Ramazan Çinko: İnsanları düşünmeye davet ediyorum, icabet eden benim okuyucumdur.

Söyleşi : Hava Özcan

 sıra

Kitabınızı heyecanla okudum fakat öncelikle sizi daha yakından tanımak isteriz. Kitabınızda sizinle ilgili bir öz geçmiş yoktu. Bu nedenle roman ile ilgili sohbete başlamadan önce, kendinizden biraz bahseder misiniz?

Eserle okuyucu arasına girmek istemedim. İngilizce öğretmeniyim. Didim’liyim. Evliyim ve bir kızım var.

 “Cevap bekleyen değil, yeni sorular eklenmesi gereken sorular söz konusu.” diyerek insanları düşünüp, sorgulamaya davet ediyorsunuz. Roman yazma fikri ilk aklınıza ne zaman geldi?

Kafamda bir roman fikri oluşmaya başladığı zaman. Başından itibaren hep roman üzerine kafa yordum. Her sanat dalının olduğu gibi roman sanatının da bir tarihi var, bir katkım olur mu acaba diye çok düşündüm.

 “Dalıp gitmek… Dalgıç kıyafeti giymek gibiydi. Sana atılan topu tutamazdın ve oyundan atılırdın.” Sorumluluğunun farkında olmayana, sorumluluk duygusu ancak bu kadar güzel anlatılır. Siz sorumluluklarınızın farkına ne zaman vardınız?

Üniversite de bana ‘sorumsuz’ diye isim takmışlardı. Sınavları kaçırırdım hep, her hangi bir etkinlikte yer almakta zorlanırdım falan. Ama ben dünyayı sırtımda taşıyordum onların haberi yoktu, bu yüzden hareketlerim ağırdı biraz.

Kitabınızdan dikkatimi çeken örnek birkaç cümle almak istedim. Açıkçası kitabı okurken zihnim bir uçtan diğer uca savruldu. Tam bir beyin fırtınası yaptığımı itiraf etmeliyim. “Teleskopla mı yoksa mikroskopla mı bakmalı?” “Ağaç yaşken eğilir ve öylece kurur.” “ Kelimelerin dünyasıyla hayatın dünyası iki ayrı gezegendi…Biri güneşin etrafında dönüyordu, diğeri zihnin. Sadece kendi olabilen canlıları kıskanıyorum. Zihnin peşi sıra giden beden çaresizdi…” Şimdi izninizle sorumu sorayım. Okuyucu kitlenizin kimler olmasını isterdiniz? Neden?

Özellikle yazanlar ve yazmayı düşünenler… İnsanları düşünmeye davet ediyorum, icabet eden benim okuyucumdur.

Kitabınızı klasik bir roman tarzında kurgulamamışsınız. Bir hikâye yok gibi. Giriş, gelişme, sonuç bölümleri de yok mesela. Okuyucularımız adına bunu biraz açabilir misiniz?

Romanımda elbette bir hikâye var ama neredeyse o da romanın biçimi olmuş gibi. Romanım roman yazdığını iddia eden bir öğretmenin öğrencileriyle arasında geçen diyaloglardan oluşuyor.  Bunlar öyle yoğun diyaloglar ki okuyucuya nefes aldırmıyor.

Romanımı bir solukta okuyan bir okuyucuma sordum: Ne anlatıyor diye…  Aklında bir şey kalmadığını söyledi.  Ben de ona dedim ki: ‘Okuyabildiğini göstermiş oldun, şimdi de sıra ne okuduğunu görmeye geldi.’

Alınmadı mı?

Arkadaşım olduğu için sorun olmadı. Kitabı okuyan başka bir arkadaşım da şöyle dedi: Picasso, bir sergisinde adı balık olan tablosuna bakıp ‘Ben burada balık göremiyorum, diyen ziyaretçiye, Eğer balık görmek istiyorsanız, az ilerde bir akvaryumcu var, lütfen oraya gidiniz, demiş. Bu romanda da benzer bir durum var. Olay okulda geçiyor ama romanda ne öğrenci ne öğretmen ne de okul var. Çünkü konu onlar değil.

 Konu ne peki?

Bizzat hayatın kendisi… Daha doğrusu her romancının kafasını kurcalayan hakikat nedir sorusunun peşinden gidiyor.

Mevcut romanlardan farkı nedir?

Dostoyevski’nin çağdaşlarından farkı onun farklı yazmasıydı, bu yüzden günümüze kadar geldi ve insanlık var olduğu sürece hep gündemimizde olacak.

Benzer dergiler, benzer romanlar hep.  Hepsi birbirini taklit etmekten çekinmiyor.  Birini okuduğun zaman diğerlerini okumaya gerek kalmıyor.  Cervantes Don Kişot’u yazdığında birbirine benzeyen yüzlerce şövalye romanları varmış.

Peki size en çok ışık tutan yazarlar kimler oldu? Kendinize bir rehber seçtiniz mi?

Roman romandan çıkar. Romancı her şeyden önce iyi bir roman okuyucusu olmalı.  Ama sanırım ben öyle değilim. Benim iyi kitap okuyan arkadaşlarım oldu hep.  İçeriğe değil de biçime taktım.  Nasıl anlatılacak? Bu soruyla meşgul oldum.  Cervantes’in açtığı kapıdan girebildimse ne mutlu bana.

Olaylara ironik bir şekilde eleştiri getiriyorsunuz. Mizah yönünüz daha mı ağır basıyor?

Bu düşünen bir roman… Anlamaya çalışıyor. Bunun için de ne olabilir acaba diye dalışlar yapıyor.

Yazmak uzun soluklu bir yolculuktur. Siz de ilk meyvesini vermiş bir yazar olarak ileride hangi tür kitaplar yazmayı planlıyorsunuz?

Romanda bununla ilgili bir bölüm var. Neyse oraya hiç girmeyelim. Benim için durum biraz farklı. Bu romanın yani ‘Sıradan Mevzular’ın devamı var, hazır, üç cilt daha var. Bundan başka,  iki romanım daha var. Sırası geldikçe onların da okuyucusuyla tanışacağını umuyorum.

Sizce bir yazarda asıl olan üretkenlik mi yoksa doyuruculuk mudur? Yıllarca biriktirip doyurucu bir eser mi ortaya çıkarmalı yoksa her sene bir tane mi?

Bence nicelik değil, nitelik önemli.

Yolunuz açık, okuyucunuz çok olsun. Nice kitaplarda buluşmak dileğiyle…Teşekkürler

 

İlk Yorumu Siz Yapın !

Yorumlar

E-posta bilginiz gizli kalacaktır.


*