ümraniye escortkadıköy escortataşehir escort

sakarya escortsakarya escortsakarya escortsakarya escortsakarya escort

Pinokyo’nun Uyarısı / Şeyda Apaydın

01 Mayıs 2019 2

Gözlerim kapalı. Uzattıkları yerde öylece duruyorum. Sırtım sert ve soğuk zemine alışmaya çalışırken karanlık, sessizlik ve serinlik siyah bir sıvı gibi kaplıyor her yanımı. Mevsim yaz ama üşüyorum. Bir süre sonra bir motor sesi duyuyorum. Dönen bir şey bu. Döndükçe gücü daha da artıyor sanki. İstemeden çıktığım bir yolculuk bu. Ses yükseliyor, yükseliyor, kulaklarım acıyor. Bir iki dakika sonra bitmeyeceğini anlayınca, beynim ‘alış’ diyor, alışmaya çalışıyorum. Tüm bedenimi kaplayan titreşimi duymamak için kendimi zorluyorum. Sağ ayağımı yerleştirdiler önce. Soğuk ve beyaz bir sis perdesinden karşıya geçti sanki. Uzattıkları yerde, bağımı koparamadığım organım için nöbet tutuyorum. Ya geri alacağım ayağımı ya da tüm bedenimle öte tarafa geçeceğim. Yutacak beni o bilinmez âlem. Birden motor gürültüsü kesiliyor. Sessizlik… Telaşlanıyorum.
Başta kabul edemediğim o yorucu sesin yokluğunu fark edince, insanın kötü şeylere alışmasının hatta onu benimsemesinin, onu yaşamına ait bir şey saymasının ne kadar kolay olduğunu anlıyorum. İnsanın, yıpratıcı şeyler sonlandığında bile, yaşamından bir şey kopmuşçasına onu araması, kaygılanması ne kadar da üzücü. Boşluk zamanı donduruyor sanki. Yine telaşlanıyorum. “Kımıldama” dedikleri için o donuk zamanın içinde duruyorum öylece.

Neredeyim, nereye aitim? Daha ne kadar bekleyeceğim?

Sessizlik…

Gözlerim kapalı. Boşluğa da alışıyorum bir süre sonra. Gevşiyorum iyice. Her şey bitmiş sanki. Uykuya geçmek üzereyim.

Birden yepyeni bir şey titretiyor gevşemiş bedenimi. Sen habersizken, arkandan kabaca dürtükleyen biri sanki. İki uzun uğultu. Öylesine güçlü ki tsunami dalgası gibi ezip geçiyor her şeyi, boşlukları dolduruyor. Kulaklarımın içinde, fillerin kulaklarını sallamalarına benzeyen salınımlar hissediyorum. Kulaklarım su altındaymışım gibi doluyor, şişiyor, acıyor. Çenemi açıp esner gibi yapabilsem, geçecek belki. Yok ama “Kımıldama” dediler. Korkuyorum, dehşet içindeyim. Gözlerim kapalı. İkiz uğultular yinelendikçe kavrıyorum, siren bu. Gemiler ayrılıyor ana karadan. Sonuncusu daha acı verici. Uzun bir veda sireni.

Kıyıda kalan hayatlara bakıyorum, içim acıyor. Gemideyim ben de, gidenim. Geride bırakıyorum her şeyi. Ufukta kaybolurken son bir siren daha, belki de birinin onu durdurması için son bir çırpınış. Kavgaları, anlamsız mücadeleleri, unutulmuş güzellikleri, uykusuz geceleri, birbirimizden çaldığımız hayatları, rüzgârların fısıldadığı şarkıları, sarsıcı fırtınaları geride bırakıyoruz. Kimse durdurmuyor, durduramıyor. İlerlerken, başka gemilerin de siren sesleri geliyor kulağımıza. Yalnızlıkta da yalnız değiliz. Her şey geride kaldı mı gerçekten? Hem borçluyuz hem alacaklı, ödeşemedik hayatla. Yarım kalmışlıklara üzülerek uzaklaşıyoruz ana karadan.

Sirenler sustu. Sessizlik… Alıştım mı yoksa yine?

Gözlerim kapalı.

Neredeyim?

Teslim olduğum şey ne?

Güneşin doğuşunu, çok sevdiğim günbatımını, bulutları görebilecek miyim bir daha? Bulutlara bakıp hayal kurabilecek miyim? Ya dağları, denizi? Sevdiklerimi? Duyacak mıyım bir daha hayatın seslerini? Simitçinin bağırışını, arabaların kornalarını, parkta oynayan çocukların çığlıklarını, denizin dalgalarını, kuşların cıvıltılarını? Rüzgârın o çok sevdiğim uğultusunu?

