Sağlam Bir Şey / Seyhan Aslan

 

Kalburüstü bir semtte, seçkinliğini üstüne kuşanmış da çıkmış insanların oturduğu güzel bir kafedeyim. İlkbaharın son demleri, güneş uzun saçlarıma tutunmuş, kendimi pırıl pırıl hissediyorum. Gün girintisiz çıkıntısız başladı şimdilik, pürüzsüz kayıp gidiyor ömrümüzden. Ömrü-MÜZ. Mekânı paylaştığım insanlarla her seferinde biz oluyorum, birlik oluyorum ben. Bugünkü yaşama hududumun içindeler ya ömrümün bir gününün insanları onlar. Kafamdan geçenlere dokunmadan,  kendi kendilerine iştahlı iştahlı sohbet etseler de, onların hikayelerinin büsbütün dışında olsam da  bu böyle. Kendi hikâyemin içinden çıkamadığımdan, başkalarınınkine ekliyorum kendicağzımı, kaytarıyorum kendimi kendimden.

Garson ne içmek istediğimi soruyor. Kan ter içinde. Fena çekingen, böylesini gördüm mü?  Gördüm, birçok kere, cibilliyeti farklı ama bu denli şiddetli. Çekinmesi, yok daha da fazlası ürkmesi diyelim, benim yirmi beş yaşımdan, sarı saçlarımdan, ela gözlerimden, cildimin ışıltısından ötürü. Alımlı kadın olmanın ayrıcalığı, çevremize yaydığımız tılsımın kifayetini seviyorum. Çevre-MİZ ve BİZ. Varoluşun estetiği olan güzel yaratılmışlar. Doğa böyle, iyi ki de böyle, pek işime geliyor. Ha kimi adam usta,  durumu lehine çevirmeyi biliyor, orada da ben tökezliyorum, o başka. Hem öyle böyle değil, tökezlediğim yerden fena dağılıyorum. Hakan’ın görmüş geçirmiş halleri, benim onun yanında kaskatı kesilmelerim usuma geliyor, savıyorum. Duruşum bozulmasın.

Bu garson toy. Yaşından dolayı değil, ruhu toy, cılız, içine büzülmüş. Yanaksız, kupkuru bir adam. Gözleri zayıflıktan kuyularına çekilmiş, derisinin hemen altında kemikleri. Çenesindeki bir tutam tüye bakıyorum, sakalı olsun istemiş, varsayarsak var. Bazı insanlar gariban olur, parayla ilgisi yok, işte onlardan. Ne giyerse giysin kılıksız olacaklardan.

Gitmek istiyor, terli yüzü bana zorla dönük, suratıma bakmıyor, bakamıyor, aleni aciz; düşüncesinin titreşimlerini hissediyorum, aklı bir an önce yanımdan uzaklaşmakta. Durdukça yerin altına gömülüyor sanki. Bense övünç içinde oyunumu uzatmak niyetindeyim. Bunun onunla ilgisi yok.  Kötülük değil, ama engel olamadığım bir hainlik işte. Karşımdaki, varlığımın büyüsündeki bir nesneye dönüşünce insanlık hak getire.

Hakan’ın karşısındaki ben de böylesine gariban değil miydim? O da böyle bir hain değil miydi? Tabi cazibemin parıltısındaki ilk günler hariç. Sonraları, içimdeki koca koca boşluklara denk gelince… Bir de  Bahadır, bir de Ferhan, onlar da Hakan gibi hain değil miydiler? Hiçbirisinin acıması neyin yoktu. İnsanlık hak getire idi.

Bir sürü eski yara aynı anda kanayıp sızlamaya başlamış gibi acıyor canım. Güçlükle de olsa kafamdakileri öteleyip garsona dönüyorum.

Siparişimi verince garsonun koşarak uzaklaştığını hayal ediyorum. Kıkırdıyorum, biraz daha gömülüyor yerin altına. Vicdanım devreye giriyor, bekletmeden cevaplıyorum.

“Çay lütfen, büyük fincanda olsun.” Başıyla siparişimi aldığını teyit ediyor. Arkasından baktığımı seziyor sanki, sarsak sarsak yürüyüp kafeteryanın içine atıyor kendini.

Bu zalim oyunumun tanığı var mıdır diye çevreme bakıyorum. Yanımdaki masada beyaz gömleğinden pahalı ışıltılar yayılan yakışıklı bir adam bilgisayarına gömülmüş. Sınıf atlatan mesleği sayesinde seçici biri olma payesine hak kazanmış, kimseyle kaybedecek vakti yok. Başını bir kaldırsa, beni görse… Başımı çeviririm. Kimseyi hoş bulmaya ihtiyacım yokmuş gibi. Ahım şahım güzelliği olanım, arkasından koşulasıyım, düzmece bir gizemin içindeki çözümlenemeyesi bir sırrım.

Hem epeydir beğenimi dışarı salıvermeme kararındayım. Neme lazım korkularım görünür hale gelir es kaza. Yüzüme gözüme bulaştırmalarım, hesaplarım, kitaplarım bana kalsın.

Dumanlı bir dağ başı gibi ulaşılmaz görünmeliyim.

Sokağın köşesinde kirli sakallı bir müzisyen, gitar tıngırdatıyor, yanında kızıl saçlı, dövmeli bir genç kadın, şarkı mırıldanıyor, sesi güzel. Öteden beri bazı insanların kendilerine bu kadar denk sevgili bulmalarına şaşırırım. Biri diğerinin kadın hali, diğeri ise öbürünün erkek hali gibi. Bir de bu kadar yetenekli olup, insanların zevkine değil de böyle sokak köşelerinde acıma duygusuna kalmalarına hayret ederim. Kimsenin para verdiği, vereceği yok. Kalktığımda üşenmezsem atarım bir bozukluk.

