Rihlet / Nihal Dilan Cantürk

rihlet*
*göç, göç etme, ölme

Bir toprak parçasından mı göçülür yalnızca?

Gitmek, dönmek mümkün değilse göçmek değil midir her memleketten ya da her insandan.

Böyle; sanki aldığın nefesin miktarı azalmış gibi, sanki göğsüne biri oturmuş da onun ağırlığından ciğerlerine havayı olabildiğince alamıyor,, sanki gırtlağından aşağısı soğuk bir yağla kaplanmış da aldığın oncacık hava bir de sana temas etmiyor… gibi değil,, etmiyor.

yosunlu ve bulanık bir suda ışığı göremeyerek
yüzeye yüzmek yerine yönünü şaşırıp çaresizce dibe yüzen bir martı gibi

,,nefessiz.

Bulunduğumuz yerleri, gittiğimiz insanları biz seçmeyiz ki,

“ya da seçer miyiz?”

Bir ses var şu sıralar içimde. o.. hiçliğin ama her şeyin sesi. Yalnızken iki kişi olmanın. Kavganın ve bazen diyaloglar arasındaki sessizliğin sesi.

İstiklal Caddesi… Bunaklıktan mı yoksa kitap yaprağı görmemiş tırnaklara taşıra taşıra sürülmüş ojenin odada bıraktığı keskin koku gibi mi umarsız. Her şehrin bir huyu vardır ya;, İstanbul şımartılmış bir kedi gibi vurdumduymaz. Sen varmışsın, yokmuşsun; senin gözlerin şişmiş ağlamaktan ya da bir sabah hayatta iyilerin kazanacağına inanarak uyanmışsın; peh, o ise keyif kahyası! Önemli olan hepimizin nasıl hissettiği değil de, İstanbul’un geçen gece barda şöyle bir görüp uğruna kocasını boşamaya karar verdiği adam gibi..

Bir yaptı eliyle ve telaffuzuna yakın bir şeyler mırıldandı. Adını sordum ona kaç yaşında olduğunu gel dedim otur yanıma. Bir dedi defalarca yineledi, anlayamıyordu beni. Uzattı mendili. Taş çatlasa dört beş yaşlarında, fakat hayatın ne menem olduğunun farkında , gelsene yanıma deyişimdeki acımayı ve tatlı dilimdeki şefkati böyle davrandığım için benimle gurur duyan bir babadaki bakışla kabul eden bir çift göz. Ne tuhaf değil mi ?

Gözlerden nasıl kalbi görünüyor insanoğlunun, anlayamıyorum..

Ben ona söylemiştim, bir daha aynı şeyler olursa gideceğim dedim; yine aynı şeyler oldu. Göç hasretten ayrı düşünülebilir mi? Ben yerleşmiştim ona. Dünümü ve bugünümü benden iyi biliyordu. Onu görmek evimin koridorunda yürümek gibiydi, gülüşü elimdeki çay bardağının avucumda kaybolmayan sıcaklığı. En makyajsız halimle ve maskesiz.                                               

 “Japonlar ne diyor? Fuşodin! Ölçülülük, dayanıklılık, yüzün hareketsiz bir maske gibi gülümseyişi. Ama maskenin ardında ne olup bitiyor, o bizim bileceğimiz iştir”** İşte o, bunu her zaman bildi.

ben sadece ayrılmadım ondan, göçtüm ben. bir iki eşya değil almam gereken, onda benim kalbim kaldı, geri alamıyorum

korkuyorum anne… uyuyamamak ne berbat, göçtüğün kucağın kokusunu aramak; saatlerce dönmek bir sağa bir sola; uyuyamamak ne çileden çıkarıcı. insan kimse onu buna zorlamamışken göçer miymiş; göçtüm ben…
o sıralar denize her baktığında yunus gören bir çocuktum ben yirmi beş yaşında…

Oturdu yanımıza. Biz sürekli türkçe bir seyler söylerken o arapça karşılıklar veriyordu. Ara ara bir diyordu elindekini göstererek “bi lira”. Aldık birer mendil, sonra bir anda kalktı yanımdan kucağıma oturdu. Beklemiyordum. Kim olduğunun önemi yok; biri onu sarsın istiyordu ve bu istek tabiatındandı. Birbirimizi anlamıyorduk fakat, bunun hiçbir önemi yoktu. “Bir gün sana dünyada dayanılacak tek şeyin sevgi olduğunu öğreteceğim.”***