Geride bıraktıklarım ne olacak?

Okuduğum kitabın ortasındaki ayracı kim alacak da devam edecek kaldığım yerden? Balkonda her gün su verdiğim saksıdaki çileğin üç meyvesinin kızarmasını kim bekleyecek?

Kim, Latin şarkıları benim için çalacak?

Uzun gecelerde kim kalkıp da hayatı süzecek pencereden?

Hayatta kapladığım yeri kim dolduracak?

Vedalaşmak ne kadar da zormuş.

Üstüme çöken sessizlik ve hüzün, uzun metal bir masaya tempolu bir şekilde vurulan yüzlerce bıçak çatal sesiyle kayboluyor. Benim zamanım değil artık. Gözlerim kapalı. Ritmik gürültüler, çok uzaklardaki yaşamdan geliyor. Gittikçe uzaklaşıyor, duyamıyorum… Metalik darbelerin yarattığı titreşimle irkiliyorum birden. Yine masaya sert sert vuruyorlar, sanki bir protesto bu. Yemeği beğenmemiş öğrencilerin yemekhane isyanı. Gülümsüyorum. Aklıma Adile Naşit ve Hababam Sınıfı geliyor. “Keşke her yatılı okulda ve yurtta bir Hafize Ana olsa” diyorum. Kimse aç kalmasa, kimse sevgisiz olmasa.

Sessizlik yine, temizlik, beyazlık gibi. Kulaklarım rahatlıyor. Gevşiyorum. Küba’da Varadero Plajı’ndayım. Pırıl pırıl turkuaz denize, pudra kadar ince kumlara, kıyıya vurmuş hayat parçalarına bakıyorum. Sedefli kabuklar, turuncu mercanlar… Güneş batmak üzere. Sertab’ın şarkısındaki gibi ‘Uzanmışım kumsala’. Yumuşak dalgalarla gelen ılık su yaramaz bir çocuk gibi ayaklarıma dokunup dokunup kaçıyor. Satıcılar ahşap heykelcikler satıyor. Sokak çalgıcılarının hayata armağanı güzelim Latin şarkıları duyuyorum. Yumuşacık tınılar, güneş, tatlı, ılık bir esinti… Sağ ayağım kaşınıyor ama üşendiğimden kımıldatmıyorum bile. Kum tanecikleridir. Gözlerim iyice ağırlaşıyor. Yarın umurumda değil. Uyumak istiyorum sadece. Sadece bu an var. Sessizlik…

Kulak zarlarımı delen ince bir iğneyle irkiliyorum. O kadar acıyor ki canım, gözlerimden yaşlar süzülüyor ılık ılık, yanaklarımda iz bırakarak kulaklarıma sızıyor. Kıvranıyor ama kımıldayamıyorum. “Kımıldama” dediler ya, o sözün tutsağıyım. Kulaklarım bu dozdaki işkenceye de alışabilecek mi? Bu da bitecek mi? Daha güzel şeyler duyabilecek miyim?
Birden tüm sesler kesiliyor. Değil güzel sesleri, o kötü sesi bile duyamayacağım artık. Bitti! Her şey bitti. Zaman durdu. Dört bir yanımı kaplayan, bedenimi titreten, kulaklarımı iğneleyen, ruhumu karanlıklara iteleyen her şey bitti. Hayattan uzaklaşıyorum. Uzadıkça uzuyor sessizlik. Hiçliğin içinde duruyorum öylece.

Şimdi ne olacak? Bekliyorum. “Kımıldama” dediler ya. Sağ kulağım kaşınıyor. Kımıldamıyorum. Gözlerimden akan yaşların tuzları yanaklarımı kaşındırıyor, elimi kaldırıp da dokunamıyorum. Pantolonumun arka ve ön ceplerinin üzerindeki metal çıtçıtların birden aşağıya doğru indiğini hissediyorum. Meğer havalanmışlar, farkında değilmişim.

Bulunduğum yere doğru sertçe bir kapının açıldığını duyuyorum. Gözlerimi açıp sesin geldiği yöne bakıyorum. Görüyorum, görebiliyorum. Beyazlar içinde bana doğru gelen adamın varlığı dolduruyor ortalığı. Yaklaşıyor, bir düğmeye basıp yattığım yerle birlikte beni geriye çekiyor. Sağ ayağımı öte âlemden alıp bana veriyor, sol ayağımı koyuyor oraya. Yattığım zemini yine bir düğmeyle ileriye sürüp, sihirli sözcüğünü çıkarıyor ağzından: “Kımıldamayın”. Gidiyor, kapı sertçe kapanıyor.

Bitmemiş. Yeniden başlıyoruz. Gemilerin sirenleri birbirine karışıyor.

