Çocuğu çabuk Serpil’ e ver, hadi, durma, biraz da onlar baksın, beceriksizliğin yüzünden torunum aç kaldı, sen bu işten anlamıyorsan, ben de torunumu civan gibi kadın Serpil’ ime veririm,   şimdiden yeni annesine alışması gerekir” dedi.

Nezahat gelin bu sözleri işitince bayılacak gibi oldu, gözleri nemli, ses tonu boğuk “ana, ben sana ne yaptım? Söylesene, sana ana dedim, elini öptüm, çocuğumu elimden almakta neyin nesi? Evlatlık mı vermemi istiyorsun? İki kuzum: benim kuzularım, bu imkânsız” dedi.

Kaynana Ülker “bak sen, ağzı varmış da diliyle konuşuyormuş Sisam kedisi! Kapının önüne koyulmayı mı bekliyorsun? Seni herkes o zaman dul diye bilecek, yoksa çocuğunu evlatlık diye vererek bu dul yakıştırmasından mı kurtulmak istiyorsun? Evet, hangisi? Şimdi burada karar vereceksin, hadi” dedi.

Nezahat gelin zor bir dönemecin içindeydi, bir makasa takılmış gibi duyumsadı kendini. Yaşamını bir film şeridine benziyormuşçasına gözden geçirdi. Boğuk sesi ile “oğlumu evlatlığa vermem, anasının bir tanesi, ana diye sayıklar devamlı. Akşamları aç yatırıyormuşçasına suçlanmam büyük haksızlık, şimdi, hadi bakalım herkes yatağa, deme sırası ben de” dedi.

Kaynana Ülker ve Serpil gelinin yüzleri asılmıştı. Serpil gelin kaynanasına parmak işareti yaptı. Onun ne yapmak istediği ile ilgili hareketi anlamayan kaynana Ülker, merdivenden çıkan oğlu Kamil’in olduğunu fark etti.

Serpil gelin, Kamil’i görünce, Nezahat gelinin elinden çocuğu kapmak için, “hemen üçleşiriz, iyi bir top oyunu çıkarır gibi, Nezahat gelinin elinden Hulki’ yi alırız”, diye düşüne dursun, bu keşmekeşlikten faydalanan Nezahat gelin, Hasan’ı onlara bırakmak zorunda kalmış ve o anda yapılacak en iyi işin bu olduğunu zannetmişti, sanki. Hızlı adımlarıyla oğlu Hulki’yi de kucağına sıkıştırmış bir durumda koşup aralarından o çıkışla uzaklaştı, gidiş o gidişti.

O terk edişten sonra, Nezahat gelin, hem evde hem de civar evlerde sürekli aranmasına rağmen bulunamadı, Hulki’ nin de izine de rastlanılmadı.

İki bilinmeyenli denkleme dönüşmüştü Kamil’in yaşamı, darmadağınık, eşi ve oğlu ya yaşıyordu ya da yaşamayıp bilinmezlikler ülkesine karışmışlardı.

Her yer durak beklenilmesi gereken, inen binen hep aynı kişiler

Doğumla ölüm sürekli met cezire benzeyen yaşam durağı, yaşamdan kopmayan umut umutsuzlukla birlikte el ele, tahterevalli hiç değişmeyen

Evren kendi kurduğu geceyi, bekler zamanın akıp gitmesini

Zamanın bütün acıları sildiği söylense de, acıların iki katına çıktığı bilinen gerçektir oysa ne yazık ki

Elde sıfır: kaybedilen her şey çok, kazanılan hiçbir şey yok.

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*