Elimi alıyor başına götürüyor, sev beni diyordu, çocukluktan çıktığımızda terk ettiğimiz onca şeyden biridir ya; doğallık…. keşke dedim o an, hiç büyümesek…
Yemek alalım istedik, o dondurma istedi. Karnı mı açtı, yemeği yese uzun vadede daha mı mutlu olurdu; hesaplamadı, öngörmedi, bir dağın eteğinden aşağı doludizgin koşarcasına fütursuz mantıksızlığı seçti. Dondurma aldık, yerken ağzına burnuna bulaştırıyordu sevincinden. Yine oturduk bir yere; istiklal bizi seyrediyordu ve o an işte biz umursamıyorduk seni istanbul!

Tuhaf bir dinginlik var üstümde, sağlıksız. Neden hafifim? Yoksa dudaklarıma kadar mı çökmüş kasvet; açılmıyorlar. Nasıl geri dönerim sana; göçmenin mizacında yok ki dönmek, çuvallara doldurmak geçmişinden neye sahipsen ve sırtlamak onları ve sahip olmadıklarını da geleceğini… Ayazda bir kurt ulumasında ya da dilini damağına yamayan o kavurucu öğlen sessizliğinde terk ettiklerine duyduğun mide bulandıran kaygı, tüm soluk sarılığıyla günlerdir yıkanmayan yırtık ve kokuşmuş gömleğinle aynı renkte.

Şimdi biz böyle karşılıklı durmuşken gündüzleri işlek bir cadde ortasında fakat gece 1’deyken hayat; üzerime yerlerden çamurlar avuçlayıp atmış gibisin, ağzımı gözlerimi açamıyorum, topraktaki kan tadı dilime çalınıyor; en sevdiğim beyaz gömleğim de kirlenmiş. Yırtık ve kokuşmuş…                                   

“İnanmıyorum ve sana güvenmiyorum. Ben artık gerizekalıyı oynamak istemiyorum. Neden benim olmadığım bir hayat bu kadar korkunç senin için. Ben üstesinden gelirim hatta belki de daha aydınlık. Bana biraz zaman verir misin? Ney peki yani aklındaki bizim için… Bugünden sonrasında…Bilmiyorum, biraz zaman ver bana düşüneyim”

Biz İstiklal’i seyrediyorduk, bu sefer sen umursamıyordun bizi İstanbul…

Sahiden gitmem gerekiyordu.

Kalktım yanından, hepi topu dört beş senelik ömrüne sıkıştırılmış otuz sene gözlerine kahverengi bir anlayış yerleştirdi bu sefer; zaten hiç hayal kurmamanın ve beklentisizliğin getirisi. Ne üzüldü gidişime, ne ayrıldığımızda dönüp ardına baktı. Kaybetmelere, gitmelere alışkın bir koca yürekti bedeni; baktım ardından kalabalıktaki kimi insanların dizine bile yetişemiyordu boyu. Kaybolup gitti aralarında. Bedeni bir çocuk bedeni afacanlığında ve kendini bilmezliğinde değildi; üşüyen ellerini cebine soktu, başı önünde hızlı adımlarla yürümeye başladı; aceleleri olan diğerleri gibi…Ona verdiğimiz bir liraları ise hediye olarak bizde bırakmak istemişti giderken. Bir lira o gün hayatında sahip olabileceği en değerli şeydi; onlardan bulabilmek için kış, karanlık, açlık, korku demeden kilometrelerce yürüyordu.
Verecek başka bir şeyi olmadığından değil en değerlileri bir liraları olduğundan uzattı bize onları.

Kilometrelerce öte bir memleketten göçen bir çocuğun yeni hayatına başladığı günlerinden bir yarım saatinin hikayesi bu..

Yoldaşından göçen bir kadının hikayesi bu..

Şimdi mi? Büyüdüm ben.
Yunus değilmiş dalgaymış onlar.

 

 

**Zorba, Nikos Kazancakis Çeviri: Ahmet Angın

***Aylak Adam, Yusuf Atılgan

Fotoğraf: http://bit.ly/2x1Vjj9

3 Yorum Rihlet / Nihal Dilan Cantürk

  1. “…Aldık birer mendil, sonra bir anda kalktı yanımdan kucağıma oturdu. Beklemiyordum. Kim olduğunun önemi yok; biri onu sarsın istiyordu ve bu istek tabiatındandı…”
    Duygu dolu satırların içinde buldum kendimi. Ve bir çocuğun kalp atışlarını hissettim kalbimde.

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.