Sakızağacı Sokak / Ayşegül Kaya

 

Hala nefes nefeseydi. Elindeki koca çanta ile heriflerin kafasına kafasına vururken bir de topuğu kırılmıştı. O arbedenin içinde topuğu yerden almayı da ihmal etmemişti. Pasajın içindeki tamirciye yaptırırdı ertesi gün. Adam alışmıştı zaten onun kırılan topuklarını yerine çakmaya. “Ne zaman öğreneceksin abla bunlarla yürümeyi?” diye de sırıtmıştı hatta son gittiğinde. Yılışık! Aksaya aksaya evinin olduğu sokağa geldi. O akşam her nedense sokak lambası yanmıyordu ve bu yüzden,“Sakızağacı Sokak” tabelası zulmetlere bürünmüştü. Böyle bir gecede olacak iş miydi? İçinde tuhaf bir eksiklik hissetti çünkü gecenin günaha en yatkın olduğu vakitlerde, hele ki bir de canı sıkılmışsa bu tabelayı görerek evine yönelmek ona alışık olmadığı bir güven verirdi. Geçen sonbaharda üniversitede okumak üzere İstanbul’a geldiğinden beri onu ayıplarından arındırarak vaftiz eden bu sokağa ve birine adresini verirken zikrettiği “Sakızağacı” kelimesinin içinde yarattığı karamelize etkiye fazlasıyla alışmıştı.

Karanlık eriyerekasfaltla tabanları arasına yapışmış, ortalığı sanki bir yanık kokusu almıştı. Kimsecikler yoktu ondan başka.Az önce başına gelen talihsiz olayın da etkisi ile bu tenhalık onu oldukça ürkütmüş ama her şeye rağmen, gerçek bir kadın gibi ürküyor olmaktan tarifsiz bir haz almıştı. Tacize uğramış olmanın onur kırıcı etkisi o an için yok olmuştu sanki.

Eski binaların heybetli sırtlarına aldıkları kasvet, onlara metruk bir hava verirken, bu inatçı ve tekinsiz karanlığı kıran tek şey, biraz ötedeki perukçu dükkânından asfalta vuran ışıktı. Vitrindeki peruklu manken kafalarını aydınlatsın diye gece boyunca, mavi bir ışık yanardı içeride. Floresandan yayılan bu mavilik, her defasında yalnızlığını çağrıştırırdı ona ve bunun nedenini bir türlü kestiremezdi. Dükkânın geceye terk edilmiş o boş görüntüsü mü, gündüzden kalma sıcaklığını çoktan yitirmiş olması mı yoksa demir parmaklıkların esaretindeki sır saklayan duruşu mu? Bildiği tek bir şey vardı ki mavi onun için artık yalnızlığının rengiydi. Gecenin tanıklığını, üzerine kilit vurulmuş, pörtlek gözlü manken kafalarına bırakıp devam etti. Bir yandan da, geçenlerde sarı peruğunu satın aldığı bu dükkânın yakışıklı sahibini düşünüyordu. Ona “Sizce sarı beni solgun gösterir mi?” diye sorduğunda delikanlının ela gözlerindeki o şaşkınlığı hiç unutmuyordu. “Neden şaşırıyor ki? Buralarda kim bilir kaç kez rastladı benim gibilere. Nasıl da tatlı dilli bir şey ama… Allah özenmiş de yaratmış.”

Karanlığın boy atmış gölgelerini kendi içinde yarıştırarak ayaküstü yalnızlığı yâd etti ve tek ayağı kırık, tahta bir kukla gibi evinin önüne geldi. İki serseri tarafından sıkıştırılmış olmak sinirlerini çok bozmuştu ama yavaş yavaş kendine geliyordu. “Aman be! Bir tek senin başına mı geldi sanki? Boş ver gitsin. Kızım Hülya! Bu gece senin gecen… İki aptalın keyfini kaçırmasına izin veremezsin.” Ayakkabılarını çıkartarak eline almış ve merdivenleri, çocukluğundan kalma bir alışkanlıkla ikişer ikişer çıkarak evine gelmişti. Kapıyı açarken apartmanın parlak ışığında file çorabının yırtılmış olduğunu fark etti.“Hay lanet! Heriflerle itişip kakışırken mi yırtıldı acaba yoksa giyerken yırttım da fark etmedim mi. Şu kilotlu çorap olayına da alışamadım bir türlü. Ya patronun odasına bu vaziyette girdiysem? Fark etmiş midir ki?” Fark edilse ne olacaktı ki, işi kapmıştı sonuçta. Uzun koridoru geçerek salona geldi. Ev arkadaşı Şebnem, ikinci el eşya dükkânından aldıkları o gıcırdayan çekyata uzanmış, televizyon izliyordu. Yüzünde “Nasıl geçti?” der gibilerinden bir ifade ile baktı Hülya’ya. Ona gerçek ismi ile hitap etmekten korktuğu için mümkün olduğunca az konuşur olmuştu son günlerde. Heyecansız ve her zamanki gibi donuktu. “Soğuk nevale. Bu işin benim için ne kadar önemli olduğunu bilmiyor mu sanki? Şu hale bak. Cümle kurmaya bile tenezzül etmedi. Heriflerin yanından eve ağlaya ağlaya döndüğünde teselli bekliyorsun ama…”

