Şafak Yorgunu / Mediha Ünver

 

Kan ter içinde, sıçrayarak uyandı! Yüreğinin gümbürtüsüne mi aç itlerin ulumasına mı bilemedi. Düşündeki dereden yeni çıkmış gibiydi. Gövdesinin taze bahar dalı misali titreyişi seher yelinden değil, kasıklarındaki depremdendi. Hiç uyanmasa, hep düşlerde… Usulca yorganın altına kayıp şafak yorgunu kirpiklerini gördüğü rüyaya yumdu.

Sıcak mıydı, eteğinin yangını mı vurmuştu? Kavruluyordu! Salkım söğüdün yeşil kuytuluğuna sığınıp suyun serinliğine soyundu. Soyundukça suya dönüyor, kar olup eriyor, dere olup coşuyordu. Yalnız beyaz iç fistanı kalmıştı üstünde. Sırma saçlarını savura savura serin sulara dalıp çıkmalara doyamıyordu. Gördüğü şey karşısında aniden durmasıyla saçlarından yayılan billur damlalar bir an havada donup kaldı. Papatyadan bir taca tutunmuş beyaz tüller, duvak olmuş nazlı nazlı akıyordu kendine. Şaşkınlıkla alıp taktı. Sudaki şavkına baktı. O başındaki duvağa, söğüt ona hayran kaldı. Yeşil gölgelerle yeniden oynaşmaya başlamıştı ki bir ses duydu. Lal oldu! O karşısında duruyordu ve yıkandığı su kadar gerçekti! Yaklaştı, hatta dokundu. ‘Günahın boynuma…’ diye fısıldıyordu kulağına, kaymış duvağı düzeltirken. İçi eridi…  Anadan üryandı, gözleri kınından çıkmış hançer! Hançere ne hacet, teslimiyet beyaz duvakla başlardı. O, bir elini doladı beline, beriki inledi ‘Ölürüm yoluna!’ Önce, nefesi yüzünü dağladı. Su aktı, söğüt baktı! Kül dudaklarından kıvılcımlar derledi sonra. Entarisinin düğmeleriyle beraber çözülmeye başladı bedenindeki kördüğümler. Alev alev ibrişimler koptu teninden, alı al, moru mor! Göğüs uçlarında açtı önce ateş çiçekleri. Döküldü yaprak yaprak gövdesine.  Yaktı, yıktı geçti…  Bir duvak düştü suya.

Uyuyamadı. Birazdan, kaynanası olacak cadı o cılız, o kötürüm sesiyle karabasan gibi çökerdi üstüne zaten. “Geliiin, gün öylene vardı, nerdesiiin?” “Gün kadar taş düşesice başına!” diye söylenirken, etine dolgun, diri, ak gövdesini zor topladı düş sinmiş yataktan.

Fistanıyla bir örnek basma perdenin çiçeklerini soldurmaktan başka bir işe yaramayan gün yine doğarken ne yandan estiği belirsiz rüzgâr bahçedeki gazelleri o yana, bu yana savurup duruyordu. Sevmezdi Elifçe gazelleri. İşi gücü şöyle dursun, ezilme hışırtısının gönlündeki sesle yarenliğini sevmezdi. Ne güzden beklentisi vardı genç kadının ne bahardan umudu. O, bir geceyi severdi, bir de ocakta yanan şu odunların çıtırtısını. Gördüğü düş geldi aklına. Biraz daha odun attı ocağa. Alev güller açtırdı yüzünde, iniltiler diken.

Uyanmasıyla inlemeye başlaması bir oldu hastanın. Aslında bu inilti, neredeyse boş görünen sofada bir sevgi kırıntısına takılıp kalsa duyulamayacak kadar cılızdı. Ezberlediği bu ses en ufak bir acıma duygusu yaratmadı Elifçe’de. Aheste devam etti ocaktaki çorbayı karıştırmaya. Mis gibi yayılan koku hiç dinmeyen açlık duygusunu iyice kabarttı. Hastanın sesi yükseldikçe için için sevindi bile “Temelli elime düştü cadı!” Bir kaşık su vermese, ölse, köylünün üç gün sonra haberi olurdu. Ev denilen bu kuyu, bağ yolunda, köyün dışındaydı ne de olsa. “Yemese, içmese, nefes almasa…!” İniltiler arttıkça çorbayı karıştırdığı kaşığın hızı da arttı. Ne kadar hazzetmese azdı. Dünyasını başına yıkan bu koca bunak değil miydi? Öyle derin bir “offf” çekti ki bütün içi boşaldı sanki. Dermansız kalan elindeki kaşığın durduğunu bile fark etmeksizin, kendi devinimiyle dönen çorbanın minik girdabına takılıp gitti. ‘Ayağına kapanıp yalvardım. Etme bibi dedim, gönlüm yok dedim, kıyma bana dedim! Daha ötesini söyleyemedim… Kör olası yokluğun belini büktüğü babamın yamacına geçip bastonunu vura vura, beşik kertmesidir, başlığı da ödenmiştir! Bu iş olacak dedi, başka bir şey demedi.’ Kaşık elinden kaydı gitti Elifçe’nin.

