Sakin Bir Gündü Başlangıçta / Hüma Erk Görgülü

Aslında yeni gün oldukça sakin başlamıştı, rüzgârı ile ünlü adada.  Başında FBI yazılı bir şapkayla, kırk-kırk beş yaşlarında ayı cesametindeki kocaman adam, telaşla lokantanın kapısından içeri girdi. Köşedeki ilk masaya oturdu. Etrafı incelerken, iyi, burası dar bir sokak, sote bir yer, beni kolay bulamazlar diye düşündü. Az sonra güler yüzlü garson kız ne istediğini sordu. ‘Valla açlıktan geberdim bacım, bir buçuk porsiyon mantı, bir kase ekstra tepeleme yoğurt, iki porsiyon da baklava ver de midem bayram etsin’ dedi.

Küçük lokantanın sevimli ve güzeller güzeli genç sahibesi ve diğer çalışanlar ilgiyle kıtlıktan çıkmış gibi görünen müşteriye baktılar. Adam yemeklerin gelmesini beklerken, üst katta ne olduğunu sordu. Genç kadın neşeli bir tavırla, ‘Hayrola FBI Bey’ dedi, ‘niçin sordunuz? En tepede teras var, üst katta da odalar. Evimizdi burası. Lokantaya çevirdik. Bomba filan koyacaksanız bileyim. Çünkü ben burayı gurbet parasıyla, dişimle tırnağım ile yaptım, vallahi kimseye yedirtmem.’ Adam sırıtarak, önündeki mantıya kaşığı ile bir güzel daldı, sonra da ağzı dolu dolu, ‘Yok bağyan benim nerede, ne var bilmem lazım, yoksa ayar olurum’ diye cevapladı. Ardından ağzını şapırdatarak lokmasını yuttu ve uzun uzun geğirmeyi de ihmal etmedi. ‘Höööst’ dedi biri ama bu söz sarımsak kokusu ile birlikte adanın rüzgârına karıştı. Adam hesabı ödeyip ayrıldı.

Ertesi gün gene geldi. Aynı yemekleri ısmarladı. Hiç konuşmadı, yüzü duvara dönük sessizce yemeğini yedi, hesabı ödeyip çıktı.

Bu arada lokanta dolup taşıyor, çalışanlar lezzetli yemekleri masalara servis ediyorlardı. Lokantanın kedisi Kara Kancolos da siyah kadife tüyleri ile kimden ne koparırım ümidiyle masalar arasında konsomasyon yapıyordu.

FBI şapkalı müşteri üçüncü kez geldi Hüsnü Tabiat Lokantasına. Bu zaman zarfında lokantanın fıstık mı fıstık sahibesi, personeli ve müşterileriyle tek tek ilgileniyor, hatırlarını soruyor, güler yüzü ile ortalarda arz-ı endam ediyordu. Derken lokanta sahibesinin yaşlı babası geldi. Çam yarması müşteri ile selamlaştılar. Laf lafı açtı. Yaşlı adam Çerkez olduklarını söyleyince, insan azmanı ‘Ben de Çeçenim’ dedi. ‘Lokantanız çok güzelmiş amca. Allah belamı versin ki ben ömrümde böyle güzel mantı, böyle güzel baklava yemedim.’ Yaşlı adam, ‘ Afiyet olsun. Hoşça kal evlat’ deyip ayrıldıktan bir süre sonra, kapıda resmi elbiseleriyle komiser göründü.

Yeni açmışlardı lokantayı. Kadın,  hayırlı olsuna geldiğini sandığı  komisere, otuz iki dişini göstererek, en tatlı haliyle, ‘Hoş geldiniiiz…’ derken, hikâyede de zurnanın zırt dediği yere gelmiş bulunmaktaydık. Devam edelim; Evet kadın kırıtırken, pencereden sokağın makineli tüfekli onlarca polis tarafından sarıldığını gördü. Komiser ve arkasından gelen iki makineli tüfekli polis memuru içeriye girdiler. Bas bariton bir ses ‘Eller yukarı’ diye bağırdı.

Lokantanın bir içim su sahibesiyle, lokanta tayfası panik ve korku ile elleri havada mutfağa doğru seğirttiler. Diğer müşteriler ise oldukları yerde ayağa kalkıp eller havada halinde mıhlanıp kaldılar. Sonradan kedi Kara Kancolos’un da patileri havada bir süre duvar kenarında dikildiği rivayet edildi.

FBI şapkalı da, oturduğu masadan fırlayıp fırıncı küreği gibi havaya kaldırdığında, ellerinin,  eski Rum evinden bozma lokantanın taş tavanına değdiğini gören melaike suratlı lokanta sahibesinin gözleri hayretle fal taşı gibi açıldı. Bu adam ne kadar da uzun boyluymuş böyle diye  mırıldandı.