  • Kız! İşi aldım.

Başına gelenlerden bahsetmemişti.

  • Çok sevindim. Ameliyatını da olursun artık.

Az önce pek de kaliteli olmayan bir gece kulübünün patronu ile hemen ertesi gün işe başlamak üzere el sıkışmıştı. Haftada dört gece, otuzlu yaşlarında bir adamla beraber, danslı ve şarkılı bir gösteri yapacak, bir salon dolusu müptezeli eğlendirecekti. Ameliyatı ve hormon tedavileri için gerekli parayı kısa zamanda biriktirirdi. İlk kez tecrübe edeceği eğlence sektörü onu biraz korkutsa da, yeteneklerine çok güveniyordu. Sesi güzeldi. Dans etmeyi de becerirdi iyi kötü. Çocukluğundan beri en büyük hayaliydi zaten sahneye çıkmak. İlkokuldayken annesinden aşırdığı saç fırçası ile şarkıcılık oynamayı ne severdi. Hatta bir keresinde, üzerinde birkaç yaş büyüğü olan ablasının beyaz elbisesi ile dans edip şarkı söylerken babasına yakalanmıştı da, ceza olarak bütün gece ardiyede kilitli kalmıştı. Yanlış hatırlamıyorsa, ilk kez o zaman birinin ölmesini canı yürekten istemişti ve o birisi, ne yazık ki babasıydı.

Gene hatırlamıştı şu lanet herifi. Ne yapıp edip düşüncelerine burnunu sokuyordu. “Neyse! Onu hatırlayarak bu geceyi mahvetme.” Yatak odasına gider gitmez elbisesini çıkarttı ve ayaklarının dibindeki yığıntının içinden zarif hareketlerle çıkarak boy aynasının karşısına geçti. Tamam, ayakları kırk bir numara olabilirdi. Omuzlarından basenlerine doğru giderek daralan anatomisi de kaçınılmazdı ama vücudu ince, yüzü bebek gibiydi. Hele o yeşil gözleri… “güzel hatun olacaksın sen” dedi içinden ve o sırada kasıklarının orada duranfuzuli kabartıya suratını buruşturarak baktı. “Bir de şu fazlalıktan kurtuldun mu tamamdır.” Kurtulacaktı. Koymuştu kafasına. Üç mevsim önce geldiği İstanbul’da gerçek kimliğini bulmuş, erkenden uyandığı bir sabah, kendini aynanın karşısında makyaj yaparken bulmuştu. Bu, erkeklikten kadınlığa attığı ilk adımdı. O günden beridir de okula gitmiyor ve bu haliyle çalışabileceği bir iş arıyordu. O, bu kepaze dünyanın uğruna ruhunu istemediği bir bedene tıkıştırmayacaktı artık. Bu dünya onu böyle kabullenmek zorundaydı.

