Rengi Yok / Hicran Bekiroğlu

Sol tarafımdan suratıma doğru esen bir serinlemeyle kafamı çevirdim. Pembenin her tonuyla baştan ayağa kadar donanmış, yaşını başını almış bir kadın, pembe yelpazesiyle hem kendini hem beni serinletiyordu.

Sahil işinden çıkmış vapurlara yetişmeye çalışan, çocuklarını deniz havası aldırmaya çıkan, günün sıcağını denizin iyot kokusuyla serinletmeye çıkmış insanlarla doluydu.

Kadıköy-Beşiktaş 19.15 vapurunun seferine yarım saat vardı. Ayaklarımda ve saç diplerimde oluşan teri soğutmak için, sahilde boş bulabildiğim bir banka kendimi bırakmıştım. Martı sesleri eşliğinde kitabımı okumaya çalışıyordum. Bir sigara yaktım. Boğazım havadaki nemden dumanın ciğerlerime inmesine izin vermeyip gıcık yaptı, öksürmeme sebep oldu. Soğuk sodamdan bir yudum aldım. Teyze de pembe çantasından çıkardığı buz tutmuş pet şişesinden suyunu içip pembe rujuyla dudaklarını renklendirdi. Gri gözlerini yuvalarında oynatıp yelpazesini daha hızlı sallamaya başlayınca sigaramı ayakkabımın burnuyla söndürdüm. Nasıl bir hayat yaşamıştı?

“Uzun yıllar Almanya’da tezgahtar olarak çalışmış; ekmek kavgasından, çocuklarının Almanya‘ya alışmasından dolayı bir türlü memleketine dönememişti. İki erkek çocuğu büyüyüp kendi hayatlarını kurup çoluk çocuğa karışmışlar. Eşini Almanya’nın soğuk topraklarına bırakmış, hasretini çektiği İstanbul’a geri dönmüştü. Yalnızlığını pembeyle örterek yaşıyordu sanki. Acaba ismi Hatice mi?“

-Yakın gözlüğümü unutmuşum. Rehberden Dilek ismini bulup arar mısın?

Sorusuyla kendime geldim. Yüzündeki leke izine hiç uymayan zümrüt rengi gözleriyle bana bakıyordu.

 İsmi bulup aradım. Telefonu geri verdim.

İncecik dudaklarından billur gibi bir ses akmaya başladı kulağıma

-Ah nasıl da tanıdın hemen sesimden, eh unutulacak ses de değil ki. Hahaha nasılsın Dilekçiğim? Ay evet en kısa zamanda bir akşam buluşalım, şöyle eskileri yad edelim şekerim…

Sesindeki melodi ile canım bir duble rakı çekti.

“Acaba ismi Gönül mü? On altı yaşında bir kasabadan, meşhur olmak için evden kaçıp kara yağız bir delikanlıyla tanışıp gönlünü kaptırmış. Delikanlı bedeninin, sesinin güzelliğini överek parlak sahne ışıklarıyla tanıştırmış. Kızımız sevdiği adama güvenerek her şeyini teslim etmiş. Meşhur olup delikanlıyla evlilik hayalleri kuran kızımız, kendisini renkli sahne dünyasının en köhne yerlerinde bulmuş. Hiç evlenmemiş masa masa gezip gönül eğlendiren ama kendi gönlünü hiç mutlu edememiş. Sahne alışkanlığından olsa gerek kendisine pembelerden bir beden yaratmış.

 “Akşam simidi bunlar!” diye bağıran simitçinin sesi ile düşüncelerimden sıyrılmaya çalıştım. Göz ucuyla kadına bakmaktan kendimi alamıyordum. Pembe fularıyla boynundaki teri sildi. Elinde pamuk şekeri olan bir kız çocuğu onun önüne gelip dikildi. Ayağındaki pembe çiçekli terlikler teyzenin terlikleriyle aynı tezgâhtan çıkmış gibiydi. Elindeki pamuk şekeri ona uzattı. O da bir tutam koparıp ağzına attı, keyifli bir mırıltı çıkardı. Mavi gözleri buğulandı, kulağındaki pembe kalpli küpeleri çıkarıp küçük kızın avcuna koydu. Küçük kız küpelere bakıp pirinç taneleri dişlerini göstererek;

-Anne anneeee! Bak teyze bana ne verdi, diyerek annesinin yanına koştu.

 Boğazındaki bir düğümü çözmek istercesine derin bir ah çekip gözleriyle küçük kızın bedenini içine çeker gibi arkasından baktı.

“Otuz beşinde kadınlığının en canlı dönemindeydi. Bir ömrü birlikte bitireceği, üniversitede tanışıp aşık olup evlendiği kocası etrafında pervane oluyordu. Altı yaşındaki kızları sarı lüle lüle saçlarıyla birlikteliklerine can katıyordu. Hayattan başka ne isterim ki diye düşünüyordu. Kızını, saçlarına şimdi kendi saçlarına taktığı pembe çiçekli tokalardan takıp parka götürmüştü. Kızını oynayan arkadaşlarının yanına bırakıp banka oturan arkadaşlarıyla sohbete dalmıştı. Acı bir fren sesiyle yerinden fırlayıp caddeye koştu, bir adamın kucağında kızının sarkan sarı lüle saçlarını görmüştü. Kızının yasını mı tutuyordu pembelerle..? “Acaba ismi Suna mı?”

-“19.15 Beşiktaş vapuru iskeleden yolcu almaktadır.”  Anonsuyla kendime geldim. Telaşla kalkıp çantamı toparladım. Kadının bakışları bir martının kanadıyla ufku geziyordu.

-İyi akşamlar, dedim.

-Size de iyi akşamlar, dedi.

Gözleri ne gri, ne zümrüt ne de maviydi! Pembeydi.

14 Yorum Rengi Yok / Hicran Bekiroğlu

    • Teşekkürler yorumunuz için Volkan bey her öyküde yeni bir şeyler denediğim için bu öyküde doğru dili bulamamış olabilir Sevgi’yle kalın…

  1. Çoğumuzun farkında olmadan yaptığı, hiç tanımadığımız insanları gözlemleme ve karakterlerini analiz etme durumuna güzel bir örnek olmuş hikaye. İnsanları dış görünüşleri ile yargılamamak gerektiği bi kere daha yazıyla pekiştiriliyor. Yazı dili açık, anlaşılır. Karakterin gerçekte neler yaşadığını merak etmeden duramıyor insan. Kaleme ve gözleme sağlık.

  2. İlk iki öyküye kıyasla dar bir anlatım olmuş. Ama kurgu güzel ve dikkat çekici, okuyucuyu sona doğru sürüklüyor. Hikayenin içinde kendimi çok bulamasam da betimlemeler yine çok başarılı. Kalemine sağlık Hicran Bekiroglu

    • Teşekkür ederim öykülerime önem verip değerlendiren okuyucularım olması öykü yazmak kadar keyif veriyor bana. Sevgiler..

  3. Volkan Beyin aksine anlatımı gayet akıcı ve yalın buldum. Keyifli bir yazı, elinize sağlık. Bir sonraki öykünüzü heyecanla bekliyorum

  4. Hicran Hanım yine duygulu bir yazı olmuş. Hiç bir şey göründüğü gibi değil gerçekten. Bunu çok iyi betimlemissiniz. Sevgiler….

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*