Daralmıştı. Öfkesinde boğacak/boğulacak gibiydi.  Kendini dışarı atacaktı ki aniden vicdanına dokunan inlemeye takılıp kaldı. Kapıya yaslanıp gözlerini kısarak baktı karaltıya; “Şu kadının titrek elleri olmasa, can dilenir gibi açmasa havaya öyle. İşte o zaman şu itler yiyesice yüreği acımasa…”  Bir tek elleri değil, çenesi de titriyordu bugün. Kireç gibiydi yüzü. Duyulur, duyulmaz bir sesle tısladı hasta “Ali Ağama git, Yusuf’a haber salsın…”

Yusuf.

Yusuf adı dalga dalga büyüyüp başı dumanlı sarp dağlara çarptı. Yankılandı, dağıldı, toplandı, hece olup diline dolandı.

“Yu- Yusu- fu mu!?”

Eli ayağı şaştı. Çorba taştı. Sevincinden neredeyse koşup hastaya sarılacaktı.

Koştu. Kaynanasının niye askerdeki diğer oğlu Halil’i de çağırtmadığına takılmadan koştu. Çocukluğunda olduğu gibi (ki çok da zaman geçmemişti) kollarıyla kanat çırparak bıraktı kendini bayır aşağı? Eteklerini dolduran rüzgârla havalandığına, başının göğe erdiğine yemin edebilirdi. Çok sürmedi uçuş hali. Bağların yanından geçerken kanadı, kırık bir dala takıldı kaldı. Evvelden beri dört başı mamur gülmüşlüğü mü vardı zaten?  Endişe ve kederin mülk edindiği yüzünde neşe pek kalmaz, yaz yağmuru gibi şöyle bir çiseleyip geçerdi. Eteklerindeki hava boşalmış, vesveselerin ağırlığıyla yere yığılmıştı. Sırtını asırlık ağaca verip nefesini toplarken yemenisiyle alnındaki teri siliyordu. Düşünceliydi; “Gelse, yüzüne nasıl bakarım! İzin alamadım diye bahane edip kardeşinin düğününe bile gelmedi. Anasına üç senede, üç mektup… Bırakıp gitti, gâvurla, gâvur oldu diyo köylü. Bilmiyolar ki…”

Güneş yükseliyordu ama köye varmak için hiç acelesi yoktu. Şimdi hiç bahar yaşamamış gibi mahzun duran şu bağ bahçeyi ne çok severdi bir zamanlar. Şu derenin peşi sıra akıp giden iğde ağaçlarını, hele şu su arkını! Dili olsa da konuşsa… Gözlerini yumarak havayı kokladı. İğde ağacının çoktan yitirdiği kokusuna kapılıp gitti. Kör ebeydi, beşik kertmesi Halil bağırıyordu ‘Sesime gel, sesime gel!’  Elleriyle havayı yararak sese doğru ilerlerken arkın içine kapaklanmış buldu kendini. Ela gözlerinin hareleri, öfke olup, çakmak çakmak, yandı, söndü. ‘Hayın Halil, kepaze ettin beni millete! Bi de gülüyon! Senden koca mı olur adama! Allah yazdıysa bozsun!’ Bıyıkları yeni terlemiş Halil, katıla katıla gülerken çayırda debelenip duruyordu. Boydan boya çamura bulanmıştı Elif. Sırf Halil’e garezinden tuttu, dökmedi gözyaşını. Uzaklaşıp, kendine bile hayrı olmayan cılız suda temizlenirken bir gölge düştü üstüne. Baktı Yusuf! Onu ne zaman görse yüzü kızarırdı. Islanıp üstüne yapışmış fistanından yeni uyanmış memelerinin başkaldırışı utandırmıştı Elifçe’yi. Onun eğilmiş başak boynunu kaldırdı Yusuf. Avuç avuç sular alıp al olmuş, bal olmuş yanaklarını sildi. Ne zaman heyecanlansa kuşlar uçuşurdu gövdesinden kızın. Şimdi de tutmasa yüreğini, takıp gagalarına…