Dayanamayacağım bu işkenceye. Bu kez gözlerimi açık tutmaya karar veriyorum.

Kımıldamasam da bulutlara bakabilirim değil mi?

Maviliklerin içinde yumuşacık pamuk yığınları. Onların içine saklanmış hayatlar var yukarıda. Önce Freud’u görüyorum, top sakalı ve yuvarlak çerçeveli gözlükleriyle, elinde bir defter, düşünüyor. Göz göze gelmekten sakınıyorum, ‘Çocukluğunuzdan başlayın anlatmaya’ demesine dayanamam, başka tarafa bakıyorum.

Dev dalgaların ortasında bir gemi. Titanic! Pruvasında iki sevgili, kollarını iki yana açmışlar. Kendilerini bekleyen sondan habersiz, bedenlerini rüzgâra bırakmış anın tadını çıkarıyorlar.

Az ileride Don Kişot Rosinante’nin üzerinde heyecanla yel değirmenlerine doğru ilerliyor, bir yandan da uşağı Sanço’ya Titanic’i göstererek “Aşk kalbin tek kurtuluşudur” diye bağırıyor.

Onların biraz ötesinde, Mavi Gözlü Dev oturmuş elindeki kâğıda, Don Kişot şiirini yazıyor.

Picasso da var bulutların arasında. O da Don Kişot’un 15. resmini çizmiş, azcık geriye çekilmiş tablosuna bakıyor.
Pinokyo uzaktan sesleniyor:

“Bu kadar uydurma da olmaz. Neden yapıyorsun ki bunu?”

“Mecburum. Her insan gibi benim de gerçeğe, acıya, karanlığa dayanabilmek için yalana, kendimi kandırmaya ihtiyacım var.”
İncecik sesiyle, kırmızı şapkasının altından bakan masum gözleriyle soruyor yine:

“Burnun uzarsa ne yapacaksın? Benim perim vardı. Senin de var mı?”

“Hayır, benim perim yok.”

“Burnum uzar mı?” diye düşünmeden edemiyorum. Elimi burnuma götürmek istesem de yapamıyorum. “Kımıldama” dediler.
Yazlık keten pantolonumun metal çıtçıtları havalanıyor, titreşerek tenime değiyor. Gıdıklanıyorum. Kaşınıyorum. Görüntüler kayboluyor. Pamuktan yığınların üzerinde siyah bir kalemle yazılmış kocaman bir “S” harfi olduğunu fark edip şaşırıyorum. Duvar yazılarını anladık da bulutlara nasıl yazar insan? Biri kendinden iz bırakmak istemiş belli ki. Sevgilisinin adının baş harfi mi acaba? Yoksa kendi adının mı?

Metalik sert tınılarla irkiliyorum. Demir çubuklarla, kafeslerin demirlerini tarayarak geçiyor hayvan bakıcıları. Aldırmıyor, bulutlara kilitleniyorum. Şimdi de tanıdık bir çift göz beni izliyor. Bulutların arasına saklanmış da birden yakalanmış gibi, kaçamak bakıyor. Bedenimi gözetleyen kendi gözlerim.

Suskunlaşıyor her yer. Boşluk. Kendini tekrarlayan bir işkence bu.

Bulutların arasında garip ışıklar çarpıyor gözüme. Dikkat edince, bulutların içine acemice yerleştirilmiş spot lambaları görüyorum. Bir halkanın ortasında minik üç yuvarlak ışık. Hepsi gözlerimi hedeflemiş durumda. Gözlerimi kapatıyorum. Ses yok. Işık yok. Bekliyorum.

Soğuk sessizliğin ardından kapı açılıyor. Biri giriyor bulunduğum boşluğa. Gözlerimi açmadan “Neredeyim?” diye düşünürken sert ve otoriter bir tonda “Bitti” diyor adam.
Gözlerimi açıyorum, acıyor. Pantolonumdan havalanan çıtçıtlar aşağıya inmiş. Gevşemişim. Kulaklarım zonkluyor. Bedenimde karıncalar dolaşıyor. Uzandığım sedyemsi yatağı bir düğmeye basarak geriye çekiyor adam, diğer ayağımı da nöbet tutan bedenime geri veriyor. “Kalkabilirsiniz.”
“Bulutlarınız güzelmiş.” diyorum, sert görünüşlü adam gülümsüyor, “Bazen de leylekler geçiyor” diyor alaycı bir sesle.
“Sonucu ne zaman alırım?” diye soruyorum.

“Valla bizim leylekler on güne ancak getirir.” karşılığını veriyor. Burnumu yoklarken adamın uzun burnuna takılıyor gözlerim.

Fotoğraf: Şeyda Apaydın



BENZER KONULAR
YORUM YAZ