‘Kimlikler’ diye bağırdı komiser. FBI şapkalı adamın kimliğine bakmaları ile karga tulumba derdest edip kelepçelemeleri, önlerine katıp bir anda yok olmaları bir oldu.

Herkesin yüzü kâğıt gibi bembeyazdı. Durmuş bir zamanın içine hapsolmuş gibi, elleri hâlâ havada bir süre daha öyle kalakaldılar. Müşterilerin yüzü kâğıt gibiydi de, mutfağa kaçışan personelin limon sarısı mıydı peki? Yoksa ışıktan mı anlaşılmıyordu? Işık farklıydı da ondan mı kimi limon, kimi kâğıt beyazı gibiydi bu yüzlerin? Adam sen de. Ne önemi vardı ki. Bir süre sonra dikildikleri yerde, kazık kesilmişçesine duran insancıklar çözülüverdiler., Kara Kancolos lokantanın duvarına asılı sabit telefonun çalması ile acı bir miyoov diyebildi sadece.

Arayan bir polis memuruydu. Karakola bir buçuk porsiyon mantı, iki porsiyon da baklava istiyorlardı. Şaşkınlıkla birbirine bakan personel, az önceki olayı sindirmeye çalışırken, birden büyük bir olgunlukla başlarını sallayıp herkesin, her koşulda yemek yeme hakkı olduğuna inandıklarını belirterek, yemekleri genç garson çocuk ile karakoldaki FBI beye gönderdiler.

Akşama doğru yine resmi kıyafetli bir polis memuru kapıda belirdi, elindeki zarfı anlamlı bakışlarla lokantanın güzel mi güzel, ahu bakışlı sahibesine uzattı. Genç kadın merakla zarfı açtı. İçinden kalpli çiçekli bir mektup kâğıdı çıktı. Mektup büyük harflerle şöyle başlıyordu;

SAYIN ODER LEYDİ, GÜZEL HANIMEFENDİ

Ben iki adet patronumu yurt dışında iken vurdum. Namussuzlardan biri cartayı çekip eşşek cennetini boyladı. Öteki de hastanede eceliyle boğuşuyor. Gerçi ilk siftahımdı ama… Tır şoförüyüm ben. Hollanda’ya mal taşıyordum. Afedersin bu adi şerefsizler vermediler paramı, vermeyince ben de kestim biletlerini ipnelerin anadın mı? Kırmızı bültenle arıyorlardı beni. Bu adaya kaçtım. Bulamazlar dedim. Buradan da tekne ile Yunan sınırına kaçacaktım. Ama yemeklerinizin lezzeti, sizin bir anne şefkati ile müşterilerinize ve personelinize davranışınız beni kaçmaktan alıkoydu. Gidemedim işte. Biliyordum aynasızların beni enseleyeceğini. Yapamadım, lokantanıza gelmekten vazgeçemedim. Ama pişman değilim. Şimdi İstanbul’da bir hapishaneye götürüyorlar beni. Tek derdim sizi görememek ve o güzel yemeklerinizden yiyememek olacak. Bir de Sevgili Bağyan, Oder Leydi sizden bir ricam olacak. İstanbul’daki çiftliğimde atım var .Ona bakabilir misiniz acaba?

En derin saygılarımla.

Mektubu bitirince sadece ‘Çüşş’ diyebildi Oder Leydi. Çüşş kelimesi buraya cuk oturmuştu. Kadın aslında adama çüşş demişti ama konu at olduğu için pek münasip olmuştu. Çüşş.., Çüşş… diye tekrarlayıp duran patroniçelerinin akıl sağlığından endişe duyan personel merakla birbirlerine baktılar. Kara Kancolos’a gelince şoku atlatmıştı. Bacağını havaya dikip şapur şupur yalanarak temizlenmeye başlamıştı bile.

Bir süre sonra İstanbul’daki bir cezaevinde mahkumlar havalandırmaya çıkmış laflıyorlardı. Ayı cesametindeki şapkasız,  kel adam yanında ki diğer mahkuma dert yanıyordu:”Hay Allah belamı vereydi, ayağım kırılaydı da Hüsnü Tabiat Lokantası’na gitmez olaydım, gidip de  o kadını görmez olaydım, madem gittim o yemekleri yemez olaydım . Hay tükürdüğümün midesi. Hay içine ettiğimin kalp ağrısı. Kadına atımı emanet ettim, çiftliğimi, tüm varlığımı. Ama ne yaptı soyka, bir cevap bile yazmadı be! Hay içine ettiğimin Hüsnü Tabiat lokantası. Yirmi beş  seneyi de yedik. Artık ben söver dururum be…’

3 Yorum Sakin Bir Gündü Başlangıçta / Hüma Erk Görgülü

  1. Şahane bir durum komedisi… Adamın yakalanmasına mı güleyim, giderayak atını düşünmesine mi? Bilemedim… Oder Leydi’ye ayrıca hürmetler ederim :) Kaleminize sağlık, gerçekten çok beğendim. Tebrikler.

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*