Yusuf’un eli sol göğsüne değdiğinde, işte tam o anda, oldu olan! Bir solukta, eli göğsündeyken ve gözleri gözlerine değdiğinde buldu anahtar kilidini. Çevirdi. Gözlerden gönlüne açılan kapıyı aralayıp girdi. Kilitledi. Mühürledi. Ve işte yine tam da o an gözlerinden bir damla yağmur çiseledi süzülmüş bal üstüne…  Yanağındaki yaş, genç kadını çekip aldı iğde kokulu geçmişinden.

Akşama, sabaha kalmaz gelirdi Yusuf. Üç yıldır aynaya bakmadığı gibi çeyiz sandığını da açmamıştı Elifçe. Eli kapağa gitti geldi. Tedirgindi. Aralı kapaktan yayılan kesif naftalin kokusuyla buruştu yüzü. Cılız parmaklarıyla can verdiği işlemeler ne de çabuk sararmaya başlamıştı. Havasız, güneşsiz kalışından ziyade unutulmuşluktan, el ve göz değmemişlikten ilmik ilmik solarak can çekişiyorlardı. Ölen kendisiymiş gibi ürktü! Ödü kopardı ölümden. Karanlık, hele de yılanların bedeninde dolanacağı düşüncesi… Gerçi bu tatmadığı bir şey değildi. Kocası Halil’in elleri gövdesinde dolaşırken… Ürperdi!

İşlemelerin sandık lekelerini yunaklığın taşlarına vura vura sakız gibi yıkadı Elifçe. Havadaki ayaza inat, döşeklerin yastıkların yünüyle bir uçuştu etekleri. Kırklanmalıydı şimdi de. suya salmalıydı kirini pasını, tüm günahlarını… Suyla arınmalı, Yusuf’un koynunda durulmalıydı. Başka çaresi yoktu! Dökündüğü her tas suda sesi daha gür, daha kararlıydı. “Ölümden öteye köy mü var?”

Ya gelmezse! Ya…!”  Sedirin yastığı üstünde kavuşturduğu kollarına çenesini dayamış, geçmeyen zamanın akşam güneşini batırıyordu ela gözlerinde. Beklemenin yorgunluğuna direnemeyip düşen uzun kirpikleri arasından kayıp gidiyordu bir gün daha. Güneşin battığı o yerde, o tepenin tam üstünde, nereye gittiği belirsiz karaltılar görürdü ara sıra.  O zaman heyecanlanır, içinde parlayan belli belirsiz bir umut ışığıyla doğrulup şafak yorgunu gözlerini ovuştururken bunun gerçek mi düş mü olduğunu seçmeye çalışırdı. Şimdiyse akşamın karanlığı gibi, anasının geçmişten gelen buyurgan sesi çöküyordu üstüne; ‘Gözümün kökü, bidenecik oğlumun elini kanda mı goyacan farş olasıca!’ Anasının gözünün kökünün eli kanda kalmadı, o şahin pençesiyle doladı al kuşağı bacısının beline. Üç kere! Ar dedi bağladı, namus dedi bağladı, gayret dedi bağladı… Üç kere dolayıp, üç kere ferman eyledi. ‘Gelinliğinle çıkıyorsun, kefeninle girersin bu eve!’  Oysa, kefeni zaten üstündeydi. Ne ağabeyi gördü onu ne de kocası Halil bildi. Kimse bilmedi! Yusuf dönse bilir miydi? Bilir miydi ki her şafakla yeniden yeniden gövdesini saran o al kuşak, o acının rengi; ördüğü ar, namus kafesiyle onu kendi gövdesine hapsetti! Her şafağa “sabret” diye uyanmak, “gayret” diye dayanmak neydi, bilir miydi?