Düşüncelerini kovuşturmak ister gibi bir yüz hareketi ile sutyeninin arkasını açtı. Henüz hakiki göğüslere sahip olmadığını bir an için unutmuş, sutyeni çıkarttığında içine doldurduğu süngerler yere düşmüştü. Gülümsedi o bebek gibi yüzüyle. “Biraz sabır. Ele avuca gelmeye başlayacaklar yakında. Hele şu parayı bir denkleştireyim…” Eşofmanlarını giydi ve ağır makyajını silmeye koyuldu. Makyajını temizlerken her seferinde yüzünü uzun uzun incelerdi. İşte tam da bu esnada öylesine yadırgardı ki kendini, tüm heyecanı ve iyimserliği bir anda uçup gider, ne yaparsa yapsın gerçek bir kadın olamayacağı korkusu ile için için ürperirdi. Aksesuarlara ve boyalara ihtiyaç duymadan da bir kadın gibi görünebilecek miydi? Bu haliyle onu bir ucubeye benzeten örümcek kafalılarla doluydu ortalık. İsyanla karışık, buruk bir his yerleşti birden o körpe kalbine. Aynadaki bumitolojiden fırlamış gibi duran çift başlı varlığa dair ön yargılar, onu kendinden soğutacaktı neredeyse. Bu haliyle belki de hiçbir zaman gerçek bir aşkla sevilemeyeceğini düşünerek usul usul kederlenirdi bir de. Ne garip… Kederlenirken bile sessiz ve görünmez olmalıydı sanki. Hakkı yoktu derdini bağırıp çağırmaya… Lisede, sıra arkadaşı Nuri’ye âşık olduğundan beri iyi bilirdi bu sessizliği. Kalbinin uğradığı ağır travmayı o gün bu gündür atlatamamıştı zaten. “Ah Nuri ah… Bilseydi ağzımı burnumu kırardı herhalde.” Aşk gibi güzel bir duyguyu böylesine utanarak, böylesine saklayarak yaşamak kadar acı bir şey var mıydı acaba? Belli etmemek için nasıl da zorbaca yöntemlerle ıslah etmeye çalışırdı kendini. Karşılıklı bir aşk nasıl yaşanırdı bilmiyordu henüz. Ne zaman bilecekti? Öğrenebilecek miydi? Oysa sapkın bir erkeğin kadın kılığında bir adamın bedeniyle kendine ne tür zevkler yaşatabileceğini gencecik yaşında öğrenmişti. Onun kalbinde de saf bir sevgi yeşerebileceğine ikna olacak mıydı o hakiki erkekler?

Artık gece kulübünden oldukça iyi para alacaktı. Birkaç ayda tamamlardı ameliyat parasını. Bir de hormonlar vardı tabi. Portakalların bir an önce büyümesi şarttı. Sonra yatardı bıçağın altına. Budandıkça kurtulurdu iğrenç çocukluğundan. Onun etinden et koparken, babası da milyon kez daha ulaşırdı ölüm mertebesine. Bir insanın ölümünden tatmin olamayıp daha fazla ölmesini istemek ne garip şeydi. “O lanet kemiklerin kat kat yerin dibine girsin. Bak! Düşünmeyeyim dedikçe hortlak gibi bitiveriyor herif.” Yaşasaydı da, kendini bildi bileli dayağına, küfürlerine, kan donduran cezalarına muhatap olduğu o adama kadın olma merasimini an be an izlettirseydi. Eşcinsel olduğunu öğrendiğinde midesinin altına vurduğu o iki bıçak darbesinin intikamını alsaydı ondan söke söke. Ne güzel olurdu ama…  Bu doğuştan gelen kırgınlık, bu inatçı eziklik hayat boyu devam edecek miydi bilmiyordu ama artık içinde uyanan hiçbir dürtüyü bastırmayacaktı. Korkmayacaktı kimseden. Bilhassa o gece, o iri kıyım adamların çemberindeyken hissettiği çaresizlik, hepten getirmişti aklını başına. Bir daha bu çaresizliğe yer vermeyecekti hayatında. Doğu’nun ufak bir kasabasından, pislik bir babayı toprağa verdikten bir yıl sonra geldiği “Sakızağacı Sokak” onu hayallerine ulaşana dek bağrına basmaya devam edecekti. O gece bir karar aldı. Herşeyi yoluna koyduğunda, annesini ve dul ablasını da yanına alacak, kasabada yaşanan hayatı hiç yaşanmamışçasına silecekti.

2 Yorum Sakızağacı Sokak / Ayşegül Kaya

  1. Çarpıcı konu seçilmiş tebrikler.mizah öyeleri dozunda kullanilmıs.Begendim. Betimlemeler ve ağır dil çok sevmiyorum. Daha kisa betimlemeler yapılabilirdi. Uzun ve ağdalı cümle kurmak için kimse kafana silah dayamiyor. Bunu sevdiğin için yaptığını düşünüyorum. Tarzına saygıyı duyacağım belki ama şimdi değil ünlü bir yazar olduğun gün belki ancak . Işiķ var 10 üzerinden 6.7 puanim.

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*