Kafenin tam önünden titrek adımlarını sürükleyerek yürüyen iki ihtiyar dönüp müzisyenlere bakıyor. Gevşek pantolonlarının içinde sallanan ince bacaklarını hayal ediyorum. Bollaşıp yüzlerinden boşalan derilerine acıyorum.  Yüzlerinin gerçek halini onlar bile unutmuştur kim bilir?

Ne yapıp edip yüzüme yaşlılık uğramadan ölmeliyim ben. Tinimdeki buruşukları tenimdeki buruşuklara bulaştırmadan, alımlı çalımlı hallerimle çekip gitmeliyim.

İki dirhem bir çekirdek bir aile geçiyor ihtiyarların arkasından. Büyüğü kız, küçüğü erkek, iyice ölçülüp biçilmiş iki düzgün çocuk. Çocukları incelerken bir el çayımı masaya koyup, kayboluyor. Garsonun arkasından bakakalıyorum. İçerde utangaçlığını soyunup atmış, altından aldırmazlık çıkmış gibi. Çayı koyan elinin deviniminden bir afra tafra da seziyorum. Oyunumdan bu kadar çabuk çıkabildiği için sinirleniyorum.

Çayımın içine dolan güneş ışıklarına bakıp yatışmaya çalışırken kafenin içini dolduran bir kahkaha duyuyorum. Ardından kalın, adapsız bir kadın çığlığı. İki masa önümdeler. Hangi ara oturdular, görmedim. İkisi gerçek, biri sahte üç kadın. Varlıkları kafenin nezihliğine mutabık değil fakat benim dışımda bunu fark eden yok gibi. Kahkaha atan, kırmızı dar bir bluz giyinmiş, göğüslerinin yarısı dışarda, diğer yarısı zorluyor. Esmer çehreli, saman sarısı saçlı. Ortaya saçtığı kahkahalarını dağıtmak ister gibi ellerini kafasının üstünden sallayıp duruyor. Ona böyle kahkaha attıran siyah sakal izi seçilen çenesini gizlemek için kan kırmızısı ruj sürmüş, car car konuşan at kuyruklu biri. Bir yandan da olmayan memelerinin üstüne geçirdiği dolgulu sutyenin göründüğü siyah elbisesini çekiştirip duruyor. Kimse görmesin! Yaşlılardan sonra bir de bunlara acıyorum işte. Yanlarındaki en suskunu, mini minnacık bir hatun. Benim en çok tırstığım dişi türünden, sinsi sinsi bakınıyor ortalığa. Milletin açığını yakalayacak. Kendine güveni burnunun ucunda dikili. Kimseye eyvallahı yok; güzel bulursun bulmazsın. Ufak tefek ama gölgesi kocaman, tam elebaşı. Saçları rastgele toplanmış, böylelikle cildindeki sevimsiz matlığın altı çizilmiş iyice. Bu cins kadınların saçları iyi toplanmıyor nedense.

Gayri ihtiyari saçlarıma uzanıyor ellerim.

Diğer ikisi hararetli hararetli konuşurken minnacık olanı ansızın anlatacağı şeyden vazgeçip bana bakıyor. Yok bakmıyor, gözleriyle yüzümü avuçluyor. Birden yüzünde şimşekler çakıyor, yağdı yağacak.  Bana bakarak çayını karıştırırken birden duraklıyor. Yanındaki travestiye eğilip bir şey söylüyor. Yine çayını karıştırıyor, bu sefer çayının içine beni atıp da yapıyor sanki bunu. Şeker gibi eriyorum sıkıntıdan. İnsan konuşmalarından kopuyoruz kadınla ben, donuk bir sessizlik gizlice aramıza sıvışıp yerleşiyor. Onun hakkındaki düşüncelerim alnıma sızmış da sözcüklerimi satır satır okuyor sanki. Ne düşündüğünü anlamaya çalışıyorum, başkalarının nüfuz edemeyeceği ruhuna tosluyorum. Belki ben de kendimi bu kadar bilsem tanısam. Kendime baktığım köşemden kalkıp karşı köşeden bakabilsem, arada ters döndürüp alt üst etsem, havalandırsam kendimin kendime bakışını…

Gözlerini bana öyle dikiyor ki olamadığım kişiyi olamadığımı yüzüme vurur gibi.

Taraz taraz saçlarıyla, yerden bitme boyuyla nasıl?

Elimi öbür elimin üstüne koyup saniyesinde çekiyorum. Bacak bacak üstüne atacakken birden vazgeçip yana yatırıyorum bacaklarımı. Gözbebeklerim huzursuz. Bütün vücudumda bir seğirmedir gidiyor. Ruhumda bir kargaşa, içim çalkalanıyor, oraya buraya çarpıyorum kendimi. Çenem titriyor, bocalayıp, küçülüyorum, saçlarım bir bir dökülüyor. Tam elimle garsonu çağıracakken kadın birden yanımda bitiyor. Soluğu sivri bir cisim gibi yüzüme dayanıyor. Kulağıma eğilip fısıldarken elime kâğıt bir mendil tutuşturuyor.

“……..”

Tutunacak, dayanıklı bir şey arıyorum içimde, bulamıyorum. Mendili avucumun içine alıp sıkıyorum. Öbür elim burnuma gidiyor. Nemli, sarı yapışkana dokunuyorum.

Parayı masaya koyup, garsonu beklemeden kaçıyorum oradan.

Arkamdan travestinin attığı iri kahkahalara Hakan’ın, Bahadır’ın ve Ferhan’ın alaycı gülüşleri karışıyor.

 

 

Fotoğraf: https://bit.ly/2LPQfnT

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.