Derin bir iç çekişle kanaviçeyi toplarken düşen yumak, tek yaşam ibaresi döşünde usulca inip kalkan yorgan olan hastaya kadar yuvarlandı. İpi sararken kulağı radyodaki türküdeydi Elifce’nin. “Kuşkanadın kalem olsa, yazamaz benim derdim” Kalem nedir bilmezdi. Kanatları da yoktu ama kuşlar uçurur, kuşlar kondururdu nakışlarında. O kuşlar ki kanatlanır gider, Yusuf’un resim defterine çizip durduğu kuşların yuvasına konardı.  Kuşlar ve Elifçe’nin resimleriyle doluydu o defter. Yusuf sır gibi saklasa da bilirdi… Göz ucuyla kaynanasını süzdü, hatta bir an sevdi bile. Kuyularına düşmüş karanlık gözleri, cılız da olsa bir ışık umuduyla duvardaki fotoğrafa asılıp kalmıştı. Oğulları Halil ve Yusuf’un siyah/beyaz fotoğrafına! “Halil, ayrık otu” derken sevgisi bitivermişti Elifçe’nin. Elindeki yumağı fırlatıp kalktı. Bir adımdan diğerine değişen ruh haline hiç şaşırmadı. İçinde bir mayın tarlasıyla yaşadığını çoktan öğrenmişti. “Yok yok, kıran girsin hepsine!”

Göğsüne reyhan, yastığın altına lavantayı koydu. Pembe yazmasını da bağladı mı hazırdı. Duyar gibi olduğu hışırtıyla pencereye koştu. Yüreği ağzında. Kedi. Olsun kalp çarpıntısı bile güzeldi. Ne heyecanlı ne büyük bir ay vardı bu gece. Bu haliyle olsa olsa şavkıyla sarmaladığı gazellere sabaha, güneşe ve hiç göremeyeceğini sandığı bahara dair masalımsı bir şeyler anlatırdı. Gazeller bile güzeldi. Ay’ın üstünde yattığı o tepeye baktı. Zihninde gölgeler geçirdi üstünden. Ay’dan geçip Güneş’e uzanan gölgeler… Geçmek bilmeyen zamanda, odasında sabırsız gezinirken çıplak ayaklarının ağırlığı, el dokuması kilim üzerinde yeni yeni nakışlar oluşturuyordu bu gece. Hasret ve vuslata bir örnek nakışlar…

Gözü duvarda asılı tek şeye, ters olarak asılmış aynaya, kaydı. Bu o günkü aynaydı. Düğünündeki… Adettendi, gelinliği ile kapıdan girerken yüzüne tutulmuş ve sorulmuştu.

‘Sen mi güzelsin, bahtın mı?’

Görememişti yüzünü, tülün altında mıydı, yoksa bir yüzü yok muydu görebileceği. Olsa görürdü. Ya da gitmiş olmalıydı, ışıltısında gözleri, sesinde kulağı, kokusunda burnu, gülüşünde dudakları… Yusuf’un peşine gitmişlerdi. Dönüp baksaydı ardına, Yusuf görürdü.

Usulca yanaşıp aynayı düzeltti. Nasıl da tozlanmıştı. Silip astı. Sonra gaz lambasını alıp öylece aynaya baktı.

Gördü, bahtı kara, yazması pembe, yüzü aktı.

Daha fazlasını göremedi. Oysa elinden düşüp parçalanan, her kırıntısında kendi geleceğinden bir sır,  bir kesit saklayan aynaya, biraz daha dikkatli baksa görecekti.

Yusuf gelecekti. Yusuf gidecekti.

Görecekti. İşte ordaydı. Kırık aynanın en büyük parçasına yapışıp kalmıştı ömrünün en kısa ve en güzel gecesi. Yasak elmaların cennet bahçesi. Bir şimşek çakması, yıldız kayması…

Bak, şu parçadan sarkıyordu Yusuf’un koynunda sakladığı bir tutam saçtan arta kalan.

Onun, hep ardından sallanıp duracak mendil buradaydı.

Yağlı urgan orada…

Ve tam şu üstüne bastığı parçada kıvrılmış yatıyordu, her geçen gün, karnında büyüyen bir ölüm yolcusu, sevda sancısı…

Şimdi ayna elinde, öylece beklerken nakışlı kilim üstünde, görememişti ve bilmiyordu henüz. An gelecek, al kuşağı, o acının rengini gövdesinden söküp atacak, iyice ağırlaşan şafak yorgunu kirpiklerini aralayacak, ayın battığı o yerde, tepenin tam üstünde, nereye gittiği belirsiz, az çok ona benzeyen bir karaltının peşine düşüp gidecekti.

Cam ve can kırıklarıyla pareli bir gölgenin ayak izleri kalacaktı geriye.

Ay’dan geçip Güneş’e uzanan…

 

 

 

Fotoğraf: https://bit.ly/2LE16SF

2 Yorum Şafak Yorgunu / Mediha Ünver

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.